İsrailiyyat Ve Türk Edebiyatı
İsrailiyyat,
İslam’a özellikle Yahudi kültüründen, inançlarından ama genel
olarak
da diğer din ve inançlardan gelen çoğunlukla hurafe bilgilerdir. İsrailiyyat
Türk
edebiyatında
referans olarak çok derin bir yer tutar. Bugün bile, yaratılış, Adem ile Havva,
onların
yasak meyveyi yemeleri, cennetten çıkmaları vb. konulardaki bilgilerimizin çoğu
İsrailiyyat’tan
gelmektedir. Yine bugün pek çok sahada yanlış ve vahim derecede bizi
sapkınlığa
sürükleyen inançlarımızın oluşumunda ve beyinlerimizdeki kökleşmesinde
İsrailiyyatın
büyük bir önemi vardır. İsrailî bilgiler, tefsir, hadis, vaaz vb. bilgil erle
beraber
asırlar
boyu pek çok zaman ve mekanda bizlere şiir diliyle de aktarılmış ve bugünkü çok
değişik
inanç alanlarımızın oluşumunda önemli roller oynamıştır. Edebiyatımızı
etkileyen ve
ona
kaynaklık eden bir alan olarak İsrailiyyat nedir? Bugün kadınlar hakkındaki
olumsuz
kanaatlerimizin
çoğu bir şekilde içselleştirdiğimiz israilî bilgilerden gelmektedir ve bu
bilgilerin
bize aktarılmasında da edebiyat çok önemli bir rol oynamıştır. Başlangıç
devirlerinden
bir örnek olmak üzere şu beyitlere bakalım:
Kutadgu
Bilig’de Çocukların Nasıl Terbiye Edileceğini Söyler başlıklı bölümde kız-
erkek
her çocuğun eğitilmesi gerektiği söylerken kızların eğitimi hususunda şu
ifadeleri
kullanılır:
Kızı
çabuk evlendir, uzun müddet evde tutma, yoksa hastalığa lüzüm kalmadan, yalnız
bu
pişmanlık seni öldürür.
Ey
dost arkadaş, sana kesin bir şey söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa
yaşamasa
daha
iyi olur.
Eğer
dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması
daha
hayırlıdır.
Kadınları
her vakit evde muhafaza et; kadının içi dışı gibi olmaz.
Yabancıyı
eve sokma, kadını dışarıya çıkarma; bu kadınları sokakta gören göz onların
gönlünü
çeler...
Kadının
aslı ettir, eti muhafaza etmeli, gözetmezsen et kokar, bunun çaresi yoktur.
Kadına
saygı göster, ne isterse ver; evin kapısını kilitle ve eve erkek sokma.
Onlar
zahmetle süren ve yetişen bir ağaca benzer; meyvesi zehirdir, ona karşı iştiha
ve
ihtiras besleme...
Bu
bilgiler camilerde vaazlarda, edebî eserlerde asırlar boyu tekrarlanmış ve
bugün
dahi
edebî eserlerimizde kullanılmaktadır. Bu bilgilerin kaynağı nedir? Kutsal
kitabımız
Kur’an
ve ikinci derecede kaynak olan hadislerde bu inançlara bir delil bulunabilir
mi? Bugün
Müslümanlar
arasında çok derin bir inanç şekli olarak yaşayan kadının aşağılanmasında eğer
Kur’an
ve hadis değilse hangi kaynak esas alınmıştır. Bu inaçların yayılmasında edebî
eserlerin
rolü ortadadır,peki bu eserlerin kaynağı nedir? Bu kadım düşmanlığının
kökenlerinde
hangi kaynaktan gelen bilgiler yatmaktadır?
Kadın’ın;
erkeğin sol eğe kemiğinden yaratılması, erkeği cennette kandırması,
yasak
meyveyi önce kadının yemesi vb. hep Tevrat ve israiliyyattandır:
Yasak
Meyve:
Bazen
sınıflarda ders işlerken, bazen dost muhitlerinde sohbetler esnasında“Yasak
meyve
nedir?”diye sorduğum zaman hep “elma” cevabını almışımdır. Bizim
kaynaklarımızda
bu
meyvenin neler olduğuna dair pek çok meyve adı geçer, üzüm, buğday, sünbüle,
zeytin,
hurma,
incir veya soyut olarak ilim, ebedilik, mihnet ağacı vb. gibi ama hiç bir yerde
elma
göremezsiniz.
Ama bugün nasıl oluyor da bizim çocuklarımız bu yasak meyveye hep bir
ağızdan
“elma” diyorlar? Bu inancın kaynağında bizim kültürümüzün ve dinimizin değil de
Hıristiyanlığın
yattığını neden hiç kimse bilmez de, bu elma meselesini sanki bizim kültürel
bir
unsurumuz zanneder?
“Allah
kadını nasıl yarattı?” diye sorduğunuz ve kaynaklarımızda da araştırdığınız
zaman
“erkeğin kaburga kemiğinden” cevabını alıyorsunuz, “kaynağınız ne?” diye
sorduğunuz
zaman da genellikle “Kur’an” diyorlar. Peki, öyle mi? Tabi ki değil. Kadının
erkeğin
kaburga kemiğinden yaratılması inancı da Tevrat’tan ve İsrailiyyattandır:
“..
Ve rab Allah dedi: Adamın yalnız olması iyi değildir; kendisine uygun bir
yardımcı
yapacağım. Ve rab Allah Adam’ın üzerine derin uyku getirdi, ve o uyudu; ve onun
kaburga
kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı. Ve rab Allah adamdam aldığı
kaburga
kemiğinden bir kadın yaptı; ve onu adama getirdi. Ve adam dedi: “Şimdi bu,
benim
kemiklerimden
kemik, ve etimden ettir; buna ‘nisa’ denilecek, çünkü o insandan alındı. Ve
adam
karısının adını Havva koydu; çünkü bütün yaşayanların anası oldu.” (Tekvin,
2/18-23;
3/20.)
Sorularınıza
devam ettiğinizde ve “yasak meyveyi ilk önce kim yedi?” diye
sorduğunuzda hemen hep bir ağızdan “kadın!” cevabını alıyorsunuz. Tanrı da bu cezanın
karşılığı
olarak, aybaşı kanı, gebe kalıp zorlukla çocuk doğurma ve kocasına bağlı olma
cezasını
veriyor. Bu bilgi de Tevrat’tan:
“
Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım. Ağrı ile evlat
doğuracaksın.
Ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacak?” (Tekvin 3/13-16.)
Bütün
bu israili rivayetler bugünkü edebiyatımızda da devam etmektedir. Adem ve
Havva
ile ilgili olarak en son yazılan romanlardan biri olan Lâ Sonsuzluk Hecesi
adlı
romanda da, şeytanın Tanrı’dan ademoğlunu kandıracak bir çeldirici istediğini,
Tanrı’nın
pek çok şeyi saymasına rağmen (yiyecekler, içecekler, makam, mevki, değerli
taşlar) şeytanın daha fazlasını istediğini, en son Tanrı’nın kadını
yaratacağını söylemesi üzerine şeytanın ikna olduğunu ve kadının ademoğlunu
çeldirici olarak göstermesini (s. 55), kadının Adem’in sol yanından eğe
kemiğinden yaratıldığını ve yerine etle örtüldüğünü (s. 70)vb. tekrarlanmaktadır.
Peki
yasak meyve’nin ilk önce kim tarafından yendiği veya yedirildiği hususunda
Kur’an
ne diyor. Bu hususta şu ayeti okuyoruz:
ا “Ϭکا من ا فاFe-ekelâ minhâ: O ikisi ondan
yediler. Bunun üzerine kendilerine
ayıp
yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. Âdem rabbine
âsi
olup
yolunu şaşırdı. عصیϭ و فغویϬ آدم ربVe
‘asâ Âdemü rabbehû fegavâ ” (TÂ-
HÂ:
121.)
Bu
âyette apaçık olan şey şudur. Şeytan’ın yasak meyveyi ilk önce Âdem’e yedirmeye
çalıştığı
ve fakat onu kandıramadığı, bunun üzerine şeytanın Havva’ya yöneldiği ve
Havva’yı
kandırdığı,
dolayısıyla Şeytan’ın bile kandıramadığı Adem’i kadının kandırmasıyla onun
şeytandan
bile daha tehlikeli olduğu inancı tamamen bir hurafedir. Burada tesniye
sigasının
kullanılmasından
da anlaşılmaktadır ki Bizim Kutsal kitabımız Kur’an’a göre yasak meyveyi
her
ikisi birlikte yemişlerdir. Hatta âyetin sonunda sadece “âdem rabbine asi oldu”
cümlesine
bakılırsa
şu soru sorulabilir: Allah asi olmayı neden sadece Adem için kullanmıştır da
Havva
için
kullanmamıştır? Bu ayettin zımnından anlaşılıyor ki, eğer bir önceli k
verilecekse bu
Havva’dan
ziyade Âdem’e verilmelidir. Çünkü isyan Havva’ya değil, öncelikle ona hasr
kılınmıştır.
Burada
tekrar şu soruları sormak gerekmektedir: On asırdır Müslüman olan Türkler’e,
en
temel meselelerde sorulan sorulara karşı alınan cevaplar neden Kur’an’dan değil
de
Tevrat’tan
gelmektedir? Müslüman Türkler neden sabah akşam Kur’an okurlar da,
inançlarının
en temel noktalarında Tevrat’tan konuşurlar? Tevrat’ın bu kadar zihinlere,
inançlara
kazıyan nedir? Yediden yetmişe bu tür inançlar bilinçaltına nasıl kazınmıştır
ve
bunda
edebiyatın ve onun aracılık ettiği israiliyyatın önemi nedir? Bu inançların
Tevrat’tan
Kur’an’a
döndürülmesinde edebiyatın bir rolü olacak mıdır? Olacaksa nasıl?
Tanzimat
Sonrası Ve Bugün
Tanzimat’a
kadar din, hayatın, okulun ve özel hayatın içindeydi. Tanzimat’tan sonra
hayattan
ve eğitimden yavaş yavaş çekildi. Cumhuriyetten sonra ise sadece özel hayatta
kaldı.
Pek
çok dini eserde dinin bırakın referans alınması, dini söylemin gereksizliği ve
hatta
tehlikesi
üzerine, bazen de ironik ve alaycı bir dille duruldu. Çoğunlukla dini referans
verilecekse
yine israiliyyata veya mitolojik kalıntıya başvuruldu. Bazen bunun çok
enteresan
örnekleri
de vardır. Mesela:
Halide
Edip Kenan Çobanları adlı eserini Yusuf Kıssasından ilham alarak
yazdığını
söylemektedir. Fakat Kıssanın kaynağı olarak Tevrat’ı seçer. Bu eserinin giriş
kısmına
da Tevrat’tan bazı bölümler koyar. Bu örnekleri niçin Tevrat’tan aldığına
ilişkin
soruya
verdiği cevap ilginçtir. Ve biz Müslüman-Türk okuyucular için Halide Edib’in
verdiği
cevap
kesinlikle anlaşılır gibi değildir. Halide Edip şunları söylemektedir. “Kenan
Çobanlarının
mevzuunu ben Yusuf kıssasından aldım. Belki halk anlamaz diye de perde
açılmazdan
evvel de Tevrat’tan kıssa ile alakalı bazı parçaların okunmasını münasip
gördüm.”
Dikkat
buyurulsun, Halide Edip niçin Tevrat’tan parçalar aldığını açıklarken şunu
söylüyor
“belki halk anlamaz diye”. Peki bu halk hangi halktır? Eser Türkçe yazıldığına
ve
Anadolu
Türklerine seslendiğine göre Türk Halkı’dır. Müslüman Türk halkına bir konuyu
daha
iyi anlatmak için Tevrat’tan bölümler okumayı ve örnekler vermeyi nasıl izah
etmek
veya
anlamak gerekir?
Bugün
kendisine “İslamcı” dediğimiz insanların, (sanatkar) hemen hiç birinin dini
anlamda
formasyonu yoktur.
Necip
Fazıl, önceleri tamamen dinsizken, dini hayatının başlangıcı tasavvufi
düşünceyle
olmuştur. Haliyle onu bilmek için tasavvufa müracaat gerekir. 80 sonrası
İslamcı
yazarları
anlamak için İran devrimini ve o süreçte yaşanan din ve devrim, dolayısıyla
radikal
hareketleri
bilmek gerekir. Necip Fazıl’ı çözen bir zihniyetin din bilgisi İsmet Özel’i
veya
Cahit
Zarifoğlu’nu, Rasim Özdener’i çözmeye yetmez. Çünkü sanata yansıyan din algısı
tamamen
değişmiştir.
Enis
Batur, bu mesele bağlamında günümüz edebiyatını şöyle değerlendiriyor:
“Geçelim
geçmişi, bugüne bakalım. Bunca okur-yazarımız, şairimiz, romancımız,
deneme
ve öykü yazarımız var. Aralarında Arapça, Farsça bilen var mı? Japonca, Çince
bilen
var
mı? Bir kişi gösterebilir misiniz bana? Arapça konuşmaktan bahsetmiyoruz, Arap
edebiyatı
okuyabilecek derecede bilen var mı, yok. Müslüman şair ve yazarlara bakalım:
Sezai
Karakoç Fransızca üzerinden okuyor, Ebubekir Eroğlu İngilizce üzerinden okuyor,
İsmet
(Özel) İngilizce ve Fransızca üzerinden okuyor. Yani bizim edebiyatımız, bizim
öğretim
sistemimizin elverdiği şekilde öğrenilebilen yabancı diller aracılığıyla bir,
yabancı dil
öğreten
üniversitelerimiz aracılığıyla iki, daha çok da benim de mensup olduğum
-tarikat
diyelim
buna- yabancı kolejlerden eğitim almış adamlarla üç, yabancı edebiyatlara
açılabilmiştir.
Bunlar hangi diller? İngilizce, Fransızca, Almanca, az biraz İtalyanca. Bu
memlekette
Rusça öğrenenlerin çoğu komünist oldukları için öğrendi. Nazım Hikmet de
Ataol
da öyle yani, öğrenmek için gayret gösterdiler.
Biz
komşuların dilini bilmiyoruz. Türkiye’de kimse Yunanca bilmiyor. Bulgarca,
Gürcüce,
Arapça bilmiyoruz. Garip bir ülkeyiz biz...”
Bu
gariplik çok eskiden beri vardı, bu gün de var. Dini inancı tamamen tasavvufun
şekillendiği
bir milletin din algısı ancak tekkeden (tasavvuftan) bakılarak anlaşılır: Bunun
için
de
asırlar boyu devam eden tasavvufi yorumları esas alan edebî metinler incelenmelidir.
Bu
milletin
din algısı medreseden (İlahiyattan) bakılarak anlaşılamaz. Zira asırlar boyu bu
ikisi
çatışmış
ve bizim edebi metinlerimiz tercihini daima tasavvuftan yana kullanmıştır.
Yukarıda
adlarını
saydığımız bütün eserler, Türklerin Müslüman oldukları tarih içerisinde en çok
okudukları
eserler olmuşlardır ve hemen hepsi tasavvufî metinlerdir ve o metinlerden neşet
eden
edebî eserlerdir. Bizim din algımızın anlaşılmasında bu eserlerin sağlıklı bir
şekilde
incelenmesinin
çok büyük bir önemli vardır.
Asıl
soru şudur: Hemen hepsi imgesel bir dil kullanan bu edebî eserleri imgesel dili
kullanan
metinleri inceleme eğitimi almayan ilahiyatçılar mı inceleyecektir, yoksa dini
terim,
kavram
ve düşünceyi içselleştiren metinleri çok eksik olan din bilgisi mahrumiyetinden
dolayı
kavrayamayacak
olan edebiyatçılar mı? Her ikisi mi? Eğer her ikisiyse, bu “her ikisi”
eğitimini
kim, nerde, kimlere, hangi araçları kullanarak verecektir?
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.