
Kıyıda yürüyordu genç bir adam.
Ayak izleri daha düşmeden siliniyordu ardında —
bir öykü gibiydi o izler,
başlamadan biten,
bitmeden unutulan.
Nereye gittiğini bilmiyordu belki…
Ama rüzgâr vardı;
ona eşlik eden,
bazen bir sır fısıldayan,
bazen sadece susan.
Gözlerinin derinliklerinde bir martı süzülüyordu:
kanatlarında soluk bir düş,
gökyüzüne sığınan bir hikâye.
Uzakta dalgalar vardı,
yorgun bir şarkıyı mırıldanır gibi —
ama o şarkıyı yalnız deniz anlardı,
ve belki de hiç kimse tamamlayamazdı.
Beklenen gemiler yoktu artık.
Adı unutulmuş kaptanlar,
yola çıkmadan kaybolmuş yolcular...
Kumlara gömülmüş birkaç söz,
belki bir vedanın yankısı,
belki yarım kalan bir dua.
Sessizlik vardı…
Ama öyle sıradan bir sessizlik değil —
kalbin tam ortasında duran,
sustukça büyüyen,
her nefeste biraz daha çöken...
Ve burada,
kimse bir yere gitmezdi aslında.
Sadece zaman yürürdü;
yavaş, ağır, suskun.
Biraz hatıra gibi,
biraz yabancı.
Gökyüzü paslıydı o gün —
bir hüzünle örtünmüştü.
Gün, usulca eriyordu ufukta.
Adam durdu.
Bir an, sadece bir an...
Gözlerini kıstı uzağa;
belki hatırladı,
belki unuttuğunu fark etti.
Belki de sadece bir boşlukla yüzleşti.
Bir kedicik geçti yanından —
gözleri doluydu sorularla.
Ama hiçbir cevap kıyıya vurmuyordu o gün.
Dalgalar, usulca dokundu kıyıya —
sanki "üzülme" der gibi.
Genç adam yürümeye devam etti.
Bilinmez bir yere doğru,
belki de hiçbir yere.
Ardında kalanlar,
birkaç silinmeye mahkûm iz.
Birkaç sitemli rüzgâr.
Ve kıyıya vuran bir suskunluk.