Hayat Sarkacı
Tefekküründe tüm
imgelerin hele ki yoldaş bilmişken yalnızlığı, güdümlü ve yitik bir öngörünün
rehavetine kapılmak kadar asılsız ve anlamsız bir sanrı bir o kadar görmezden
gelirken gök kubbede saklı o niyazı.
Bir edime sığdırdığımız
bir ihtilal belki de rahvan göstergesi allak bullak olmuş o kırık sarkacın,
hoşnutluğun tezahüründe yığılı bir muhteviyat mı yoksa da kepenklerini çoktan
çekmişken belleğin ve sığınaklı bir hoş görüde rehavete kapılmak kadar da sancılı
bir yok oluş bir bakıma.
Varlığın hibeli
sakıncalarında kundaklanmış nefret ve yansıması tüm menfi ve buhran yüklü
imgeler…
Yalıtılmışlığın
kıskacında, asılı kalmak kadar olası hele ki zihnin kancalarına iliştirdiğimiz
o gömüt. Evet, görünenin çok ötesinde asılsız bir söylencede sırıtan gölgeleri
maruz görmek kadar da akıl dışı ve sıra dışı yetisizliğinde konuşlanmışken;
biraz da varsıl bir hakkaniyete musallat olan o ihanet tortusu her ne kadar
fazlasıyla asılsız olsa da ve bir o kadar mecbur kılınmış olmanın getirdiği
sıkıntılı bir süreç.
İzini sürmek her
nasılsa imkânsız bir seyirde yol alan söz öbeklerinin maruzatında yüklü
anlamsız bir tını kadar kulak tırmalayıcı: bu, belki de olmazın oluruna
saplanıp bir gölgeyi galip kılmak kadar korkutucu olan. Ve yeri geldi mi
adlandıramadığınız o kaygıların tezahürat yüklü öfkesine yenik düşüp, ıskaladığımız
her bir izlek.
Ve derken istimlâk
edilmiş benliklerin yitmelerine yüz sürüp de görmezden geldiğimiz hatta
gelindiğimiz: İki ucu keskin o bıçağın sırtına dayalı bir muafiyete esir düşüp
de binlerce parçaya bölünmenin getirdiği o sancıda kerelerce ölmenin vahameti
kadar can yakıcı bir o kadar asılsız.
Gün fazlasıyla küskün
en az yorgun benlik kadar da asılsız; bir bulutun tepesinde süzülen kuş
sürülerine nispet edercesine, kotardığımız her yeni görev ne de olsa sorumluyuz
ve bir o kadar sorunlu. Gerçi inkâr etmekte üstümüze yok ama… Ve muhatap
olduğumuz o devingen ruhu, sayısız soru işaretinin. Bir nebze de olsa
alamadığımız yanıtlara yana yakıla ağlarken, tehir ettiğimiz geçici mutluluklar
kadar muğlâk bir tını aslında biz dokundukça kanayan o gönül sesi bir nebze de
olsa duyumsanmanın getirdiği memnuniyete teslim olup, sığınak bildiğimiz tüm
ihtimaller her ne kadar kayıt dışı tutulurken verdiğimiz her bir beyanatta
üstelik.
Yükümlü tutulmak kadar
zorlayıcı ve hükümlü kılınmak kadar da hak etmediğimiz bir mağlubiyet iken esir
düştüğümüz, o esrikli zihniyetin ruhani gölgesinde konuşlanmak kadar da
ferahlık veren.
Süzgün ve ölgün o
bakışı ruh bulutunun üstelik telaffuz etmekten yorulduğumuz o hayat katsayısı,
bin bir telaşa yenik düşüp de saplandığımız uçurumun boyutsuz ve ölümcül
çırpınışlarına yenik düşmekten geri duramadığımız.
Dünün buğusu
konuşlanmışken göğüs çeperinde ve gölgelenmişken o boyutsuz mecra ve
soluklanmışken tüm patavatsızlığını görmezden gelip de, kıvrıldığımız bir
köşesinde, esaretini aşkın görmezden gelip, yine de yeniden başlamak adına iken
tüm gayretimiz, yalıtıldığımız bir dünyada yol almak belki de kıbleyi yön ve
sırdaş bilmenin azmiyle sevmeye kurduğumuz o sarkaç: Ansız bir yok oluşun
gündönümünü müjdeleyen bağrına sığınmak kadar payidar kılındığında umutlarımız
ve derin bir tefekkürü sır bilip sarıldığımız maneviyat.
Issız bir serzenişin
perde arkasına gizlenmek kadar sıra dışı da olsa sadece umut etmenin bile bir
hayat sarkacı olmanın verdiği huşu bile yadsıyamayacağımız bir denge unsuru
hayatta kalmak adına, üstelik geçen her saniyenin bilincine varıp, bizler
sadece rotamıza odaklanmışken, geri dönmemek adına ve sevgini kutsadığı gönlün
bakir ovalarındaki o rahvan ve tedirgin çırpınış kadar yeknesak olsa
tümlendiğimiz hayat ibriği.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.