** Hak Yol’da mürşidin önemi var mıdır?
Mürşid de bizim gibi bir cüzdür. Hepimiz Cüz olduğumuz için, Mutlağa ulaşamayız. Mutlağın Haline kimse ulaşamaz. Her izafi birim ‘kendince’ haller yaşar. Ancak gafil insanlar onları şeyh, mürşit, guru v.b ilan ettikçe, yani kutsadıkça, gerçekten de manevi egolarını büyütüp egonun ‘harakirisini’ engelledikleri gibi, kendi acizane egolarını da onlara teslim ederler. Fakat ‘Hale ulaşmadıkça bilgi bir işe yaramaz’ da denilebilir. Bu doğrudur ama ‘Hal’ in Mutlağın tam yansıması olmadığını bilecek kadar olsun bir bilgi de sart değil midir?
Biz yol göstericileri reddetmiyoruz. Kutsanmalarını ve tüm yolların ve göstericilerin eleştirilmeden aynen harfiyen kabul edilmesini reddediyoruz. Elbet hepimiz cüzüz ve ancak, bu cüzlerden biri her şeyin cüzlüğünü ve bu cüzlerden hiçbir cüzün tam anlamıyla Mutlak varlığa ulaşamayacağını ortaya koyuyorsa, bu cüzzi bir ifade değil, akıl, mantık ve ilmin gereğini söylemektir.
Bu konu, şeker seçen çocuklar gibi, beğendiğini seçip beğenmediğini reddetme meselesi değildir; aksini söyleyen ne yazık ki bu konudan ancak şeker tadı alma nasibiyle sınırlıdır. Amaç anlamak mucizesini (bizce mucize değil doğal olandır, ama ne yazık ki idrak sınırına göre mucize sanılır) yani idrak açmayı gerçekleştirmek ama bunun içinde eleştiri yapmaktan geri durmamaktır. Siz bir yolu körü körüne kabul ederseniz idrak etmiş olmazsınız. Anlamış olmazsınız. Ezbere yaşarsınız. Ve anlamaya mucize olarak bakarsınız.
Tüm renkleri yansıtan, renksizliğin rengi olan beyazı aradığımız için ‘her yolun işimize gelenini alıyoruz’ denebilir. Burada ‘hakikat arayıcısının’ deneyimlerini reddediyor da değilizdir. Dediğimiz, her türlü deneyimin ne olursa olsun Mutlağı tam anlamıyla size yansıtan bir deneyim olamayacağıdır. Eğer başta bunu bilmezsek işte o zaman egoyu putlaştırırız. Mutlağı buldum sanarak.. Ve bu egoya tapanları etrafımıza toplarız.
Elbette tutarsız düşüncelerle özgür olmaya imkan yoktur. Ancak bir egoya tutsak olursunuz. Anlamak istemeyenlerin kurtulmaları için de yapılacak bir şey yoktur. Evet çünkü kafeste olmak, sınırları, ritüelleri, izlediğin yolun ya da müridin dediklerini aynen benimsemektir. Öze erememektir. Amel önemli olsa da idraksiz bir hiçtir.
** Bazı Tasavvuf Ehlinin ya da İslam Alimlerinin, bazı Sufileri zındıklıkla, şirkle suçlayabilmelerinin nedeni ve dayanağı nedir?
Vahdeti vücutçu olsun olmasın tasavvuf büyüklerine muhabbet duymak, onları taktir etmek, onlardaki hüsnü niyete inanmaktan ve hallenmelerinin belirli aşamalarında söyledikleri sözleri mazur görmekten ileri gelir. Tasavvuf ehillerini birbirlerine düşman göstermek doğru olmaz. Bırakın İslam erenlerini, örneğin bir Şaman erenine (erdiği şeyi kabul etseniz de etmeseniz de) bile saygı duyulur. Bu saygı, katı Müslümanlarda olmayabilir. Ancak bilinmelidir ki her yol O'na çıkar. Ve asla tamamlanmaz. Ateist bile O'nun mahiyetini idrakinde anlamlandırma yolunda bir çabadadır (felsefi ateistleri kastediyoruz, yoksa tepkisel duygusal ateistleri değil). Kafir, yani gerçeği örten, katılaşmış bir inkara saplanmış iflah olmaz ve kurtuluşu kendine haram eden bilinçler ise bunlardan ayrıdır. Müslüman olsun olmasın, kasıtlı olmadan şirke düşmüş olsun olmasın, her hüsnü niyet sahibi, betonlaşmamış yürek ve ruh, kendi bilinçlerinin Allah'ı anlama yolundaki çabalarından dolayı takdire şayandır. Ancak biz EHLİ SÜNNET’İN ÇÜRÜTÜLEMEZ GERÇEK DİNİNİ, Mutlak mantığı, Mutlak felsefeyi haykırmak durumundayız.
İSLAM O DUR Kİ, ALLAH'I NE TAMAMAMEN VARLIKLARIN ÖTESİNDE TUTAR NE DE TAMAMEN VARLIKLARIN ÖZÜNE İNDİRGER. Bu sarsılmaz doğru, tüm felsefi buhranların olabilecek ve çürütülemeyecek tek cevabıdır. Bu muazzam gerçeklik İMAMI RABBANİ’NİN yüce beyninde ve ruhunda VAHDET-İ ŞUHUT olarak felsefi temele oturtulmuştur. Bunu bilen anlayan başka yolların bozukluğunu görür. Ama göremeyenleri hakir görmez. Görenlerin görmeyenler için ‘Şirktedir’ demeleri de, göremeyenlerin ayetlere ve Mutlak Felsefeye dayanan Salt Din’e uygun düşünmeyen şeyler zikretmelerindendir.