Zira


Vaktimiz daraldı dünya yüzünde, 
Bir manzaranın en yorgun kıyısında, 
varlığın eşiğindeyiz şimdi. 
Çoğu gitti ömrün; hani o bitmez sandığımız, 
kehribar tespih taneleri gibi dizilen yıllar... 
Avuçlarımızda sadece azı, 
o da imbikten süzülmüş bir sızı gibi kaldı.

Zaman, kapımızı çalan 
emanet bir misafir değilmiş meğer; 
O, sıcak parayla işleyen, 
merhameti meçhul, mahir bir bezirgân. 
Geçmişin ağır külfeti omuzlarımızda bir yafta, 
Lakin istikbal, 
tek bir nefeslik kredi bile tanımıyor hayata. 
Kesenizde ne kadar "an" varsa, 
ancak o kadar alabiliyoruz 
Varlığın o mağrur ve müstağni para üstünü.

Bizler, hep kendi gölgesinin önünde koşan, 
Kendi hülyasına râm olmuş, meczup yolcularız. 
Aklın hakikatten saptığı, 
kalbin gurbete düştüğü o demlerde, 
Asıl sermayeyi bir bardak çay buğusunda harcayıverdik. 
Oysa "an", bir tecelli makamı, 
bir vuslat durağıydı; 
Biz onu hep, 
ufukta belirecek muhayyel bir ihtimal sandık.

Ah, o her veda ile biraz daha tenhalarda kalan yanımız... 
Sustuğumuz her kelime, 
içimizde büyüyen o kimsesiz hıçkırık. 
Dost çehrelerinde eskiyen o aşina tebessümler, 
Ve ömür takviminden düşen her yaprakta, 
Biraz daha sararıp solan o görkemli gençlik rüyası...

*
Biz bu fani hanın tozlu raflarında teselli ararken, 
Kendi içimizde gizlenen o sonsuz deryayı unuttuk. 
Nefsin perdelerini birer birer aralamak gerek şimdi, 
Zira en büyük hicret, 
insanın kendi batınındaki menzile yürüyüşüdür. 

Gözün gördüğü sadece bir kisve, 
kulağın duyduğu ise bir akistir; 
Asıl ses, yalnızlığın tenhasında gizlenen 
o ilahi "kün" emridir. 
Varlıkla hiçlik arasındaki o ince sırıma tutunalım; 
Çünkü mesele artık kemiyet değil, 
Mesele, ezelden kopmayan o mukaddes ve ulvi neşve...

Onlar güzel atlara binip asude bir iklime gittiler, 
Biz kendi nefis dağımızın önünde öylece durakaldık. 
Benlikten örülen o devasa kuleleri yıkmak için, 
Önce kendi içimize doğru bir hicrete çıkmak gerekmiş. 
İçimizde yankılananlar bir veri yığını değil, 
Bir kalbin ürperişi, bir ruhun inşirahıymış meğer. 
Külüngün taşa değil, 
cevhere vurduğu o mühürmüş baki kalan.

Zamanın rakamları avuçlarımda eriyip giderken 
gördüm ki ,mekânsız bir yankıdan ibaretmiş âdemoğlu, 
Sustuğu, kendinden vazgeçtiği yerden başlarmış asıl ezgisi. 
Şimdi bu dar vakitte, bu ince geçitte, 
Gönül heybemizde kalan son birkaç kırıntı. 
Ne istikbalin gailesi, ne de mazinin giran yükü... 
Sadece bir "hu" nefesi, 
sadece bir "ah-ı intizar.


*
Şimdi hâtıralar, 
bir gramofon iğnesi gibi cızırdayarak dönerken; 
Eski bir mektup zarfında kuruyan gül, 
bir devrin şahididir artık. 
Baran sonrası topraktan yükselen o rayiha, 
Sarı sokak lambalarının altında 
dünyayı bir bakışta fethedeceğimizi sandığımız 
O mütekebbir ve mahcup akşamüstleri... 

Zaman, 
bir dantele işlenmiş zarif ve rakik bir sevdaydı aslında; 
Biz düğümleri hoyratça çözdük, 
İstanbul’un o eski, o vakar dolu akşamları gibi 
daldık uzaklara.
Modern zamanların o sağır edici gürültüsü, 
Ruhumuzun ipekten seslerini nasıl da hoyratça yuttu... 
Hangi ara vazgeçtik kendi özümüzden, 
Hangi ara razı olduk bu yapay yalnızlıkların kuraklığına? 

Biriktirdiğimiz tüm o eşyalar, unvanlar ve mermer hırslar; 
Şimdi bir sonbahar yaprağı kadar hafif, 
bir gölge kadar hükümsüz. 
Geriye bakınca görünen; yaşanmışlıklardan ziyade, 
Ertelenmiş kucaklaşmalar 
ve sükûta mahkûm edilmiş o mahrem isteklerimiz...

Ve şimdi ömrün sonbaharı, 
o en lirik, o en münzevi mevsim... 
Bir ıssız bir hazan gibi dökülüyor yapraklar 
ömrümüzün tozlu yollarına. 
Rüzgâr, kadim bir dostun nefesi gibi fısıldıyor 
Eksilen her gölge, zevale eren her ışık, 
Bize o büyük rücunün şiirini mırıldanıyor. 
Göçmen kuşların kanat seslerinde mahfuz o kadim keder, 
Toprağa düşen her canla yeniden uyanıyor.

*

Güneş devrilirken kendi ufkumuzun ardına, 
Cemale matuf ne varsa bakiyemizde, 
O kalacak zamandan koparıp aldığımız tek ebedi hazine. 
Ve nihayet, perde ağır ağır ve vakarla kapanırken; 
Elimizde ne dağ kaldı, 
ne dünya, ne de o yorgun külünk... 
Sadece aşkın o sönmeyen, o kadim ve bîvefa ışığı.

Gidiyoruz işte, 
sudur ettiğimiz o isimsiz menzile, 
Varlık dağından süzülen bir katre misali, 
Ummana karışıp mutlak bir huzurla susmaya... 
Ömür bir geçitti, su gibi süzüldü ayaklarımızdan, 
Su gibi aktı alnımıza yazılan o kader çizgisi.

Şimdi bir sessizlik çöker sofralara, 
Boş kalan sandalyelerde asılı kalır hüzün. 
Adımız yavaşça silinirken fani defterlerden, 
Geride sadece kırık bir testi, 
tozlu bir pencere önü, 
ve hiç söylenmemiş o son söz kalır. 

Ağaçlar bizi unutur, 
rüzgâr adımızı taşımaz olur.
Biz de geçtik bu fâni cihandan; 
Eksiğimizle, aczimizle ve nihayet sevgimizle... 
Biz geride kaldık, 
Kendi iç sesimize gömülmüş birer yetim gibi... 
Çoğu gitti, 
Azı kaldı.

redfer

( Zira başlıklı yazı redfer tarafından 31.01.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu