
Sen uzak yaylalarda bir ceylan,
Sen beni beklerken, ben senin adını anarken,
Yörüklerin sırtından düşen kızıltoprak,
Ve Kürt türkülerinde yankılanan bir ağıt...
Bütün göç yollarım seni arar,
Bir çadırın gölgesinde,
Senin için dikilen dağlar var.
Sen kır gülleri ekmişsin kalbine,
Bense yedi düvelin yükünü taşırım.
Ama biz, iki ayrı kültürün
Hüzün kokan türküsüyüz…
Söğütlerin altında öksüz,
Ayakta kalmaya çalışan bir göçebe,
Bir de sen, boz vadileri özleyen bir Kürt kızı...
Sana her bakışım,
Bir yörüğün cihanla savaşından kalma yara,
Ve bir tek seni aramak,
Yüreğimin en derin çukurunda…
Seni özlemek, seni sevmek,
Her göçümdeki her adımındaki
Gözyaşından başka ne olabilir?
Ak dağlardan gelen rüzgar,
Kürtçe şarkılarınla karışırken…
Kadim sesin,
Yörüklerin yıldızlara anlattığı masalları,
Dağlara, vadilere, çadırlarla suskun gecelere taşır…
Ve her kelime,
Bir nehir gibi akar içimden,
Ama tüm nehirlerim,
Sana kavuşmaya yetmiyor…
Sen ulu dağların bağrında,
Mezopotamya'nın bakışlarında büyüdün,
Ben ise kara çadırın ve akınların gölgesinde,
Türk çalgılarının, türkülerinin yankısıyla…
Biz, iki farklı ateşten,
Bir araya gelemeyen aynı külüz…
O boz ve ak atlar ne de hızla geçerdi,
Güneydoğu'nun geçit vermez yollarından,
Bir yörük çocuğunun hayaliyle,
Bir Kürt kızının düşleri arasındaki o sınırda,
Fakat her geçişte,
Bizden bir iz kaldı… ve bizden bir iz silindi…
Bir çadırda büyüyen hayallerim,
Bir dağda yankı bulan türkülerinle,
Ve sonsuza kadar bilmediğimiz bir dil, bir yasak,
Bize "imkansız" dedi…