O Zamanlar Kıymetliydi Her Şey
“Hadi evladım artık televizyonu kapat ve yat.”
Bu cümleyi sadece cumartesi akşamları duyardım.
Çünkü diğer akşamlar
en geç dokuz buçukta yatmış olurduk.
TRT’nin tek kanal olduğu zamanlarda
yayın bittiğinde
ekranda daire ve karelerden oluşan bir görüntü
ve sürekli “dızzz” diye bir ses gelirdi.
Öyle şimdiki gibi sürekli bir yayın yoktu
benim çocukluğumda.
Ve tabii ki uzaktan kumandalar yerine biz çocuklar vardık.
“Evladım haydi şu televizyonun sesini biraz aç.”
ya da “Hadi kapatıver şu televizyonu.” denirdi.
Şimdilerde artık pek de rastlamadığımız
tüplü televizyonlar bulunmaz nimetti.
Annemler televizyon ilk çıktığında almışlar.
Bu yüzden konu komşu
hem ziyaret hem de meraktan akşamları bize gelirmiş.
Akşam belirli saate kadar yayın yapan televizyon kapatıldıktan sonra
evin kadim cihazı radyo açılırmış.
Televizyon gelmeden evvel
evin en kıymetlisi olan radyoların pabucu biraz dama atılsa da
özellikle akşam saatlerinde yayınlanan radyo tiyatrosu
ev halkını bir araya toplarmış.
Bizim ilk televizyonumuz siyah beyazmış.
Ama benim çocukluğumda renkli televizyonumuz vardı.
Televizyonla ilgili en güzel anılarımdan ilki
hafta sonlarının sabah saatleridir.
Bütün ev ahalisinin uyuduğu saatte
annemin diktiği pijamam ve sırtıma giydiğim bir hırka ile
televizyonun başına gider
ve kocaman düğmesini
azıcık sertçe basarak açardım.
Öyle ekran hemencecik gelmezdi.
Önce hafif hafif cızıltılar duyulurdu.
Annemin dediğine göre önce tüp ısınırmış.
Sonra görüntü karaltı şeklinde gelirdi.
Kısa bir zaman sonra da normale dönerdi.
Evet şimdi çizgi filmlerimi seyredebilirdim.
Halının üzerinde bağdaş kurup
pür dikkat televizyon seyrederken
bedenim evde ama
ruhum çizgi film karakterlerinin yanına giderdi.
Çizgi filmlerin bitmesine yakın ev ahalisi de uyanırdı.
Yatakların toplanması, kahvaltının hazırlanması sırasında
bir gözüm hep televizyonda olurdu.
Hafta sonlarının en değişmezi,
sabahları seyrettiğimiz kovboy filmleriydi.
Çocuk aklımla bile sabah kahvaltısını
tarhana çorbası ile yapan bir milletin
neden sürekli bu yabancı filmleri seyrettiğini düşünürdüm.
Gün artık dönerken akşam haberleri başlardı ki
buna dedem “akşam ajansı” derdi.
Bu aynı zamanda akşam yemeğinin de habercisiydi.
Televizyon evimizin bir ferdi gibiydi.
Çoğu evlerde televizyonların muhakkak bir örtüsü olurdu.
Örtü deyip de geçmeyelim lütfen.
Özel olarak dantel örtüler serilirdi.
Evde temizlik yapılırken nazikçe tozu alınırdı.
Bu kadar özenli davrandığımız bu cihazlarımızda
görüntü ile ilgili sıkıntılar yaşadığımızda
sağına ya da soluna
şöyle avucumuzun içiyle şiddetli bir tokat atardık.
İşte o zaman
inanmayacaksınız ama
bu tokadın etkisiyle görüntü düzelirdi.
Çocukluğumun bir diğer teknolojik gelişmesi de telefonlardı.
Hani şimdi hepimizin cebindeki adına “akıllı” dediğimiz
ama bizi kendine bağlayan cihazlar.
İşte bunlar benim çocukluğumda
öyle kolay ulaşılabilen cihazlar değildi.
Epey bir uğraştan sonra
evimize alabildiğimiz bu cihazlar uzakları yakın etmişti.
Bayramlarda ve özel günlerde kartpostal gönderdiğimiz
sevdiklerimizin sesini duyabiliyorduk artık.
Ne büyük bir lüks değil mi?
Şimdilerde herkes sevdiklerini görüntülü arayabiliyor ya,
işte onun gibi bir şey.
Evimizin en güzel sehpasının üzerinde duran telefonların
kocaman bir ahizesi olurdu.
Numaralar ise üzerinde bulunduğu halkanın çevrilmesiyle çalışırdı.
Halka en sona kadar çevrilirdi.
Genelde yeşil ya da krem renkli bu telefonlar
bizim uzaklara açılan kapılarımızdı.
Sesleri o kadar yüksekti ki yan komşudan bile duyabilirdik.
Bulunduğu sehpanın üzerinde
muhakkak yine bir dantel örtünün üzerine konurdu.
Hatta bazı evlerde üzerine de dantelden bir örtü örtülürdü.
Hatırlıyorsam öncelikle sıfır çevrilir
ve karşımıza bir hanım sesi çıkardı.
Burası santraldi.
Santrale şehir dışında konuşmak istediğimiz telefon numarası
ve şehrin ismini söylerdik.
Burada bizim yaşadığımız en büyük sıkıntı,
aynı isimli başka bir ilçeyi bağlamaları olurdu.
Konu komşu gelip sürekli orayı burayı aramasın diye
bazı ev telefonları eskinin iki buçuk lirası ile çalışırdı.
Şehir içinde birini aramak kolay olmakla birlikte
şehir dışındaki dedemi aramak oldukça zordu.
Bizler olumlu ve küçük şeylerle mutlu olan insanlardık o zamanlar.
Sabit telefonlarla birlikte
hatta ondan biraz daha önce ankesörlü dediğimiz telefonlar vardı.
Bu telefonlar bir insanın rahatlıkla sığabileceği,
genellikle sarı ya da turuncu kabinlerin içinde olurdu.
Hemen her sokakta bulunurdu.
Ve jeton dediğimiz sarımtırak metal paralarla çalışırdı.
Şimdinin gençleri pek bilmese de
özellikle benim üniversite yıllarımın en teknolojik aletiydi.
Evle olan en güzel bağlantımdı.
Annemin o güzel “Canım evladım nasılsın?”
sesini duyabildiğim yegâne yerdi.
Yanlış tüm zorluklar kanat takıp uçar giderdi.
Özel günlerde önünde kuyruk bile olurdu.
Bizim üniversitenin ve kaldığım öğrenci yurdunun bahçesindeki
ankesörlü telefonlar hiç boş kalmazdı.
Malum, memleket hasreti sadece mektuplarla dinmiyor.
Aa birde jeton yutan ankesörlü telefonlar vardı.
Bunlar attığınız jetonu yutar ama konuşmanıza da izin vermezdi.
Bunun tam tersi olan ankesörlü telefonlarda
bir tane jetonla yarım saatten fazla bile konuşabilirdik.
Evet evden uzak bir memlekette okuyorduk ama
kısa bir “Anne ben iyiyim.” cümlesi bile
sevdiklerimizin gönüllerine su serpiyordu.
Bu kadar az teknoloji ile nasıl yaşıyordunuz, diye sorabilirsiniz.
Evet, o zamanlar televizyonlarımızda yüzlerce kanal yoktu.
Teknolojik bağlantılarımız azdı
evet ama bizler gönüllerimizden birbirimize bağlıydık.
Kelimeler çok kıymetliydi.
Az, öz ve kıymetliydi
her şey
redfer
O Zamanlar Kıymetliydi Her Şey başlıklı yazı redfer tarafından
21.09.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.