
Amerika’da güç ile halk arasındaki gerilim, artık istatistiklere sığmıyor. Bu bir grafik meselesi değil; bir yüz ifadesi, bir kalabalığın yürüyüş ritmi, asfaltın üzerinde yankılanan ayak sesleri meselesi. Devletin dili sertleştikçe, sokakların dili çoğalıyor.
Bir zamanlar siyaset, yüksek binaların camlarında yankılanırdı. Kararlar yukarıdan aşağıya iner, halk yalnızca sonuçları yaşardı. Şimdi rüzgâr ters yönden esiyor. Sokak, unutturulmuş soruları geri çağırıyor: Bu güç kimin? Bu düzen kimin için? Ve neden bu kadar sessiz kalmamız beklendi?
Sokaklar hafızadır. Taşın, duvarın, kaldırımın belleği vardır. Üzerlerinden geçen her yürüyüşü, her itirazı saklarlar. Bugün Amerika’nın caddelerinde biriken şey yalnızca öfke değil; yıllarca ertelenmiş bir adalet arayışıdır. Bu yüzden kalabalıklar dağılınca bile geriye bir sessizlik kalmaz. Hava, söylenmemiş cümlelerle doludur.
Güç, düzeni sever. Düzen ise sessizliği. Oysa sokak sessizliği kabul etmez. Orada bağırmak kadar susmak da bir itirazdır. Bir pankartın rüzgârda dalgalanışı, bazen uzun bir bildiriden daha ağır gelir. Çünkü sokak, kelimeleri bedene yükler; sloganları yürüyüşe çevirir.
Bu yeni zaman, tek bir öfkenin zamanı değil. Aynı kaldırımda farklı yaralar yan yana durur. Kimi geçim derdini taşır omzunda, kimi kimliğini, kimi uzak savaşların gölgesini. Hepsi aynı soruda birleşir: Görülüyor muyuz? Duyuluyor muyuz?
Amerikan gücü, uzun süre dünyayı yönetirken kendi aynasına bakmadı. Şimdi o ayna sokaklarda kuruluyor. Camı çatlak, görüntüsü net değil; ama kaçamayacak kadar yakın. Halk, güce düşman olduğu için değil, ona yabancılaştığı için yürüyor.
Belki bu yürüyüşler bir devrim yazmayacak. Ama kesin olan şu: Sokaklar artık sadece geçilen yerler değil. Düşünülen, hatırlanan ve konuşulan mekânlar. Ve siyaset, bir kez sokağın diline düştü mü, eski cümleleriyle geri dönemez.
Çünkü bundan sonra bazı gerçekler sandıklarda değil,
kaldırım taşlarının arasında saklı.
YORUMLARINIZ DEĞERLİ BENİM İÇİN....