Çalıkuşu Bu Gerçek Bir Yaşam Hikayesidir
Gürültülü bir sağanak şehri esir alan
ve sözcüklerden işlediğim atlas yorganımın altındayım az sonra kalkıp
hazırlanmaya başlamalıyım hani ne de olsa yolum uzun: hani, neresinden baksanız
üç vasıta değiştiriyorum ve iki saate yakın bir zamanda varıyorum çalıştığım
okula.
Her yerim sözcüklerle çevrili ve
sayılarla ve kümelerle ve fizik formülleriyle: eh, dile kolay koca okulun hem
İngilizce derslerine giriyorum hem de sayısal derslerin asil öğretmeni olmadığı
için bol keseden bilgi ve coşkumu sunuyorum öğrencilerime.
Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi:
sen tut, atamanın yapılmasını bekle derken bakanlıktan geri dönsün evrakların
sonrası mı?
Elbet kocaman bir hayal kırıklığı
aslında suç bende: kim dedi ki terk o rahat koltuğunu da düş yola bir eğitim
neferi olarak?
Kim diyecek elbet içimdeki
hayalperest çocuk. Tabii, o çocuğun tuzu kuru ne de olsa bir eli yağda bir eli
balda geçti hayatı sonra da bol sıfırlı bir maaş bordrosuyla kuruldum
çalıştığım bankanın koltuğuna elbet zaman içerisinde rahat battı bir o kadar
para da battı madem bir güzel imzamı da attım mı istifa dilekçemin dibine?
Ne abartıdır yazdıklarım ne de inkâr
edebileceğim tek cümle var üstüne üstük eksiği var fazlası yok.
Bol bol ağladım hani geri dönen
evraklarımın yasını tutup sonra ne yaptım ne ettim İstanbul’da Anadolu
yakasındaki okulları tek tek tuşladım:
‘’Müdürle görüşebilir miyim?’’
‘’Konu neydi, efendim?’’
‘’Ben İngilizce öğretmeniyim ve
okulunuzda boşluk varsa ücretli olarak çalışmaya gönüllüyüm.’’
İşte sihirli kelime: gönüllü
öğretmenlik.
Eh, asil öğretmen olamadım madem…
‘’Üzgünüm, kadromuz dolu.’’
Sayısız okulun numarasını sevgili
118’den öğrenip de üşenmeden günlerce istişare ettiğim santral ve şükür ki
görüşebildiğim okul müdürleri de oldu ama açığı olan hiçbir okul bulamadım uzun
bir zaman hayli ter döküp ta ki…
Çok sevdiğimiz bir aile dostumuzun
çalıştığı okulda yabancı dil öğretmeni ihtiyaçları olduğunu duyunda sevinçten
deliye döndüm, efendim ve çok net: yirmili yaşlarımın ikinci yarısındaydım ve
acemi bir öğretmen adayı iken tüm coşkumla okulun yolunu tuttum elbet en şık iş
kıyafetim ve gözü kör olasıca topuklu ayakkabılarım ne de olsa ilk intiba çok
önemlidir…
O günü asla unutamam. Okul
Kartal’daydı ve yolun bu kadar uzun süreceği aklımdan geçmemişti ama gözüm
görür mü her hangi bir olumsuzluğu? Üç vasıta değiştirdim ve indim ki
minibüsten elbet okulu karşımda bulamadım. Esnafa sordum okulun nerede olduğunu
ve hayatımda ilk defa bunca çamurun içinde bata çıka ama şarkılar söyleye
söyleye vardım okula.
Her şeye razıydım. Çamur ne ki? Ki
ücra bir yere atamamın yapılmasına razıyken ve anladım ki; ben bu okula aitim.
O kadar sevimli bir binaydı ki ve
ufacık bir bahçesi olan ve çok ihmal edilmiş bir okul ama ben cennete düşmüştüm
işte. Çocukların başını okşaya okşaya müdür odasını sonunda buldum ve gördüm
ki; tek ben değildim bu okulu cennet bilen ve cennete dönüştüren.
Kaç defa onca sınava ve mülakata
girip de yüzümün akıyla çıkmışken heyecanıma yenik düştüğüm nasıl da aşikardı.
Allah razı olsun, babacan bir insana rast gelmiştim ve ben bir çırpıda anlattım
her şeyi.
Bir yandan da üstümü başımı
çekiştiriyordum en azından üstüm başım düzgündü de çamurlu ayakkabılarımı fark
etmedi okulun müdürü ve o da hemen yanıtladı sorumu:
‘’O halde hayırlı olsun ilk
göreviniz.’’
Cennet-i ala buydu işte ve ben
İstanbul’un göbeğinde Çalıkuşu unvanını çoktan geçirmiştim sırtıma.
Elbet bu mutluluğu tüm sevdiklerimle
paylaştım tek tek ve herkes bana delirmiş gözüyle bakıyordu ki okulun müdürü
net konuşmuştu ki çok kısıtlı idi okulun bütçesi ama ben üste para verecek
kadar uçuyordum havalarda ve bu mutluluğu asla değişmezdim de dünyanın her
hangi bir nimeti ile.
Soğuk bir sonbahardı o sene
İstanbul’u esir alan ve bol bol da yağmurdan nasipleniyordu şehir bu yüzden
trafikte çok zaman harcıyordum ama okuluma gidip de o güleç yüzlerini ışıltı
gözlerini gördüm mü her şeyi unutuyordum.
Nerede ise tüm sınıfların İngilizce
dersine giriyordum ek olarak matematik ve fen dersine de girdiğim için tüm
öğrenciler beni bir günde zihinlerine yerleştirmişti ve anladım ki onlar aynı
zamanda yüreklerine de kazımışlar beni.
Akaretlerim asla olmamıştı sonuçta
öğretmen kızıydım ama şükür ki kimseye de muhtaç değildik ailecek ama maddi
anlamda bayağı sarsılmıştım geçen sürede ve harcamalarımı kısıtladım mı her şey
kolaylıkla oturmuştu rayına ve kendimi kandırdığımı çok zaman geçmeden anladım
ne de olsa ekstra bir bütçe gerekiyordu öncelikle yol parasını aya vurdum mu
bir de ek olarak okuldaki çocuklara imkanım yettiği kadar maddi anlamda destek
olmayı görev bilmiştim.
İhtiyaç sahibi olan nerede ise tüm
okulun öğrencileri idi ve bu kısacık sürede güzel Rabbim bana cenneti yaşattı
yeryüzünde.
Ders çıkışı minibüs durağına gidene
kadar hemen hemen her gün öğrencilerim bana eşlik ediyordu ve bizler artık müthiş
bir diyalog geliştirmiştik.
Çok ayrıntı vardır o günlere dair.
Misal mi…
Okula plastik ev terliği ile gelen
çocuklarım vardı benim ve yüreğim nasıl dayanır ve bulup buluşturduğum giysi,
ayakkabı ve okul gereci her gün sırtlanıp uçarak gidiyordum okuluma.
İçselleştirmiştik artık her şeyi.
İlk dersine girdiğim sınıf ki çok
yaramaz bir sınıftı bir de sınıfın elebaşı vardı ki: cin gibi bir oğlan çocuğu
ve ben şifreyi ilk günden çözmüştüm.
Çocuklar sadece anlayış ve sevgi
bekliyorlardı öğretmenlerinden ve başka bir sınıfta bir çocuğum daha inanılmaz
enerjik ve çalçeneydi ki…
Hiç unutmam. Kürsüden kalkıp sırasına
gittim bir de eli alçıda değil mi?
Elimi uzattım başını okşamak için ve
kendimi o kadar kötü hissetmiştim ki o gün…
Çocukcağız nasıl kaçtı benden ve
kafasını geri çekti sonra sıranın altına gizlendi çünkü benim onu döveceğime
inanmış ve kendini korumaya almıştı.
Bir çocuğa el kalkar mıydı peki?
İhtimal vermediğim bir şey aslında hayatın gerçeği idi ve öğrencim artık nasıl
bir deneyim yaşamış ki ona vuracağıma inandırmıştı kendini ve usulca yeniden
uzattım elimi ve alçılı kolunu sevdim:
‘’Geçmiş olsun canım. Adın ne
senin?’’
O bakış o bakış bilin ki hala beni
terk etmedi: ona uzattığım el de boş kalmadı ve çok iyi iki arkadaş olduk o gün
itibari ile. Ve diğer sınıftaki elebaşı.
Büyük ihtimalle yabancı dilden haz
etmeyen biraz da haşarı oldu mu öğrencim ve beni mat etmekti amacı ama cıvıl
cıvıl gözlerinde okuduğum ve gördüğüm o sessizlik ve sevgi ışıltısı yok mu.
Diğer iki sınıfı da kattım bu sınıfa
o gün sonuçta öğrencisi azdı sınıfların ve ancak birkaç sınıf bir arada iken
bir sınıfa denk düşüyordu öğrencilerimi bir arada topladım mı bu sorun
giderilmişti işte ve o gün a’dan başladım her şeye. Sayıları şarkı eşliğinde
öğretiyordum bir yandan da tüm sınıf el çırpıyorduk ve işte kanatlarımın altına
almıştı yaramaz elebaşını ve biliyordum artık doğru yerde olduğumu ve Rabbim
dualarımı kabul etmişti.
Mutluluk.
Kısa süreceğini en azından bu kadar
kısa süreceğini hiç aklıma getirmemiştim.
Neticede ücretli öğretmendim daha
doğrusu gönüllü ama öğretiyordum ve öğreniyordum da onların güzel cennet
dünyalarını.
Su gibi aktı gitti zaman.
Ve o sabah: yağmurlu bir güne
uyandığım ve bir gün evvelinden haber vermişti okulun müdürü:
‘’Üzüleceksiniz ama söylemek
zorundayım.’’
Tahmin etmiştim yine de içimden
yanılmayı diliyordum.
‘’Ataması yapıldı İngilizce
öğretmenimizin.’’
Demek oluyor ki; son kez gidecektim o
gün okuluma ve tüm öğrencilerimle vedalaşacaktım.
Benim açımdan kabullenmek zor olmuştu
ama öğrencilerimin bu denli üzüleceğini tahmin etmemiştim.
Nerede ise tüm okulun derslerine
giriyordum ve o gün tek tek izah ettim dersine girdiğim sınıflara.
Bu kadar sevilmek mi?
Rüyamda görsem inanmazdım.
Koca günü kah ağlayarak kah gülerek
geçirdik ve ne kadar marifetleri varsa sergiledi canım öğrencilerim.
Artık aklınıza ne gelirse…
Piyesler oynandı.
Halay çekildi.
Şarkılar söyledik.
Birbirimize sıkı sıkı sarıldık ve son
dersimi de verdikten sonra adeta Fareli Köyün Kavalcısı gibi düştüm yola ve
onlarca öğrencim beni yolcu etti durağa gelene kadar.
Bir de ufacık harçlıkları ile neler
almışlardı bana kimi en sevdiği eşyasını vermek istedi.
Kimi tokasını verdi.
Kimi defter yaprağına yazdığı şiirini
sundu bana.
Hayatımda hiç bu kadar sevildiğim
olmamıştı ve sevdiğimden fazlasını karşılık vermişlerdi üstelik karşılıktan
ziyade onların beni yüreklerine aldığının göstergesiydi.
Bir metropol ve İstanbul’da saklanmış
bir köy okulu idi adeta.
Kaloriferleri yanmayan ve oldukça
eksiği olan bir devlet okulu ve işte anladım ki; ben devletime ben insanıma
borcumu asla ödeyemeyeceğim.
Paraya bir kez daha lanet okudum
okuldan eve geldiğimde.
Tüm birikimimi harcamıştım işte.
Şaşalı mesleğimi bırakmış
öğretmenliğe soyunmuştum ve bendim aptallığımdan sorumlu olan çünkü atanmak
adına geciktirmiştim başvurumu ve kanundaki ani bir madde değişikliği yüzünden tanınan
haktan yararlanamamıştım.
Sonra birkaç okulda daha çalıştım
yine gönüllü öğretmen olarak.
Kadrolar da doldukça artık
çalışacağım okul bulamadım sonra bir süre dershanede yabancı dil öğretmeni
olarak çalıştım ve devamını getirmek istemedim çünkü devlet okullarında
bulduğum tadı ve atmosferi özel sektörde yakalayamamıştım.
Devamı var mı peki?
Olmaz mı? Yaşadığım sürece hikâyemin
elbet devamı olacak elbet kader söyleyecek ben yazacağım.
Yağmurlu bir İstanbul sabahı yola
düştüğüm okul yolu.
İçine düştüğüm o büyük aşk elbet
öğretmenliğin gücünü aldığı elbet çocukların o müthiş ve masum dünyası.
Ve yine yağmura uyandığım bir gün
hikâyemin sona erdiği en azından oradaki vazifemi hakkıyla yapıp içime sinen
her şey her çocuk her bilgi her yürek.
Aylardan Kasımdı: asla çıkmaz
zihnimden.
Tebeşir tozu bulaşması üstüne insanın
harika bir duygu ve öğrenciliğim boyunca hep de sevdiğim tebeşir tozu ve
kıyısından köşesinden nasiplendiğim öğretmenlik ve tebeşire bulaşmış üstümü
başımı temizleme ihtiyacı bile hissetmediğim.
Elbet şimdi akıllı tahtalar var ve
gelişen teknoloji ile her şey üst seviyede ve tanınan imkanlar sayesinde ne
güzel de yol aldı okullarımız ama ben tebeşir tozunu hiçbir şeye değişmem.
Ne afili bir dolmakaleme ki elimden
attığım ve tebeşire dokunduğum…
Hiçbir mesleğe de değişmem
öğretmenliği hele ki öğrencilerimden bana aslında tüm öğretmenlere yansıyan o
güzellikleri ben bir daha nerede bulurum?
Mademki öğretmenlik buraya kadarmış
ben de yeniden üstüme geçirdim öğrenci cüppemi ve işte yazmaya başladığım ilk
günden beri bu okulun öğrencisiyim bu sefer bu anlamda her gün bana çok
şey katan hocalarıma nasıl müteşekkirim…
Ya tebeşir ya kalem…
İkisini de çok seviyorum.
Öğretmenlik bir yanım öğrencilik ise
hayatımın geneline yayılmış iken…
Sevgilerimle, sevgili okurum.
Teşekkür ederim canım öğrencilerim.
Teşekkür ederim canım Türkiye’m,
canım devletim ve ben hakkını asla ödeyemem bende emeği geçen ülkemin ve tüm
öğretmenlerimin tüm öğretmenlerimizin…
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.