bilmediği birçok işi gördük, öğrendik ve yaptık elhamdülillah. Ayaklarımıza diken batar, ellerimiz su toplar, gözlerimiz öğle güneşinin altında patos atarken saman dumanından kan çanağına dönerdi. Boğazımıza saman kaçtığında, zatürre olmuşçasına öksürür ama yine de çalışmaya devam ederdik. Kenardan biri mutlaka seslenirdi:
“Gölgeye gel, beş dakika soluklan!”
Sabahın erken saatlerinde tarlaya gider, akşam karanlığında dönerdik ama ne annemize ne babamıza bir kez bile “Bugün çalışmak istemiyorum,” demezdik. Çünkü bizim ikinci evimiz tarlalardı.
Kusura bakmayın ama şimdiki gençlerden iş konusunda pek umutlu değilim. Yanımızda stajyerler var; daha atak, pratik, istekli ve girişken olmalarını beklerken hepsi, “Yoruldum,” diyor. Üstelik hepsi benim çocuklarım yaşında.
“Şunu getir, bunu götür, şöyle yap,” dediğimizde ise yüzümüze ters ters bakıyorlar, sanki ağır hakaret etmişiz gibi.
Yorgunluk dediğin nedir ki? Soğuk bir duş, birkaç bardak çay ya da kahve ve altı saatlik uyku… Hepsi geçip gidiyor. Gençlere de tam kızamıyorum aslında; çünkü çağ artık bunu gerektiriyor: “Az çalış, az yorul ama çok kazan!”
Ama ortada azim yok; “öğreneyim, not alayım, daha iyisini yapayım” diye düşünen yok.
“Dolaptan yumurta kap gel,” diyoruz; getiriyorlar ama on beş dakika sonra.
“Mesai bitimine kadar şuracıkta yat, uzan,” desek geri çevirmeyecekleri de kesin.