Nûh (Aleyhisselâm)'ın Hayatı (Kıssası) Devamı 4
NÛH (ALEYHİSSELÂM)'IN HAYATI (KISSASI) DEVAMI 4
Mukaddime:
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür…
Bundan sonra:
Tûfan Başlıyor:
Yüzyıllar boyu hakka davet edilen insanlar Allah’ın peygamberini inkar etmeye devam edince nihayet Nûh (aleyhisselâm)' ın söz ettiği azap gerçekleşmeye başladı. Rabbimizin emriyle yer ve gök, tûfan için harekete geçti; Allah’ın emrini yerine getirmek için yer bütün şiddetiyle su fışkırtmaya, gök olanca bolluğuyla yağmur boşaltmaya başladı:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ
"Biz de göğün kapılarını “kesintisiz ve sağanak hâlinde yağan” bir suyla açtık."
(Kamer: 54/11)
وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَۚ
Yerden de kaynakları fışkırttık. (Gök ve yerin suyu) takdir edilmiş bir iş üzere birleştiler.
(Kamer: 54/12)
وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ
"(Nûh’u) tahtadan levhalar ve çiviler(le yapılmış bir gemi) üzerinde taşıdık."
(Kamer: 54/ 13)
تَجْر۪ي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ
Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi. (Bu, kendisine) nankörlük edilmiş (olan Nûh’a) bir mükâfattı.
(Kamer: 54/14)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَل۪يلٌ
"Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynayınca (su pınarları kaynayıp, yerden yükselmeye başlayınca) dedik ki: “Her bir (hayvan cinsinden) çifter çifter gemiye yükle. Aleyhlerinde (helak olacaklarına dair) hüküm verilmiş olanlar hariç, aileni ve müminleri de gemiye taşı.” Zaten onunla beraber çok az kişi iman etmişti."
(Hûd: 11/40)
Artık zalim kavmin helâk zamanıydı. 950 Sene mühlet verilen, ancak rahmet sağanağından bir damla olsun nasiplenemeyen bu kavim azabı hak etmişti. Acaba Nûh (aleyhisselâm) onlar hakkında son bir fırsat istese kabul olunur muydu? Fakat ilâhî buyruk bu kapıyı da kapattı. Yüce Allah bunu kitabında,
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ
Biz de ona, “Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda bir gemi yap. Emrimiz gelip, tandır tutuşunca (tufan başlayınca) onun içine her (hayvan türünden) ikişer çifti ve daha önceden aleyhlerine (azap) hükmü verilmiş olanlar hariç aileni bindir. Zalimler hakkında benimle muhatap olma. Çünkü onlar boğulacaklardır.” diye vahyetmiştik.
(Mü'minûn: 23/ 27)
ayetiyle haber verdi.
تَجْر۪ي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ
"Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi. (Bu, kendisine) nankörlük edilmiş (olan Nûh’a) bir mükâfattı."
(Kamer: 54/14)
Dünyanın her bir yanı tufana kapılırken Nûh (aleyhisselâm) ve O’na inanan bir avuç mü’min dışında hiç kimse kurtulamadı. Allah’ın emriyle gemiye alınan birer çift hayvan türlerinin selameti için kurtarılmıştı. Artık durması da demir atması da Allah’ın izni, kudreti ve korumasıyla olan kurtuluş gemisi yüzmeye başlamıştı.
Nûh (aleyhisselâm)' ın gemisi kıyamete kadar gelecek mü’minler için eşsiz bir ilham kaynağıydı. Meselâ, Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu büyük âlim Mâlik bin Enes (rahmetullahi aleyh)' sünnetin ne kadar önemli, hayatî ve kurtarıcı olduğunu şahane bir benzetmeyle şöyle ortaya koymuştu:
“Sünnet, Nûh (aleyhisselâm)' ın gemisidir. Ona binen kurtulur. Ona binmeyip ondan ayrı kalan ise boğulur.”
(Suyûtî, ̋Miftâhu’l-Cenneh fi’l-İhticâci bi’s-Sünneh˝ thk.: Dr. es-Seyyid el-Cemîlî, Kahire ty, 74.)
Görünür bir dümeni olmayan, rotası bulunmayan bir gemi nasıl hedefe ulaşırdı. Halbuki bu gemi Allah’ın emri ile giden bir gemiydi. Onun dümeni de, rotası da; işinde galip, kudreti sonsuz Allah’ın elindeydi. Koskoca kâinatta dünyamız da, denizde yüzen bu gemi gibidir. Rotası yok, dümeni yok gibi gelir insana. Dünyada olagelen hadiselerin gelişigüzel olduğu zannedilir. Dünyanın bir yaratılış amacı olduğunu ve bir hedefe doğru gittiğini söyleyenler bazılarının canını sıkar. Hakka davet onların çok zoruna gider. Davetçilerin çağrısı onları alabildiğine köpürtür. Hop oturup hop kalkarlar. İslâmî davete engel olmak için koştururlar. Fesatları alabildiğine yayılır. Böylelerinin ifsadını engellemek için Kahhâr olan Allah büyük belalar verir. İşte Nûh (aleyhisselâm) kavmi de, kendilerine 950 yıl boyunca bin bir şekil ve üslûp içinde anlatılan hakikati inkâr ettiklerinde ilâhî cezayı hak ettiler.
Nûh (aleyhisselâm)' ın ve O’na inanan bir avuç mü’minin
(Gemiye binen mü’minlerin sayısının 80 civarında olduğu rivayet edilmiştir.
(Taberî, Tarih I,118)
gemiye binme zamanı gelince Nûh (aleyhisselâm) şöyle dedi :
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭۙيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Dedi ki: “Binin ona. Onun yüzmesi de demir atıp durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, gerçekten (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”
(Hûd: 11/41)
Yüce Allah Nûh (aleyhisselâm) hamd'e teşvik ederek,
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
"Sen ve beraberindeki müminler, gemiye çıkıp yerleştiğinizde de ki: “Bizleri zalim topluluktan kurtaran Allah’a hamdolsun.”
(Mü'minûn: 23/ 28)
buyurdu. Nûh (aleyhisselâm),
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰۭۙيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Dedi ki: “Binin ona. Onun yüzmesi de demir atıp durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, gerçekten (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”
(Hûd: 11/41)
وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْن۪ي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ
De ki: “Rabbim! Beni mübarek/bereketli kılınmış bir yerde konaklat. Sen, konaklatanların en hayırlısısın.”
diyerek sözleriyle dua etti.
Onlar Senin Ailenden Değil:
Sular her yanı doldurmuş, her tarafı dağlar gibi dalgalar sarmıştı. Buna rağmen Nûh (aleyhisselâm) gemisi selametle yol alıyordu. Çünkü Allah’ın himayesindeydi. İşte bu, Allah’ın gemisiydi ve O istemedikçe Onun gemisini batıracak hiçbir güç yoktu.
(Hûd: 11/42-43);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌۨ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْۭۗ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ
"O (gemi), içindekilerle beraber, dağlar gibi (yüksek) dalgalar arasında yüzüyordu. Nûh, bir kenara çekilmiş oğluna seslendi: “Ey oğulcuğum! Bizimle beraber (gemiye) bin. Sakın kâfirlerle beraber olma!”
(Hûd: 11/42)
قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ
Dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Dedi ki: “Bugün, Allah’ın rahmet ettikleri hariç, Allah’ın emrinden insanı koruyacak yoktur.” Aralarına dalga girdi ve boğulanlardan oldu."
(Hûd: 11 43)
Oğlunun boğulmaya mahkum olduğunu gören Nûh (aleyhisselâm) bir anlık babalık refleksiyle Rabbine şöyle yalvardı:
“Ya Rabbi! Oğlum, ailemdendir”. Böylece O, Yüce Rabbe, ailesini kurtaracağı yolundaki vaadini arz ederek oğlunun kurtuluşunu sağlamaya çalışıyordu. Her şeyi bilen, kendisine asla unutkanlık ârız olmayan âlemlerin Rabbi Allah (AzzeveCelle):
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Dedi ki: “Ey Nûh! Şüphesiz ki o, senin ehlinden değildir. O, salih olmayan bir ameldir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”
(Hûd: 11/46)
buyurarak İslâmî düşüncede bir topluluğa aidiyetin ırk ve kan bağından ziyâde, inanç ve amel birlikteliğine dayalı olduğunu kesin olarak hükme bağlamış oluyordu. İşte bu sebeple, İranlı Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anhümâ) Peygamber Efendimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in ehl-i beytinden sayılırken, aynı sebeple Hâşimoğullarından Ebû Leheb, Peygamberimizin amcası olduğu hâlde ehl-i beytin dışında tutulmuştu.
Düşüncesinin kusurlu olduğunu anlayan Nûh (aleyhisselâm):
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
(Nûh,) “Hakkında bilgim olmayan şeyi sormaktan sana sığınırım Rabbim! Şayet beni bağışlayıp bana merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum.” dedi.
(Hûd: 11/47)
diyerek hemen Rabbine tövbe etti.
Nûh (aleyhisselâm)' ın çocuğu için son ana kadar çırpınması, çocukların ilk hatalarında hemen defterden silinmeyeceğinin açık delilidir. Hatta birçok kez hataya düşseler de durum aynıdır. Onlar hangi yanlışa düşerse düşsün anne babaya düşen, yavrusunu düştüğü bataklıktan kurtarmaya çalışmaktır. Aslında ailesi içinde Nûh (aleyhisselâm)' a iman etmeyen yalnız oğlu değildi. Karısı da iman etmeyenlerin arasındaydı. O, Peygamber olan eşinin sözünü dinlememiş, can yoldaşı olan Rahmet peygamberine ihanet etmişti.
(Bkz. Tahrîm: 66/10);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ
Allah, kâfirlere Nûh’un ve Lût’un eşini örnek verdi. İkisi de kullarımızdan salih olan iki kulun (nikâhı) altındaydı. İkisi de (müşrik kavimlerinin yanında yer alarak, kocalarına) ihanet ettiler. (Kocaları peygamber olmasına rağmen) Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamadı. Denildi ki: “Girenlerle beraber girin ateşe.”
(Tahrîm: 66 / 10)
Sonuçta Nûh (aleyhisselâm)' ın karısı da boğulanlardan oldu. Nûh (aleyhisselâm) Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen oğlu ve karısını bu felaketten kurtaramamıştı.
Bütün bu anlatılanlarda düşünen bir toplum için dersler ve ibretler olduğu ortaya çıkıyor. Ayetlerle bildirilen hakikat bize, dünya ve âhirette kurtuluşun Peygambere ve Salihlere yakın akraba olmaktan değil, onların davasına yakın olmaktan geçtiğini gösteriyor. Yani önemli olan ırk ve kan yakınlığı değil; iman ve salih amel birlikteliğidir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Ey Muhammed kızı Fâtıma! Malımdan dilediğin kadarını iste, (veririm). Ama seni Allah’tan gelen hiç bir şeyden kurtaramam”
(Buhârî, Vasâyâ 11; Müslim, Îmân 348-350.)
buyuran Peygamberimiz Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kurtuluşun iman ve salih amel dışında hiçbir yolda aranmaması gerektiğini bizlere tebliğ buyurmuştur.
Allah katında hak olmayan bir konuda hiç kimsenin imtiyaz sahibi olamayacağını, Allah’ın Nûh (aleyhisselâm)' ı uyardığı “Sonra cahillerden olursun.” ihtarıyla anlıyoruz:
Azabı kendisi getiremeyen Peygamber bu azaptan en yakınlarını bile kurtarmaya yetkili olamıyor. Tufan öylesine dehşetliydi ki Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz onun şiddetini şöyle anlattı:
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Yollar sularla dolmaya başladığında bir anne, canından çok sevdiği yavrusu için endişelenmişti. Hemen yavrusunu kapıp bir dağa doğru yola koyuldu. Dağın üçte birine kadar tırmandı. Aralıksız yükselen sular oraya ulaştığında tırmanmaya devam etti ve dağın üçte ikisine kadar çıktı. Sular oraya da geldiğinde dağın zirvesine kadar kaçtı. Nihayet oraya da gelen sular, boğazına kadar yükselince, biricik yavrusunu eliyle başının üstüne kaldırdı ve sel suları onları alıp götürünceye kadar onu yukarıda tuttu.”
Bu olayı anlatan Rasûlullah Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:
"Şayet Allahu Teâlâ Nûh kavminden birisine merhamet edecek olsaydı, işte bu bebeğin annesine merhamet ederdi."
(Hâkim, Müstedrek, IV, 1500)
Tûfan Sona Eriyor:
Tûfan, yeryüzündeki bütün şirk ve küfür ehli yok olduktan sonra Allah’ın emriyle sona erdi:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Denildi ki: “Ey yer! Suyunu çek. Ve ey gök! Sen de suyunu tut.” Su çekildi, iş bitirildi. (Gemi) Cûdi (Dağı) üzerinde yerleşip karar kıldı. Zalimlere de, “(Allah’ın rahmetinden) uzak olsunlar.” denildi.
(Hûd: 11/44)
Bir hadis-i şerifte bildirildiğine göre yüce Allah, Nûh (aleyhisselâm)' ı Recep ayında gemiye bindirmiştir. Nûh (aleyhisselâm), o ay oruç tutmuş ve halka da oruç tutmalarını emretmiştir. Gemi onları tam yedi ay taşımış, nihayet Aşure günü Cûdî dağında durmuştur. Nûh (aleyhisselâm), beraberinde olanlar, hatta vahşi hayvanlar bile Aşure günü Allah'a şükretmek için oruç tutmuşlardır.
(Rudânî, Cem’ul-Fevâid, No:2992)
NOT: Nûh (aleyhisselâm)' ın Recep ayında gemiye bindiği, bu ayda oruç tuttuğu, kavminede oruç tutmasını emrettiği, geminin onları yedi ay taşıdığı ve aşure günü karaya oturduğunu anlatan hadis, zayıf bir hadistir bu sadece rivayetten ibarettir bu Kur’an’da ve sahih kaynaklarda geçmemektedir. En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.
Nûh (aleyhisselâm)' ın gemisi tufan boyunca yüzmüş, tufan sona erip yeryüzü şirkten ve müşriklerden tamamen temizlendikten sonra Cudi’ye konmuştu. İmam Buhâri’nin Mücahid’den naklen verdiği bilgiye göre Cûdî, Cezîre’deki bir dağın ismidir.
(Buhârî, Enbiyâ 4)
El-Cezîre bölgesi, Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan yerin yukarı kısmına verilen addır. Bu bölge yukarı Mezopotamya olarak da isimlendirilir. Cûdî dağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türkiye-Irak sınırına 15 km. uzaklıkta, Dicle ırmağının kıyısında bulunan Cizre’nin 32 km. kuzeydoğusunda, Şırnak il merkezine 17 km. mesafededir. Elips biçiminde olan Cûdî dağı üzerinde 2000 metreyi aşan dört doruk vardır. Bunların en yükseği 2114 metredir. Bu tepelerden 2017 m. yüksekliğinde olanı "Nûh peygamber ziyareti tepesi” adını taşır.
(Hikmet Tanyu, “Cûdî Dağı”, DİA, VIII, 80)
Son zamanlarda Nûh (aleyhisselâm)' ın gemisi bir takım Batılı araştırmacılar tarafından ülkemizde Ağrı Dağı’nda aranır olmuştur. Onlar, kendi kutsal metinlerinde geçen “Ararat” kelimesinin Ağrı Dağı manasına geldiği düşüncesiyle bu dağa özel bir ilgi göstermişlerdir. Hâlbuki, Ağrı Dağının bir geminin konmasına ve insanların barınmasına elverişsiz olmasına karşın, Cûdî dağının tepesinin avuç içi gibi oluşu, tûfandan sonra geminin konmasına ve gemidekilerin barınmasına elverişli durumu Kur'ân’ın verdiği bilgiyi desteklemektedir. Bilinmelidir ki Kur’ân, kendisinde hiçbir şüphe olmayan hakikatin ta kendisidir.
Emir ile Binilen Gemiden Emir ile İniliyor:
Tûfan’ın bitmesi ve suların çekilmesiyle Nûh (aleyhisselâm) ile beraber gemiye binenler gemiden indiler. Bu gemiye binmek Allah’ın emriyle olduğu gibi inmek de O’nun emriyle gerçekleşmiştir. Nûh (aleyhisselâm)' a şöyle seslenildi:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Denildi ki: “Ey Nûh! Bizden bir esenlik olarak, sana ve seninle beraber olan ümmetlerin üzerine bereketlerle (gemiden) in! Bazı ümmetleri de faydalandıracağız. Sonra bizden onlara can yakıcı bir azap dokunacaktır.”
(Hûd: 11/ 48)
Nûh (aleyhisselâm)' ın Allah’a teslimiyeti onları kurtarmıştı. Yaşanan olayların kıyamete kadar gelecek insanlar için ibret olması takdir edildi:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
"Onu ve gemi ahalisini kurtardık. Ve o (gemiyi), âlemlere (ibret alınacak) bir ayet kıldık."
(Ankebût: 29/ 15)
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ
"Zürriyetlerini dolu gemide taşımış olmamız da onlar için bir ayettir."
(Yâsîn: 36/41)
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
"Andolsun ki biz, onu (ibret alınması gereken) bir ayet olarak bıraktık. Var mı öğüt alan?"
(Kamer: 54/15)
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ
"Hiç şüphesiz, su taştığında sizleri gemide biz taşıdık."
(Hakka: 69/11)
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
"Tâ ki onu size hatırlatma/öğüt kılalım ve kavrayan kulaklar onu kavrasın (onunla amel etsin ve sonradan gelenlere aktarsın diye)."
(Hakka: 69/ 12)
Tûfandan sonra Nûh (aleyhisselâm) ve yanındakiler kendilerine evler yaparak yeniden yeryüzüne yerleştiler.
(İbn Sa’d, Tabakât, I, 42)
Nûh (aleyhisselâm) bu tûfandan dolayı ikinci Âdem (aleyhisselâm) olarak kabul edilir ve insanlığın babası “Ebû’l-Beşer” diye nitelendirilir. Nûh (aleyhisselâm)' ın namı kıyamete kadar güzel bir şekilde devam edecektir inşeAllâh:
(Saffât: 37/77-81;
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاق۪ينَۘ
"Onun soyunu bakî kalanlar kılmıştık."
(Saffât: 37/77)
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ
"Sonradan gelecekler arasında (hayırla yâd edilmesi için ona güzel bir nam) bırakmıştık."
(Saffât: 37/ 78)
سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَم۪ينَ
"Âlemler içinde Nûh’a selam olsun."
(Saffât: 37/ 79)
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
"Hiç şüphesiz biz, muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız."
(Saffât: 37/ 80)
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ
"Şüphesiz ki o, bizim mümin kullarımızdandı."
(Saffât: 37/ 81)
mealindeki ayet hakkında, Peygamberimiz:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Nûh’un üç oğlu vardı: Sâm, Arapların babası; Yâfes, Rumların babası ve Hâm, Habeşlerin babasıdır” buyurmuştur.
(bn Sa'd, Tabakât, I,42, Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 11)
İnsanlığın Nûh (aleyhisselâm)' ın bu üç oğlundan çoğaldığı ifade edilir.
Bütün insanlığın atası önce Âdem (aleyhisselâm), sonra Nûh (aleyhisselâm)' dır. İşte bu yüzden Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de bazen onlar üzerinden bize seslenir ve bununla onları örnek almamızı ister:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
"Ey Nûh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin çocukları! Şüphesiz ki o (Nûh), çokça şükreden bir kuldu."
(İsrâ: 17/3)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا
"Bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Âdem’in zürriyetinden peygamberler, Nûh’la beraber (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan olanlar ve seçip hidayet ettiklerimizdir. Onlara, Er-Rahmân’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı."
(Meryem: 19/58)
NOT: (Meryem: 19/58) ayeti secde ayetidir.
Bütün bu ayetlerde anlatılanlar, sadece tarihi birer öykü gibi okunmayıp onlara kulak verilmeli, onlardan ibretler çıkarılmalı ve bu ibretler pratik yaşantımıza yansıması gereken hakikatlere dönüştürülmelidir. Kurtuluş Allah’ı kabul etmekte ve emirlerine samimiyetle bağlanmaktadır.
Müminlere Dua, Kâfirlere Beddua:
Nûh (aleyhisselâm)' ın müminlere duası, kafirlere ise bedduası Allah Teâlâ katında karşılık bulmuştur. Kur'ân’da bu durum şöyle ifade edilmiştir:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَنُوحًا اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ
"Nûh’u da (an)! Daha önce (Rabbine) dua etmiş, biz de duasına icabet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık."
(Enbiyâ: 21/76)
وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُج۪يبُونَۚ
"Andolsun ki Nûh, bize seslenmişti. (Biz) ne güzel cevap vermiştik."
(Saffât: 37/75)
وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۘ
"Onu ve ailesini büyük bir dertten/sıkıntıdan kurtarmıştık."
(Saffât: 37/ 76)
Nûh (aleyhisselâm)' ın kıyamete kadar geçerli olacak duası:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا تَبَارًا
“Rabbim! Beni, anne babamı, evime mümin olarak gireni, mümin erkek ve mümin kadınları bağışla. Zalimlerin yalnızca helakını arttır.”
(Nûh: 71/28)
وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّارًا
"Nûh demişti ki: “Rabbim! Yeryüzünde yurt edinen tek bir kâfir dahi bırakma.”
(Nûh: 71/26)
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا
“Şayet onları bırakırsan, kullarını saptırır ve facir kâfirden başka (çocuk) doğurmazlar.”
(Nûh: 71/27)
şeklinde olmuştur.
Nûh (aleyhisselâm)' ın Vasiyeti:
Nûh (aleyhisselâm)' dan binlerce yıl sonra, insanlığa rahmet olarak gönderilen hidayet rehberi sevgili Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Nûh (aleyhisselâm)' ın dünya ve ahirette huzura kavuşturacak vasiyetini şöyle haber vermiştir:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Vefatı yaklaştığında Nûh (aleyhisselâm) iki oğlunu çağırdı ve dedi ki: “ Size kısaca şu vasiyeti yapıyorum. Size iki şeyi emrediyorum ve iki şeyi de yasaklıyorum: Allah’a ortak koşmayı ve kibirlenmeyi yasaklıyorum. “Lâ İlâhe İllallah” demeyi emrediyorum. Çünkü gökler ve yer ve bu ikisi arasında bulunanlar bir kefeye, “Lâ İlâhe İllallah” bir kefeye konsa, “Lâ İlâhe İllallah” dünya ve göktekilerden daha ağır gelir. Gökler ve yer bir halka olsalar da “Lâ İlâhe İllallah” onların üzerine konsa onları çatlatır ya da kırar. Size “Subhânallahi ve bi hamdihî” demeyi de emrediyorum. Çünkü bu her şeyin duasıdır. Ve her şey bununla rızıklandırılır.”
(İbn Hanbel,II, 225; Buhâri, el- Edebu’l- Müfred, 192, Hâkim, Müstedrek,I, 70)
Sonuç olarak Tevhide Davet 950 Yıl Sürse Bile:
Her mümin, kendi toplumunda ümit ve gayretle Tevhid'e “Allah'a kulluk davetini” sürdürmelidir. Bu bir süreçtir. Sonuç önemli değildir. Davetçiler daima ümitvar olmalıdır. Onlar samimiyetle kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeli, onlara iyi birer dost olmalıdırlar. En sıkıntılı ortamlarda bunalmaktan, manevi tufanlarda boğulmaktan onları kurtarıp sâhil-i selamete çıkarabilmek için bir kurtuluş gemisi inşa etmeye çalışmalıdırlar. Belki de günümüzde bu kurtuluş gemisini evlerimizi mescid edinerek, eğitim halkaları oluşturarak, Kur’ân, sünnet ve siyer üzerine çalışmalar yaparak ve tıpkı Nûh (aleyhisselâm) gibi her ortamda gece gündüz organize bir şekilde İslam’ı ve İslam kardeşliğini anlatarak inşa edebiliriz.
Günümüzde materyalizm ve vahşi kapitalizm canavarlarının fakir, zayıf ve cahil mü’minleri yutmaması için davetçiler bu uğurda samimi gayretler ortaya koymalıdırlar. Mü’minlerin uzun süreli kuvvetli tazyikler karşısında hak üzere sebat etmelerini hedefleyen bir davet hareketi, Nûh (aleyhisselâm)' ın mücadelesini iyi etüt etmelidir. Davetçi hiçbir zaman ne pahasına olursa olsun büyümeyi, kalabalıkları elde etmeyi hedeflemez. Hedef, hak (Tevhid) daveti eğip bükmeden bütün insanlara ulaştırmaktır. Gönüllerin tasarrufu Allah’ın elindedir. “Hak üzere, şükreden vefalı bir kul olmak” ve insanları da böyle olmaya çağırmak gerekir. Bu yolda iman ve takva en güzel azıklardır. Yol uzasa, velev (olsa bile) ki 950 yıl sürse bile sonu Cennet olan bu yolda yürümek gerekir. Hidayet hiç şüphesiz yerlerin ve göklerin tek Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ' dandır.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ bizlere, doğru ilim öğrenerek ve öğreterek, sabırla, azimle ve salih iman ile Tevhid üzere ömrümüzün sonuna kadar salih amel işleyerek yaşamayı, son nefesimizi verirken, LÂ İLÂHE İLLALLAH diyerek ölmeyi ve tekrar dirilişimizde de salih mü'min kullarla birlikte dirilmeyi nasib etsin inşallah. Allahümme Amin.
Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, Nûh (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.
Hâtime:
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.
O her şeyin en iyisini bilendir.
Muvahhid Kullara Selâm Olsun.
Polat Akyol.
KAYNAK:
KUR'AN VE SAHİH SÜNNET
Nûh (Aleyhisselâm)'ın Hayatı (Kıssası) Devamı 4 başlıklı yazı Polat Akyol tarafından
15.04.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.