
Göğün en tembel kuşuydum ve evrenin
verdiği muhtıra ile kanat çırpıyordum yerden göğe en sevdiğimse yerin göğün
birbirine girdiği yağmur öncesindeki dualarımda saklıydı.
Kanatlarım parantez açıyordu
bulutlara ve tekeri olmayan arabalar hızlıca gidip geliyordu gözümün de en
önünde.
Nazara gelen bir kıvılcımdım hem en
çok yangınlar iken sebep olduğum en çok susuz çöllerde açan o çöl çiçeği elbet
evrenin rahminde saklı doğmayı bekleyen gün ve gece.
Tasam vardı ya da yok sanırım
varlığıma düşkündüm en sevdiğimse hiçlik mertebesine ulaşıp kuruyan dudaklarıma
sürdüğüm surelerdi ve yalnızlığın yaftalarında saklıydı içime saldığım o belli
belirsiz hıçkırığım.
Soytarı zebanı.
Sefil gölgeler.
Ait olduğum yerkürenin en pejmürde
canlısıydım işte kimse üstümden dolaplar çeviren kimse kanatlarımı kırıp
yüreğimi lime lime eden.
Sessizliğime kefildi gökyüzü bu
yüzden ses etmezdi göklerin tanrısı elbet hiçliğime vakıf kukumav kuşlarından
çektiğimi de saymazsak zaten artık saymayı bırakmıştım şafağı ne de olsa
taburumda yıllanmaya ant içmiştim ve şahit tuttuğum her hece ile hem kavgalı
hem de sevdalı olduğum…
Gecenin nemi artmıştı ve tünediğim
bulut fazlasıyla kaygan ve yumuşaktı ve her an düşebilme ihtimali ile
kasıyordum bedenimi en çok da korkudan zıpladığımda hele ki gök gürledi mi…
Birileri vardı gidip gelen.
Kimse aidiyet duygusunu
sorgulamıyordu fakat konu ben oldum mu hazan rüzgarı bile muhalifti ufacık
varlığıma ama ben rüzgardan güçlüydüm gerçi etim budum neydi de…
Aldanmasındı hani kimse ufacık
cüsseme en sevdiğimse üzerime geçirdiğim o insan cübbesi ne zamanki boşlukta
uçuşmaktan sıkılayım inerdim yeryüzüne elbet insan görüntümle karışırdım da
insanların arasına ve gözlemlediğim oydu ki; herkes bihaberdi hem kendinden hem
benden.
Zordu insan olmak: bunu iyice anlamıştım
yine de insan olmayı yeğlerdim ne zamanki birbirine sevgi ile bakan az sayıda
insan göreyim gel gör ki yüzümü sakladığım için aslında bir yüzüm de olmadığı
için kimsenin bana güler yüzle bakmasını asla talep etmemiştim en azından
içimdeki şakayıktı muradımı dillendiren ve bir açıp bir kapanan.
Gönül gözüme de itimat ettiğim için
üstelemiyordum insan olayım diye zaten insan olup da yeryüzünde yaşamak harcım
değildi sonuçta kanatlarım vardı ne zamanki sıkılıp da uçmaya başlayayım ama o
günü insanların arasında geçirmeyi yeğledim elbet tutarsız olduğum da saklıydı
Allah katında ama…
Sonuçta Yaratan bana bir şans
vermişti kimi zaman insan olmanın temennisi ile teselli bulduğum yeryüzü gerçi
insanların dillerini çözememiştim ama…
İşte bunca soru işareti ve bilinmezle
içli dışlı şikayet etmeye de hakkım olmadığını biliyordum ufacık cüssemle
ezilmem de an meselesi idi hani: ya, biri bassa üzerime ve sonsuza kadar o
asfaltta yapışıp kalsam.
Cüret dahi etmiyordum çoğu şeye hem
ben ne acıkırdı ne de acındırırdım sadece acırdım ve açardım ağzımı ve içime
çekerdim temiz havayı bazense vermez içimde tutar havasızlığa meydan okurdum.
Günlerim böyle geçiyordu en azından
yapamadığım hiçbir şey için dertlenmiyor ve çoğu şey sağaltıyordum hayal
dünyamla…
Evrenin merkezi idi en merak ettiğim
ve merkez bildiğim illa ki insanların iç yüzü bu yüzden dışarıdan görünen
hiçbir şey bana inandırıcı gelmiyordu üstelik benim çelimsiz bir kuş olduğumu
fark etseler anında beni kafese kapatırlardı ve ben de sonsuza kadar esir olarak
yaşardım o kafesin içinde.
İçimde sırıtan bir resim vardı adeta
gel gör ki o resmin ne olduğunu hala çıkaramamıştım yoksa resmin ta kendisi ben
miydim?
İyi de bu kadar devasa bir kainatta
ben nasıl resmederdim hayatı hem öğrenmek istediğim duygular vardı.
Mesela sevginin ne olduğunu tam
anlamıyla anlayamamıştım: evet, Yaratıcımı seviyordum ve bana bahşettiği her
şey için de inanılmaz müteşekkirdim ama yine de bilmek istiyordum insanların
tam olarak ne hissettiğini duyumsamak ve insanların hangi sebeple yaratıldığını
çözmek…
Yeryüzüne indiğim o gün hatta son gün
elbet son olacağını asla düşünmemiştim bu yüzden alabildiğine coşkulu ve
korkusuzca salınıyordum insanlar arasında derken küçük bir çocuğun ağlamasına
tanık oldum. Ses yakınlardan geliyordu ama ben çözememiştim tam olarak ne
olduğunu derken bir kadın sesi duydum:
‘’Bak, boş yere ağlıyorsun hem ben
arabanı itiyorken bir de isteklerini nasıl yerine getireyim?’’
Ne arabasıydı bu? Motorlu bir araba
mı yoksa çekçek arabası mı? Çözememiştim ve sesler git gide yakınlaşıyordu ve
kulak kabarttım merakla.
‘’Sana şimdi en sevdiğin şekerlerden
alacağım evladım ve eve döndüğümüzde de sana bir sürprizim var malum bu gün
doğum günün.’’
Nihayetinde kadınla çocuğu seçti
gözlerim ama bu işte bir terslik vardı çünkü çocuğun arabası farklıydı. Yoksa…
‘’Hem doktor amca ne dedi?
Egzersizlerine ve fizik terapiye düzenle sadık kalırsan sen de yaşıtların gibi
koşup oynayacaksın.’’
Ne yani, bu çocuk yürüyemiyor muydu?
Oysaki ben hem uçuyordum hem de korkusuzca yürüyordum bu kalabalığın içinde.
Kafam allak bullaktı demek böyle özel
insanlar da vardı yeryüzünde hem de ayaklarını yerden kesmiş. Tek farkla
benden: kanatları yoktu bu çocuğun aslında kimsenin kanadı yoktu.
Yoksa bir şeyleri idrak etmem için mi
yeryüzüne yollamıştı beni Tanrı?
Ama fark etsem bile ne olacaktı ki?
Bu çocuğa kanatlarımı veremezdim
yoksa asla uçamazdım.
Ya, ayaklarımı versem?
Bu çocuğu asla taşımazdı evet, çocuk
bedeni ağır değildi ama benim de ayaklarım çok çelimsizdi.
Derin bir sessizliğe bürünmüştü çocuk
ve yüzü gözü yaş içinde kalmıştı ve ben bu çocuğa bir anda ısınmıştım sonra
gözlerim dizlerindeki battaniye ilişti.
Ben bu cübbenin altında bile
terlerken o battaniye yeteri kadar sıkıntı vermiyor muydu çocuğa?
Aynı anda yüzlerce soru üşüşmüştü
beynime ve ben hala ne yapabileceğimi düşünüyordum ufacık çelimsiz bedenimle
üstelik hava az sonra kararacağı için bir an evvel dönmeliydim bulutuma ve gök
kubbeme yoksa iç sesim mi söylüyordu bunlar? Yoksa uyarı mahiyetinde bir ses
miydi içimi çınlatan?
Çocuğun da doğum günüydü madem: ah,
keşke ona verecek bir hediyem olsaydı ama bunu ben nasıl akıl edebilirdim ki?
Sadece bir günlüğüne inmiştim yeryüzüne hem yanımda getireceğim bir şey de yok
ne de olsa benim ne bir evim vardı ne bir ailem ne de sahip olduğum oyuncaklarım
ve eşyam…
Aklıma sayısız ihtimal gelmeye
başlamıştım ve ben sadece bu çocuğun gözyaşlarının dinmesini istiyordum ve bir
yandan ufak adımlarla yürüyordum onların azıcık ötesinde.
Çocuk bu sefer bağırmaya başladı:
‘’Anne, keşke kanatlarım olsaydı
bacaklarım yerine hem o zaman istediğim yere kolaylıkla giderdim hem hem…
‘’Hem ne, tatlım?’’
‘’Babamın sağ çıkamadığı o kazadan
sonra gider bulurdum da Tanrıyı ve sorardım: neden, diye.’’
‘’Bunu bilemeyiz tatlım üstelik sen o
kazadan sağ kurtuldun ya: daha ne isterim?’’
‘’Ama ben yürüyemiyorum anne o zaman
ne anlamı kaldı hayatın?’’
‘’Günaha giriyorsun tatlım. Var elbet
Allah’ın bir bildiği üstelik doktorlar en kısa zamanda yürüyeceğini söylüyor.’’
‘’Bunu yıllardır söylüyorlar ama ben
hala yatağıma ya da bu arabaya hapsim ne yani, kandırmadıklarını söyleyebilir
misin anne?’’
Kadın oldukça sakin görünse de
gözlerinden süzülen yaşları gördüğümde anlamıştım hiçbir şeyin yolunda
olmadığını. Çocuk hem babasını kaybetmişti hem de ayaklarını.
‘’Bak, hava kararmaya başladı. Hadi
evimize gidelim. Yarın yine dolaştırmaya çıkarım seni.’’
Her şey ortadaydı işte ve kadın
resmen çocuğuna yalan söylüyordu ve ben de bir ömür şikayet etmiştim her şeyden
ve şimdi bu tabloyu görür görmez vicdanım sızlamaya başlamıştı. Hava da gerçekten
kararmak üzereydi ve beni uzun çok uzun bir yol bekliyordu.
Ama ivedilikle bu çocuğu mutlu etme
isteği ile dolmuştu içim iyi de nasıl?
Üstelik Yaratan bana yeteri kadar
iltimas tanımışken ben artık nasıl bir şeyler dahi isterdim Tanrımdan?
Öyle derin bir üzüntüye hapsolmuştum
ki sonsuza kadar yeryüzünde kalmayı diledim içimden varsın asla uçmayayım
varsın o bulut artık evim olmasın varsın…
‘’Gördün mü?’’
‘’Neyi anne?’’
‘’Şimdi daha şimdi bir yıldız kaydı.
Haydi, bir dilek tut içinden.’’
‘’Tuttum anne. Sahi, Allah kabul eder
mi?’’
‘’Tüm yüreğinle dilemişken neden
kabul etmesin ki?’’
‘’Ne dilek tuttuğumu söyleyeyim mi
anne?’’
‘’Şimdi değil eve gittiğimizde.’’
‘’Anne sen de görüyor musun? Bak,
bak, sanki vücudum hafifledi sanki sanki kanatlarım varmışçasına uçmak
istiyorum hatta uçuyorum uçabiliyorum anne.’’
Demek ki dileklerimizi duymuştu Tanrı
ve sonunda tek isteğim gerçekleşmişti en azından bir çocuğun gülümsemesine
sebep olmuştum gerçi artık uçup özgürce gezemeyecektim evreni ama…
Çocuğun annesi ise şaşkınlıkla ve
mutlulukla katıla katıla ağlamaya başlamıştı ve çocuğun sevinç çığlıklarını
duyan herkes dönüp bakıyor ve alkış tutuyordu.
Ve cüppem.
Yerlerdeydi ve bir sürü insan,
üstünden ezip de geçiyordu artık ihtiyaç duymadığım cübbemi ve çocuk:
Onun da artık o tekerlekli sandalyeye
ihtiyacı yoktu ve hayatımda ilk defa gözlerimden süzülen yaşlara tanık oldum.
O kadar merhametli idi ki Yaratan
üstelik aynı anda yarattığı iki canlının içinden geçenleri okumuş ve
gerçekleştirmişti.
Karnım gurulduyordu sanırım
acıkmıştım üstelik hayatımda ilk kez ve artık sahibi olduğum bedenimle çıktığım
yolculukta kim bilir beni ne gibi sürprizler bekliyordu?