İnanmanın Bedeli...
Ön sözü kıblede saklı
dokunaklı bir terennümden çıkıp da yola, nemalandığım en soluk gölgede,
kaybolmuşluğumdan medet umarcasına ve yine yitik bir güne düşmüş yolumun hangi
düş’ü ise, düşe kalka büyümekten imtina eden belki de pamuklar arasında başımı yasladığım
en sıcak teselli.
Mabedim ırgat bir
tesellide saklı hatta alabildiğine uzak bir tahakkümü yalayıp yutarken, zaman
ve mekândan bağımsız en bağımlı yarım, yarına dair bir tecelliyi sehven
ertelemekse maharet.
Dünden kalmayım yine:
Ah, ah demek bir israf iken kayıtsızlığımı yine rahvan bir boyuta asıyorum.
Astığı astık kestiği kestik kim varsa, buyursun ve elinde paslı bir tepsi,
içinde solmuş hangi çiçekse bilfiil gözyaşı akıttığım.
Ölgün bir çiçek bile
duygularımı hezimete uğratıyorsa görünen o ki: Çıkmam yarına.
Andan kopuk olmak yine
rahmetin indinde ne çok günaha girdiğim bir girdap. Meylettiğim bir tahakküme
kapılıp gitmek yine çok sancılı bir devinim.
Ne çok gel-git.
Ne çok hezeyan.
Nerede teamül bilinen
ve ne zamandır başım bu kadar sıkıştı?
Dilimde urgan bir
tümce, ılgıt bir rüzgâr, esrik yüklü en boşboğaz imge ve yine takılı kaldığım
zamansız göreceliğim bir gönlü sırdaş bilip de sığınmakla sığınmamak arasında
kararsız kaldığım. Hem, belli mi olur, eşsiz bir çalımla yine gümbürtüye
giderim.
Mütereddit bir ruhun
isyanı mı da utanç ve esefle kınandığımdan ziyade bilfiil kendimi sorguladığım…
Yanık bir kelam belli
ki, ucu yanık bir terennümden çıkıp da yola, yoldan geçen bir imgeyi sırdaş
bilip, derdimi yandığım…
Nereden başlayacağımı
bilmediğim bir günce hem de en açık seçik cümlenin tasarrufunda boykot
ettiğimden ziyade boykota uğrayan düşkün sevinçlerim. Düşünsel bağlamda
ispatlasam da somut bir gerçeğe varamadığım o da yetmedi anbean devinen söz
düellolarına sığdıramadığım duygularım.
Nasıl evet, nasıl da
pervasızım. Nasıl bitkin bir teamüldür de biteviye yağan rahmetin sancağında,
ıslak bir buluta yüklendikçe yüklüyorum.
Meziyet bilmekten öte
methiye dizilen sözcük tufanları ve ellerimde bir orak, biçtikçe biçtiğim ama
akıl sır da erdiremediğim. Ne de olsa, akılsız başın bir uzantısı şu yorgun ve
titrek gün ışığı. Birazdan akşam olacak, demeye ne hacet hem kara değil mi
gönlün boyutsuzluğunda kayıp düştüğüm o tali yol?
Sonradan görme bir
tümcenin nezaretinde, yükümlü tutulduğum artık hangi suçsa…
Sorun yok, demeyi çok
isterdim ya da sorun addedilen sakıncalarını ömrün bir bir sunmak altın bir
tepside. İşte yüz görümü o mutlak kaygılarım. Töhmet altında bırakmaktansa
sarpa saran hüzün buharı. Teslim olduğum bir çiğ tanesinde büyüttüğüm gözyaşı ağacım:
Sulamak yetmezmiş gibi için için kanadığım, için için soluduğum ve solmaya bir
adım kala, soruların muhatabı her kim ise, bir kez daha görmezden gelindiğim.
Efsunlu bir yarenlik,
şu meşakkatli dönemeçte ola ki esir tutulduğum ve yine de sakıncalarını göz
ardı ettiğim. Neyin mi ya da ne ola ki suskun tümcelere sırtımı dayayıp da bir
bir yolarken saçlarını o boynu bükük papatyadan damlayan gözyaşı ki indinde
nefsin, taarruzunda yoldaş üç beş debdebeli ve muğlâk yüklemler iken kayıp bir
öznenin peşine düşüp de tarumar edilesi.
Of, demek bile günaha
davetiye çıkaran bir kelamdan ibaret.
İbrem yine şaştı.
Sarmalında şu gök
kubbenin hangi aklı evvel söyledi kim bilir o içli şarkıdan çıkıp da yola,
yoldan çıkmışlığını bile kabul etmezken. Edindiğim mertebede yüklendiğim
hiçliğin tasarrufundayım hanidir, bencileyin, demekten ayrı düşmekse sözcük
kaynağı gönül sesimin, içten içe mırıldandığım bir terennüme sahip çıkmak
benimki belki de benliği yontan hüzünden ayrı düşemezken.
Tümcelerden arda kalan
hükümlere sarıldım gecenin aydınlık vakti ki görmediğim düşlerin var oluş
sancısı.
Peyda olan hayalleri
yığdım bir bir gönül pazarına hani olur da akşam pazarı telaşla üşüşür sevginin
neferlerinden müteşekkil bir hengâmede yer bulurum yerli yersiz.
Paralel evrenlerin
müridi ve kırsalı bir ümidin hele ki doğurgan ve buyurgan atlasından arda kalan
en patavatsız düş iken, düşkün bir sarnıçta rast geldiğim bir avuç su kadar
rahmet dolu bir bilinmezliğin tam da merkezinde, konuşlandığım o mecazi ağaç
kovuğu hani olur da bir kırlangıcın kanatlarında süzülürüm ömür iken en şaşalı
yok oluş.
Varlık addedilen nice
yoksunluk…
Nice nüktedan ve salkım
saçak pervasız bir imgeden sarkıttığım o uzun, beyaz ve dolambaçlı kırıntılara
üşüşen bir serçe sürüsünden medet uman bir canlı iken indimde en şenlikli
görsel yine vazgeçişlerimden arda kalan hüzün başakları.
Sev, diye başlayan bir
şarkının kayıp tınısında rast geldiğim anlık bir dokunuş kadar yüreğin
çöreklendiği hangi duygu sağanağı ise görmezden gelemediğim ve bir şekilde
sağdıcım bir gölgeye dönüp de sorduğum:
‘’Neden hala
peşimdesin?’’
Aykırılıkları ömrün,
sağaltmakla yükümlü olup, geceye bağdaş kuran bir terennüm iken pervazında
bilinmezin gamzeleri ve başımı okşayan sıcak eline duyduğum bitimsiz özlem…
Tümden gelen ve noksan yanlarıma
mal olan bir varlık ki haz etmesem de kıyısında dolandığım o ıssızlık kadar
hüsran yüklü bir ime dönüp de söylenirken öfkeyle:
‘’Sen de mi kayıp
gideceksin ellerimden?’’
Soruların hükümranlığı
ve cevap vermeye yeltenmeyen nicesi üstelik ısrarlı bakışlarımın telaffuz
olduğu, içimde o büyüyen sancı…
Kerelerce yanıldığım.
Sorumlu tutulduğum.
Ve suçlandığım…
Müridi iken kelimelerin
belki de kölesi olmuş en ahmak imge iken adımdan türeyen ve adımlamakla
kalmayıp arzın merkezine varacakmışçasına, üzerinde yolculuk yaptığım o toz
bulutu.
Kindar ve esef yüklü
her kim ise.
Sevi dilini telaffuz
etmekten imtina edenlere nispet…
Belki de
tüketilmişliğime nazire yapan bir sağanakta kapılmışken rüzgârına beşinci
mevsimin.
İklimler seğirttikçe
bir aydan diğerine ve sanrılar yükledikçe gerçek bildiğim yanlışlara…
Yetmedi yanlışlar kadar
pervasız bir ikilemi sığınak bellemişken…
Yine de tereddütsüz
sığındığımdan ziyade sığdıramadığım benliğim hem de oluk oluk taşan ve rahmetin
güncesinde, tevafuk yüklü bir sarkaçta yetmedi sürrealist bir tokalaşma iken
mutluluk ve kaderin uyumsuzluğu…
Tesellisi yok hele ki
tecelli eden o devingen döngüde rahmet yüklü bir yürek kadar da sefil ve bir
köşede kalmışlığın acısını derin derin çekerken içine.
Efkârın sızısı,
anlamsızlığın o muteber telaşesinde yine sakıncalarını yordamaktan korunma
içgüdüm ile hesap vermek kadar muktedir iken evren hele ki yüklendiğim
yükümlülükler kadar konuşlanmışken taşsız mezara.
Soyutlanmaktan öte
somut verilerin bile delil teşkil etmediği yine de kim sorumlu tutulabilir ki
ölü bir ruhtan sızan o beyhude gözyaşı iken için için kanayan üstüne üstük
tırsak bir gölgeymişçesine sahibini aramayı çoktan unutmuş.
Örtülü ödenekler misali
üstünü örtmekle geçmiyor acısı.
Üzengisinde rahvan bir
koşullanmışlık ve rehavete sırtlamışken sırtımı…
Yetmedi yönümü tayin
ederken kaybolan kutup yıldızı.
Hanidir kimliksiz bir
nota kadar da kayıp bir besteye yolum düşüp adlandıramadığım bir öfkeyi baş
tacı eden onca sakıncalı mihrak ve ellerinde kınından çıkardıkları nefrete
bulaşmış kan dolu izleklerde her gün verilen onca kurbana methiye düzenlerken
arka safta yer tutan hem de en acımasız yüreğin tortusunu bertaraf eden bir
benlikten arda kalan o boşluk.
Ümitsiz miyim de
yolculuğun sefasını süremiyorum?
Mutsuzluk mu yoksa
hikmeti var oluş çizgisinde dengede tutan?
Peki, mutlu kılındığım
onca saniyenin hesabını da mı vermekle yükümlüyüm?
Oysaki aidatımı
ödemiştim doğduğum gün hem de miladı en rahvan rampada tepe taklak olmuşken
gölgeli münafık söylencelerinde yitip giden insana dair zafer nidaları ve her
nasılsa her ölünün ardından attığım avuç avuç toprak ki çoktan dağ kıvamında ve
dağlar kadarken elem ve üzünç yüklü kaygılarımdan ömre yayılan.
Dünsüz bir örgü
olmasını dilediğim ve kayıp ruhlarla ne zaman kesişse yolum.
Sefil bir dürtü şu
mahrem ve gizil sakıncalarını dile getiremezken ölü imlerin yüzü suyu hürmetine
sığınmakla kalmayıp içine sığamazken bedenden yükselen görünmez bir hale ki
sise karışmış aklımın bulutlarında ne çok çapul kelime hem de bir bir rahmet
okumakla kalmayıp, paketlediğim tümceler ve içine tıkıştırdığım bahar meltemi
sıcaklığında üstünde tüten buharı ile fırından yeni çıkmış annemin keki kadar
lezzetli iken sırnaşıklığı yazma ediminin hem de turfanda bir meyve kıvamımda ben
her aş erdiğimde deli gibi sarıldıkça kaleme…
İmbat akşamlarından
ömre yayılan.
Günceme sığamazken,
dertop olmuş bir benlikten taşan.
Gönülsüz olsam da zaman
zaman, oturduğum ziyafet sofrasında eşlik eden nicesi hem de adsız bir hikâye
kahramanı kadar rahvan bir teselliyi mesken edinmiş ve çıktığım yolda rahmete
yakalanmanın verdiği şevk ve şükür ile nabzını tutmak evrenin her ne kadar körü
körüne inanmış olsam da mutluluğun fazla da uzak olmadığına.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.