Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 22.01.2026
Bu Yeter mi Bilmiyorum
İnsanlığın çocuk yüzleri
birer birer soluyor artık. Henüz elleri annesinin eteğine yetişememişken,
gözlerinde taşıdıkları o saf ışığı kaybetmeye başlıyorlar. Kimse sormuyor
“neden” diye; çünkü sormak, duymak zorunda kalmak demek. Duymak ise vicdanı bir
yerinden kanatmak. Geceler artık sadece karanlık değil; aynı zamanda bir
sığınak arayışı Filistin’de, bir unutulmama çabası. Ay bile gökyüzünde dururken
utanıyor sanki ışığını yere tam dökmekten çekiniyor. Yıldızlar ise aceleci;
sanki bir an önce kayıp gitmek, bu sahneyi terk etmek istiyorlar. İnsanlar
konuşmuyor artık, ya da konuşsa da kelimeler havada asılı kalıyor, yere
düşmüyor. Birinin cebinde yumruk olmuş eli, diğerinin gözlerinde donmuş bir
soru. Kimse kimsenin gözünün içine bakamıyor uzun süre; çünkü orada kendi suç
ortaklığını görmekten korkuyor. İyilik denen şey, gün geçtikçe daha çok
inceliyor. Bir yerden çimdikleniyor, morarıyor, kanıyor. En çok da çocuklar
fark ediyor bunu ama söyleyemiyorlar; çünkü onların dili henüz “neden böyle”
sorusunu kuracak kadar güçlü değil. Sevgi, bir ipe asılı çamaşır gibi kalmış
ortada. Rüzgârda sallanıyor, bazen güneş vuruyor üstüne, bazen yağmur
ıslatıyor. Ama kimse o ipe uzanıp da “gel, içeri alayım seni” demiyor. Hasret
diye bir şey var hâlâ, evet; fakat o da artık yorgun. Taşımaktan vazgeçmiş gibi
bakıyor uzaklara.
Gerçekler ise en çok
incinen taraf. Onlar konuşuldukça küçülüyor, susturuldukça büyüyor. Bir evin
arka balkonunda, kimsenin uğramadığı köşede öylece duruyorlar; ne
toplanıyorlar, ne de gömülüyorlar. Sadece bekliyorlar. Belki bir gün biri gelip
üstlerini açar diye… ya da belki sadece unutulmamak için bekliyorlar. Ve biz,
hepsinin ortasında, hâlâ nefes alıyoruz. Ama o nefes, bazen çok ağır geliyor.
Bazen de o kadar hafif ki, varlığımızdan bile şüphe duyuyoruz. Yine de, bütün
bu kırık dökük halimize rağmen, bir yerlerde hâlâ minicik bir direnç var. Bir
çocuğun gülüşünde saklı. Henüz çalınmamış olan son gülüşte. Belki onu
koruyabilirsek, belki bir sonraki geceye o gülüşü taşıyabilirsek… o zaman ay da
utanmadan ışığını yere döker, yıldızlar da acele etmez kaymaya.
Belki o zaman, kelimeler
yeniden yere düşer ve biz onları toplayıp birbirimize uzatırız. “Al” deriz, “bu
senin kırık cümlen.” “Al” deriz, “bu da benim yarım kalmış iyiliğim.” Ve o
anda, ilk kez, gerçekten birbirimizi görürüz.
Bir çocuğun gözleri
kapanırken içinden geçen son düşünceyi hayal et. Henüz “sonsuz” kelimesini
bilmiyor, ama o kelimenin ağırlığını göğsünde taşıyor. Parmakları annesinin
saçına uzanmak istiyor, ama el o kadar küçük ki, sadece havayı okşuyor. O an
dünya susuyor. Sadece bir annenin içinden kopan sessiz çığlık kalıyor geriye. Biz
büyüdükçe unuttuk sanıyorduk. Oysa unutmak değil, sadece bakmayı bıraktık.
Gözümüzün önünden geçen her yaralı yüze “sonra bakarım” dedik. Sonra diye bir
şey yokmuş meğer. Sonra, sadece bir başka çocuğun kapanan gözleriymiş.
Geceleyin balkona
çıkıyorum bazen. Aşağıdaki sokak lambasının titrek ışığında, birinin gölgesi
yürüyor. Yavaş. Çok yavaş. Sanki taşıdığı şey kırılacak diye korkuyor. Belki
bir umut. Belki son bir özür. Belki de
sadece “ben de buradaydım” deme çabası. O gölgeye seslenmek istiyorum. “Dur”
demek. “Biraz otur yanıma, anlat” demek. Ama sesim boğazımda düğümleniyor.
Çünkü biliyorum: o gölge benim de bir parçam. Ve ben ona yıllardır “dur”
diyemiyo(ruz)rum. İyilik artık cesaret işi değil, yara işi. Her iyilik
yaptığında bir yerin kanıyor. Çünkü dünyada iyilik yapmak, çoğu zaman birinin
acısına tanıklık etmek demek. Ve tanıklık etmek, susmakla bağırmak arasında
sıkışıp kalmak demek. Çoğu zaman susuyoruz. Çünkü bağırsak sesimiz yetmiyor.
Yetmeyecek de. Ama yine de… Hâlâ bir yerlerde, bir nine torununun alnına öpücük
kondururken gözleri doluyor. Hâlâ bir baba, çocuğunun kırık bisikletini tamir
ederken kendi kırık çocukluğunu tamir etmeye çalışıyor.
Hâlâ bir yabancı, yolda
düşen yaşlı birinin elinden tutup kaldırıyor ve o anda ikisi de bir
saniyeliğine dünyanın en güçlü insanları oluyor. Bu küçük, kırılgan, inatçı
anlar… İşte onlar bizi hâlâ insan tutan şeyler. Bazen düşünüyorum: belki de
kurtuluş büyük devrimlerde değil.
Belki de birinin diğerine “seni gördüm” demesinde. Gerçekten gördüm. Acını,
korkunu, utancını, özlemini… Hepsini.
Ve yine de buradayım.
Gitmiyorum. O “gitmiyorum” cümlesi, belki de şu anda söyleyebileceğimiz en
büyük dua. Söyleyelim mi? Birbirimize. Sessizce. Ya da gözyaşıyla ıslanmış bir
sesle.“Gitmiyorum.” Ve o anda, belki bir çocuğun kapanmak üzere olan gözleri bir
saniyeliğine daha açık kalsın.
Belki bir gölge biraz daha yavaş yürümesin. Belki bir anne içinden kopan
çığlığı birazcık olsun geri yutabilsin. Çünkü hâlâ buradayız.
Ve hâlâ, birbirimize “gitmiyorum” diyebiliyoruz. Bu yeter mi bilmiyorum.
Bir çocuğun gözleri
kapanırken içinden geçen son düşünceyi hayal et. Henüz “sonsuz” kelimesini
bilmiyor ama göğsünde taşıdığı şey, sanki içi patlamış mısır dolu bir balon
gibi şişiyor, patlamaya ramak kalmış. Parmakları annesinin saçına uzanmak
istiyor, uzanıyor da… Ama el o kadar küçük ki, sadece havada asılı kalan bir
“pırt” sesi çıkarıyor. Dünya susuyor. Sadece annenin içinden kopan sessiz
çığlık ve bir yerlerden gelen uzaktan kumandalı ördeğin “vak vak”ları kalıyor
geriye. Biz büyüdükçe unuttuk sanıyorduk. Oysa unutmak değil, sadece bakmayı
bıraktık. Gözümüzün önünden geçen her yaralı yüze “sonra bakarım” dedik. Sonra
diye bir şey yokmuş meğer. Sonra, sadece bir başka çocuğun kapanan gözleri ve
ansızın ortaya çıkan dev bir pelüş penguenin “beni de sev” diye ağlamasıymış ve
cebinden düşürdüğü tek şey, parlak mor bir boncuk. O boncuk yuvarlanıyor,
yuvarlanıyor, derken bir martı dalıyor, kapıyor ve gökyüzünde kaybolurken
arkasından “şşşşşak!” diye bir ses bırakıyor. Gölgeye seslenmek istiyorum. “Dur”
demek. “Biraz otur yanıma, anlat” demek. Ama sesim boğazımda düğümleniyor.
Çünkü biliyorum: o gölge benim de bir parçam. Ve ben ona yıllardır “dur”
diyemiyorum. Diyemiyorum çünkü dilimde hâlâ o bonbon şekerin tadı var. Arada
bir de ansızın beliren, elinde koca bir karpuz taşıyan palyaço beliriyor ve
“hayat kısa, karpuz ye!” diye bağırıyor. Çoğu zaman susuyoruz. Çünkü bağırsak
sesimiz yetmiyor. Yetmeyecek de. Ama o palyaço her seferinde biraz daha
yaklaşıyor. Yine de…
Hâlâ bir baba, çocuğunun kırık bisikletini tamir ederken kendi kırık
çocukluğunu tamir etmeye çalışıyor ve elindeki anahtardan birdenbire minik bir
gökkuşağı fışkırıyor.
Hâlâ bir yabancı, yolda düşen yaşlı birinin elinden tutup kaldırıyor ve o anda
ikisi de bir saniyeliğine dünyanın en güçlü insanları oluyor… Üstelik
kaldıkları yerden bir anda yerden fırlayan dev bir pamuk şeker bulutu onları
sarıyor, ikisi de gülmekten konuşamıyor. İşte onlar bizi hâlâ insan tutan
şeyler. Bazen düşünüyorum: belki de kurtuluş büyük devrimlerde değil.
Belki de birinin diğerine “seni gördüm” demesinde.
Gerçekten gördüm. Acını, korkunu, utancını, özlemini… Ve o anda cebinden
fırlayan neon yeşil bir lâteks ördeği. Hepsini. Ve yine de buradayım. Gitmiyorum.
(Derken ördek “kwak kwak, ben de gitmiyorum” diyor.) O “gitmiyorum” cümlesi,
belki de şu anda söyleyebileceğimiz en büyük dua… hem de elimizde bir topu
tutarak. Söyleyelim mi?
Birbirimize.
Sessizce.
Belki bir gölge
biraz daha yavaş yürümesin…
Çünkü cebinden düşen boncuklar yuvarlanırken martılar onlara disko dansı
öğretiyor.
Belki bir anne
içinden kopan çığlığı
birazcık olsun geri yutabilsin…
Çünkü hâlâ buradayız.
Hâlâ birbirimize “gitmiyorum” diyebiliyoruz.
Ve arada bir, elimizde patlamış mısır dolu balonlar, başımızda disko topları,
yanımızda pelüş penguenler ve lâteks ördeklerle… Bu yeter mi bilmiyorum.
Ama başka neyimiz var ki zaten? Çocukluğumuz ve merhametimizden başka… Vesselam.
Mehmet Aluç
Yazarın
Önceki Yazısı