MASADAKİ ŞİİR (2)
Bu şiir de
aynı masada duruyor
Masadaki ilk şiirle birlikte.
Masada
iki parmak izi var.
Biri şaire ait,
Silinmemiş bu parmak izlerinden öteki ise
Kim okuduysa onu, ona.
Bunlar birbirilerine küsmüşler,
Keşke barışsalar.
Ama birileri barışı haketmiyor.
Bu şiir
kahve lekesine alınmıyor, aldırmıyor.
Hatta seviyor onu.
Çünkü bazı cümleler
lekelenmeden inandırıcı olmuyor.
Ve bazıları eksik kalmadan…
Masada
bir kalem dönüp duruyor.
Ucu açılmış,
sabırla.
Şiir bakıyor kaleme
kalem bakıyor şiire.
Hangisi yazacak
kararsızlar.
Bu şiir
yüksek sesle konuşmuyor.
Masaya saygısı var.
Vurup kaçmıyor.
Sandalyeyi itip gitmiyor.
Saygılı, saygısı var hayata.
Bir tabak kenarda.
Boş.
Ama tabağın boşluğu
tok bir boşluk.
Az önce biri doymuş sanki.
Bu şiir
yargılamıyor.
Masaya geleni
olduğu gibi kabul ediyor.
Ne getirdin diye sormuyor.
Niye getirdin diye hiç sormuyor.
Masada
bir anlık bir deli kahkaha var.
Kim attı belli değil.
Acayip.
Bu şiir
masanın ahşabını mimliyor.
Çiziklerini sayıyor, sayıyor…
Her çizikte
bir “orada kalmışlık” var.
Sonra
şarkı giriyor araya…
Radyo gibi değil.
Hatıra gibi mi?
Değil.
Sanki…
Barış gibi.
Masadaki şiir biliyor:
Bazı sözler
yazılmaz,
söylenmez,
İncinmez,
Bağırmaz,
Ağlamaz,
Mez maz da
Mez maz…
Ama yaşanır.
Yaşanır.
Ve masadaki şiirin sonuna
şunlar bırakılıyor:
(Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek)
(Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek)
(Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek)
(Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek)
Şair son noktayı şöyle koymak istiyor.
Ve koyuyor.
-
Savaşı çıkaran,
Savaşı sürükleyen,
Savaşı körükleyen,
Eşşoğlu eşşeklere gelsin,
Bu sıradaki ve masadaki şiirler, diyor.
Çünkü;
Ve,
Nokta.
13 Ocak 2026