Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Sâlih Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası


SÂLİH (ALEYHİSSELÂM)'IN  HAYATI (KISSASI)  


Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Değerli okuyucular; Bu yazımda da inşeAllâh, Sâlih (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)'nı anlatmaya çalışacağım. Sâlih (aleyhisselâm)  Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Rivayete göre, Sâlih (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem  (aleyhisselâm)' dan itibaren  Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu altıncı  Peygamberdir.  En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

Salih (aleyhisselâm)' ın soyu:

Sâlih bin, Ubeyd bin,  Âsif bin,  Mâşıh bin, Ubeyd bin, Hâzir bin,  Semûd bin, Hûd (Âbir) bin,  İrem bin,  Sâm bin, Nûh (aleyhisselâm)' dır. Âdem (aleyhisselâm)' ın ondokuzuncu kuşaktan torunudur. 

Sâlih (aleyhisselâm' ın vasıfları:

Rivayete göre Salih (aleyhisselâm)' ın Yüzü beyaz, yanakları kırmızı olan Sâlih (aleyhisselâm) çok güzel bir sûreti vardı. Tatlı sözlü olup, çok fasîh (düzgün) konuşurdu. Büyüdükçe kavminin sevgisini kazandı. Herkesle iyi geçinmesi, güler yüzlülüğü, fakir ve düşkünlere yardımı, zayıfları koruması, hastaları ziyâreti ve başka olgun hâlleri ile bütün insanlar tarafından sevildi ve takdir gördü. Semûdlular; 

“Bunda büyük bir kâbiliyet var, ileride çok istifâde ederiz” dediler. 

Bu yüzden putlara tapmayışına ses çıkarmadılar. Sâlih (aleyhisselâm) yedi yaşında iken kavmi arasında dolaşır rivayete göre onlara; 

“Ey Semûdlular! Benim haseb (şeref) ve nesebimi (soyumu) inkâr eder misiniz? Ben Ubeyd'in oğluyum. Annem de falancadır” derdi. 

Onlar da; “Biz senin soy ve şerefini biliriz” derlerdi. 

Rivayete göre her geçen sene olgunluğu artıyor, kavmindeki insanlardan ayrılığı apaçık ortaya çıkıyordu. Yirmi yaşına bastığında yüzündeki nûr ve güzellik çok fazlalaştı. Kimse yüzüne bakmaya tâkât getiremezdi. Semûdlular onun için Âdem (aleyhisselâm)' ın oğlu Şit (Şîs)'e (aleyhisselâm)' a benziyor derlerdi. Otuz yaşına geldiğinde, ilim, hikmet, vakâr, sekine ve bir çok fazîletler (üstünlükler) ihsân edildi. Sâlih (aleyhisselâm)' ın  elbisesi yünden olup nalın giyerdi. Huy ve yaratılış bakımından zamanındaki insanların en üstünü olup; en tatlı ve en fasîh (açık) konuşanı idi. Ticâretle meşgûl olur, çantacılık yapar ve elinin emeği ile kazandığını yerdi.

Sâlih (aleyhisselâm)  hiç bir zaman putlara tapmamış; temiz ahlak sahibi olan; ismi gibi sâlih bir kimseydi. Kavminin, kendi kurulu düzenlerini sürdürmesi konusunda ondan beklentileri vardı ve bu yüzden Sâlih (aleyhisselâm) tarafından uyarıldıklarında O’na şöyle demişlerdi: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ

Demişlerdi ki: “Ey Sâlih! Bu (davetinden) önce, bizim aramızda hakkında (iyi şeyler) düşünülen/ümit beslenen biriydin. (Ne yani) şimdi bizi, babalarımızın ibadet ettiklerine ibadet etmekten engelliyor musun? Gerçek şu ki biz, senin bizi davet ettiğin (tevhidden) huzursuzluk veren bir şüphe içindeyiz.”

‎(Hûd:  11/62) 


Kavminin,  peygamberliğini ilan ederek, kendi hevâlarından uydurdukları beşerî kanunlara dayalı tağût'î düzenlerine savaş açmasından önce Sâlih (aleyhisselâm)' a  ümit beslemeleri, O’nun güzel ahlakından kaynaklanıyordu.

Geçmişte olduğu gibi bugün de, Allah’ın hakimiyetini reddeden beşerî düzenler, sistemlerinin sağlıklı bir şekilde yürümesi için erdemli ve dürüst Müslümanları düzenlerinin her kademesinde yönetici olarak istihdam etmek isterler. Çünkü bu insanların işlerini sağlam ve güvenilir bir şekilde yapacaklarını bilirler. Bâtıl düzen kuranların tek şartı, kurulu düzenlerine karışılmamasıdır. Bunun için basit tavizler vermeye bile hazırdırlar. Erdemli bir Müslüman içinse bu tek şartı kabul etmek, inandığı bütün değerlerden vazgeçmek anlamına gelir ve kabulü mümkün değildir çünkü bu şirk'tir.

Sâlih (aleyhisselâm), Nuh (aleyhisselâm)' ın oğlu Sâm’ın soyundan geliyordu. O, bir olan Allah’a kulluk eder, herkese güzel davranır, zayıfları korur gözetirdi. Hastaları ziyaret eder, asla kibirlenmezdi. İnsanları takva üzere yaşamaya çağırırdı. Rabbimiz onun hakkında şöyle buyurur: 

(Şuarâ: 26/141 -144);

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

"‎Semûd (Kavmi), gönderilen resûlleri yalanladı."

‎(Şuarâ:  26/141) 

‎ اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Sâlih onlara, “(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti.

‎(Şuarâ:  26/142) 

 ‎ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

“Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir resûlüm.”

‎(Şuarâ:  26/143) 

 ‎فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

“(O hâlde) Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.”

‎(Şuarâ:  26/144) 

 Semûd Kavmi (Ashâb-ı Hicr):

Semûd kavmi, Arap yarımadasında Âd kavminden sonra yaşamış meşhur kavimlerden birisiydi. Cahiliye Arapları arasında onlarla ilgili hikayeler, destanlar, rivayetler biliniyor ve konuşuluyordu. Cahiliye şiirlerinde de görülen “Semûd” ismine birtakım kitabelerde de rastlanmıştır.

Âd kavmi helak olduktan sonra, helakten kurtulan mü’minler önce Mekke taraflarına, daha sonra da Hicaz'la Şam arasında Vâdi’l-kurâ'ya kadar uzanan Hicr bölge­sine gelerek yerleşmişlerdir.

(Taberî, Tarih, c. 1, s. 116)

Hicr, Arap Yarımadasının kuzey batısında, Medine, Tebük yolu üzerinde Teymâ’nın yaklaşık 110 km güneybatısındadır. Semûd, içinden Hicaz demiryolunun da geçtiği sarp kayalıklarla çevrili vadinin ve bu vadideki şehrin adıdır. Sâlih (aleyhisselâm)' ın ilgisinden dolayı buraya Medâin-i Sâlih de denilmiştir.

Hûd (aleyhisselâm)' ın peygamber olarak gönderildiği Âd kavmi, âsî olup, şiddetli rüzgârla helâk edilince, îmân ettikleri için bu azâbdan kurtulan mü’minler, kendilerine yeni yurtlar bulmak için çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu büyük felâketten kurtulanlardan birisi de, Nûh (aleyhisselâm)' ın oğlu Sâm'ın neslinden gelen Semûd idi. Semûd ve beraberindekiler, Şam ile Hicaz arasında bulunan Hicr mevkîinde yerleştiler. Semûd'un torunları bu beldeden ayrılıp, Âd kavminin helâk edildiği yerlere göç ettiler. 

Kâdî, Hâzin ve Nîmetullah efendilerin beyânlarına göre; 

“Âd kavminin helâkinden sonra Semûd kavmi onlara halef oldu. Onların yurtlarına yerleşip imar ettiler.” 

Burada çoğalan Semûd'un torunları önce bir kabîle, sonra da büyük bir kavim (topluluk) oldular. Dedeleri Semûd'a nispetle Semûd kavmi denildiği gibi, az su demek olan Semed'den dolayı Semûd denildiği de rivâyet edilmektedir. Kur'ân-ı kerîmde “Eshâb-ül Hicr” şeklinde zikredilen bu kavim, Âd kavminin devamı olması ve onun yerini alması sebebiyle Âd-ı sânî (ikinci Âd) diye de anıldı.


İbn-i İshak dedi ki; “Allahü teâlâ Âd kavmini şiddetli rüzgârla helâk edince, onların memleketlerini yurt edinen Semûd kavmi dağlarda kayaları oyup evler yaptılar. Allahü teâlâ onlara çok mal verdi.” 

Semûd kavmi on kabîle olup, her bölük, kadınlar ve çocuklar hariç ikibin kişiden fazla idi. Sonraları daha da çoğalıp nüfusları kendilerinden önce yaşayan Âd kavmi kadar oldu. Bu kavim tıpkı Âd kavmi gibi taşları yontup, dağları oyarak kayalara, tepelere saraylar yapıp, ovalara köşkler kurup, bağlar, bahçeler meydana getirdiler. Ömürleri uzun, dünyâ için çok çalışan bu kavmin insanları taş oymacılığında pek ileri gittiler. 

Bu husûsta Ebû Sa’îd İstahrî; “Semûd kavminin Vâdi-ül Kurâ havalisindeki kayalara oydukları meskenler ince ve san’atlı, evleri de tam teşkilatlı idi” demektedir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ,  Âd kavmi gibi bunlara da bol nîmetler ve çok uzun ömür verdi. Meskenlerinde her türlü nîmetler içinde yüzüp, üçyüz sene ile bin sene arasında ömür sürdüler. Önceleri bu nîmetlere şükrederlerken, sonraları unutup terk ederek, zevk ve sefâya düştüler. Üstelik kabîle reisleri başta olmak üzere zulüm ve haksızlığa dayalı çeteler kurup, karışıklıklar çıkardılar. İnsanları ifsâd ettiler ve putlara tapmaya başladılar.

Kavmin içinde îmân sâhibi olup, daha önce gönderilen Hûd (aleyhisselâm)' a inananlar, Semûdlulara, Allah Subhanehu ve Teâlâ 'nın Âd kavmini isyânları sebebiyle nasıl helâk ettiğini anlattılar. Reisleri olan Halcan'ın yaptıklarını ve Hûd (aleyhisselâm)' ın onlara olan nasîhatlerini hatırlattılar. 

Çok kere bunu dinleyen Semûdlular; “Âd kavmi kendilerine sağlam binâlar yapmadıkları için helâk oldular. Zirâ onlar evlerini ve çadırlarını kumlar üzerine kurduklarından, esen rüzgâr evlerini ve kendilerini aldı götürdü. Biz ise dağlarda kayaları oyup, sağlam, kapıları demirden olan evler yapıyoruz. Rüzgâr onları yıkamaz ve bizlere de zarar veremez. Biz kendi ilâhlarımıza (putlarımıza) sımsıkı bağlıyız. Onlara her zaman hizmet eder, kurbanlar keseriz” dediler

Önceleri evleri dağlarda kayalarda değildi. Sonraları kayaları oyarak oraları yurt edindiler.


Kavmin reisi Cenda bin Amr idi. Semûdlular bir gün toplanıp reisleri Cenda’ya geldiler ve; 

“Biz kendimiz için ibâdet edeceğimiz ilâhlar yapmak istiyoruz, öyle ki onun bir benzerini Âd kavmi görmemiştir. Nûh (aleyhisselâm)' ın kavmi de görmedi. Bu husûsta fikrinizi almaya geldik” deyince; 

Cenda onlara izin verip san’atları olan kaya oymacılığı işinde çalışmalarını söyledi. Semûdlular Kesîb adındaki dağa çıkıp büyük bir kayayı yonttular. Ona; göz, sığır göğsü gibi bir göğüs, at ayağı gibi ayaklar yapıp altın ve gümüş ile kapladılar. Başına da altından yapılmış bir taç koydular. Ayrıca çeşitli mücevherlerle donatıp karşısına geçerek secdeye kapandılar.

Ona, kurbanlar adayıp kestiler. Sonra reislerine gidip onu hazırladıklarını söylediler ve tapınmak için gelmesini ricâ ettiler. Reisleri Cenda bin Amr da onların dâvetini kabûl ederek büyük küçük herkesin reisleriyle beraber ilâhlarının yanında toplanmaları îlân edildi. Çok süslü bir binekle putun önüne gelen Cenda, atından inip secdeye kapandı. O zaman beraberindekiler de yerlere kapandılar. 

Daha sonra Cenda bu put için; büyük bir binânın inşâ edilerek altın ve gümüşlerle süslenmesini, yerlerin ipeklerle döşenmesini, bir de putlar koymak ve kandiller yakmak için puthâne çevresinde çok sayıda evlerin yapılmasını tembih etti. O zaman aralarında bulunan Rabab bin Sakrilâhir isimli birisi; 

“Ey reisim! Bu ilâhlara hizmet edecek eşrâftan kimseler lâzımdır” deyince, 

Cenda onu tasdik etti ve; “Semûd kavminden neseb, şeref ve her bakımdan üstün kimseleri puthânemizin hizmetine tâyin ettim” dedi.

Böylece, oraya hizmetçiler ve çok miktarda altın tahsisi yapıldı ve Semûdlular puthânelere sâhip oldular. Ved, Ced, Hed, Şems, Menâf, Menât, Lât ve başka isimlerle andıkları putlarına uzun seneler taptılar. 

Yıllar uzadıkça uzadı ve sürüp gitti. Öyle ki küçükler ihtiyârladı. Semûd kavmi de küfür ve fesatta alabildiğince ileri gitti. Aynı zamanda mal, mülk ve servetler içinde yüzdüler. Hayvanları vâdileri doldurdu. Ağaçlar senede iki defâ meyve verdi. Her türlü dünyâ nîmetlerine gark oldular. Ahlâksızlık ve zinâ çok yayıldı, öyle ki kadın erkeği zinâya dâvet ederdi. Emâneti korumak kalmadığı gibi, yalan, haksızlık, adam öldürme gibi günah işlemede âdetâ birbirleriyle yarıştılar.

Semûdlular, Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın ikrâm ve ihsân ettiği bu nîmetleri ve bolluğu putlarından bilip, günden güne küfürlerinde azdılar.

Sâlih (aleyhisselâm) ve peygamberliği:

Semûd kavmi, küfür ve fesâd üzerinde iken, Sâlih (aleyhisselâm) dünyâ'ya teşrîf etti. Sâlih (aleyhisselâm), Semûd'un orta halli bir âilesine mensup idi. Fakat neseb (soy) îtibâriyle kavminin en şereflisi idi. Babası Ubeyd (başka bir rivâyette Kânûh) muhterem bir zât idi. Bir gün puthâne önünden geçerken kendinde tuhaf bir hâl hissetti. Evine gelip uyuduğu zaman, gaipten bâzı sesler duydu. 

“Hak geldi bâtıl yıkıldı, Allah'u  teâlânın kulu ve peygamberi Sâlih (aleyhisselâm) dünyâya gelecektir Allahü teâlâ onunla insanlara kurtuluş yolunu bildirir” dendi. 

Ubeyd bundan korktu. Başına bâzı şeyler geleceğini anladı. Başka bir gün puthâne önünden geçerken putlardan sesler gelip; 

“Senin nesebinde Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın dünyâ'ya getirip peygamberlik vereceği bir zât var” dendi. 

ve o anda alnındaki nûr ile bütün yeryüzü aydınlanarak kuvvetli bir rüzgâr esti. Bütün putlar yüz üstü düşüp, büyük putun başındaki taç yuvarlandı. Bu hâdise üzerine Ubeyd, kavminin kendisine zarar vermesinden korkup kaçmaya başladı. O esnâda bir melek kendisini tutup sür’atle uzaklaştırdı ve ağaçları bol bir vâdiye getirdi. Uzun zaman orada kaldı. Bir gün hanımı da oraya getirildi ve bir müddet beraberce yaşadılar. Ubeyd'in vefâtından sonra hâmile olan hanımı, yine melek vâsıtasıyla eski evine götürüldü.

Rivayete göre Sâlih (aleyhisselâm) Muharrem ayının bir Cumâ gecesinde dünyâ ya teşrîf edince, kara, deniz ve sahrâlarda ilâhî bir ses onun doğumunu müjdeledi. Doğum gecesinde, rahmet melekleri yeryüzüne indi. Ağaçlar ve hayvanlar, Sâlih (aleyhisselâm)' ın doğumu sebebiyle Allah Subhanehu ve Teâlâ'ya şükür secdesi ettiler. Semûd'un putları da yüzüstü devrildiler.

Puthaneye bakan Dârit bin Amr derhal gidip hâdiseyi haber verdi. Reisleri Cenda ve ileri gelenler kalkıp puthâneye gittiler. Putlarının ne hâle geldiğini görünce daha da şaşırdılar. Hep birlikte büyük putu kaldırarak başına tâcını yeniden koydular. Cenda, puta saygı ile yaklaşarak; “Bu hâl nedir?” dedi. 

O esnâda mel’ûn şeytan putun içine girip; “Ey Semûd kavmi! Şu an sizi Hûd (aleyhisselâm)' ın  dînine dâvet edecek birisi doğdu. Fakat ondan dolayı size bir zarar yoktur” dedi. 

Bunun üzerine Semûd kavmi ileri gelenleri dağılıp gittiler.

Rivayete göre Semûdlular büyük bir bayram gecesinde eğlenirken bütün ağaçlar Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın izniyle dile gelerek; 

“Ey Semûd kavmi! Niçin ibret alan kimseler değilsiniz. Allah' u teâlâ size senede iki defâ ağaçlarınızda meyveler veriyor. Siz ise; hâlâ çeşit çeşit ve bol bol nîmetler gönderen Allah'u teâlâya değil de putlarınıza ibâdet ediyorsunuz” dedi. 

Rivayete göre bunu duyan Semûd kavmi öfkelendi ve bu hâl içinde meyve ağaçlarını kestiler. Ancak bu defâ ehlî hayvanlar dile gelerek aynı sözleri söylediler. Semûdlular hayvanları da kesmeye başladılar. Sonra dağlardan vahşî hayvanlar dile gelip seslendiler; 

“Ey Semûdlular! Size yazıklar olsun. Niçin ağaçları kesiyor, neden o hayvanları öldürüyorsunuz? Onlar doğru söylediler” deyince, 

Semûdlular silâhlarına sarılıp vahşî hayvanların peşine düştüler. Hayvanlar hem kaçıyor hem de; 

“Bizim ilâhımız ve mevlâmız sonsuz kuvvet ve kudret sâhibi Allah'u teâlâdır. Yâ Rabbî! Semûd kavmi senin verdiğin bol nîmetlere şükretmediler. Nimetleri vereni inkâr edip senden başka kendi elleriyle yaptıkları putlara taptılar. Yeryüzüne zulüm ve fesâdı yaydılar. Yâ Rabbî! Sen mutlak adâlet sâhibisin. Hâkimsin. Sen yeryüzünü kulun ve peygamberin Sâlih (aleyhisselâm) ile ıslâh eyle. Yâ Rabbî! Onunla fesâdı kaldır” diye seslendiler. 

Semûd kavminin insanları bu sözleri işitince; “Bunlar putlarımıza karşı geliyorlar” diye söylendiler.

Nûh (aleyhisselâm)' ın oğlu Sâm’ın neslinden gelen Semûd’a dayandıkları için bu isimle adlandırılan Semûd kavmine İkinci Âd kavmi de denilmiştir. Bu kavim hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي الْاَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًاۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

‎“Hatırlayın! Hani (Allah) Âd Kavmi’nden sonra sizleri halifeler kılmış ve sizi yeryüzüne yerleştirmişti. Ovalarında saraylar inşa ediyor, dağlarından evler yontuyordunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve bozgunculuk yaparak karışıklık/düzensizlik/taşkınlık çıkarmayın.”

‎(A'râf:  7/74) 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ

"‎Andolsun ki Hicr halkı da gönderilmiş resûlleri yalanladılar."

‎(Hicr:  15/ 80) 

"Ashâb-ı Hicr” ismi de verilen Semûd kavmi,

Sâlih (aleyhisselâm)' ın uyarıcı olarak gönderildiği kavimdir. Belki de onlara, dağlarda oydukları evlerde yaşadıkları için, 

“sağlam ve korunmuş yerlerde yaşayanlar” anlamında ‘Ashâbu’l-Hicr’ denilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de 26 yerde adı geçen Semûd kavminin Sâlih (aleyhisselâm) ile olan mücadelesinden, özellikle Hûd, A’râf, Şuarâ, Hicr ve Neml sûrelerindeki onlarca âyet-i kerimede genişçe bahsedilmesi onlardan alacağımız birçok ibretler olduğunu göstermektedir.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in tertemiz sünneti ve sîreti de Semûd kavmine dikkatlerimizi çekerek bizi özelikle onların fecî akıbetlerinden ders almaya çağırır:

Tebük seferi sırasında Semûd kavminin yaşadığı Hicr bölgesine gelindiğinde Allah Rasûlü 

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashâbını, 

“Azaba uğratılmış olan şu milletin yurduna ağlamadan girmeyin, şayet ağlayamıyorsanız, onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için onların topraklarına uğramayın” diyerek uyarmış; 

sonra da başını örterek o vadiden süratle ayrılmıştı.

(Müslim, Zühd 38, 39 ; Buhârî, Enbiyâ 17)

Yine Tebük seferinde Ashâb-ı Kirâm Hicr mevkiinde konakladıklarında, bir zamanlar bu diyarın zalimlerinin kullandığı kuyulardan su çekmiş, bu suyla hamur yoğurmuşlardı. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu öğrenince ashâbına, çektikleri suyu dökmelerini, yoğurdukları hamurları da develere yedirmelerini emretti.”

(Buhârî, Enbiyâ 17 ; Müslim, Zühd 40)

Hûd (aleyhisselâm)' a inanıp helaktan kurtulmuş olan mü’minlerin soyundan gelen Semûd kavmi ilk zamanlar muvahhid bir topluluk olarak yaşamıştı. Fakat sonra onlar nefislerine uyup şeytanın saptırmasıyla şirke düştüler. Aslında onlardan beklenen geçmişten ibret almaları ve tarihlerini çok iyi bildikleri Âd kavminin düştüğü korkunç hataya düşmemeleriydi. Ne var ki onlarda akıl almaz bir aymazlık ve gaflet hüküm sürüyordu : 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ

"İnsanların hesap vakti yaklaşmıştır. (Oysa) onlar, gaflet içerisinde, ilgisiz, yüz çevirmiş hâlde (yaşamaya devam etmektedirler)."

‎(Enbiyâ:  21/ 1) 

Allah’ın Semûd’a verdiği nimetler o kadar çoktu ki, onlar şükretmeyi unutup şımardılar. Allah’a kulluğu bir tarafa bırakarak, elleriyle yonttukları taşları ilah edindiler. Aslında putlar, onların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan cahilî ve tâğût'î düzenlerini sürdürmek için uydurdukları sembolik isimlerden ibaretti. Rabbimiz bu gerçeği Kur’ân-ı Kerim’de, 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ

"‎(Lat, Menat, Uzza gibi isimler) sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği isimlerdir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin arzusuna uyarlar. Oysa andolsun ki onlara, Rabblerinden hidayet gelmiştir."

‎(Necm:  53/ 23) 

şeklinde ifade buyurmuştur. 

Cahil halk kitlesi, putların kutsiyetine(!) körü körüne inansa da, parasal gücü ve iktidarı ellerinde tutanlar onları sadece halkı köleleştirip saltanatlarını sürdürmek için etkili bir vasıta olarak görüyorlardı. Saltanatları o kadar görkemliydi ki dünyada ebedi kalacaklarını zannederek ahireti unuttular, şımarıklık ve azgınlıkları gittikçe arttı. Semûd’un ileri gelenleri, olayların devam etmesinde  belirleyici unsur olarak sadece maddi sebepleri kabul ediyorlardı. Bu yüzden Âd kavminin başına gelen felaketi basite almış ve âdeta onları şöyle ayıplamışlardı: 

“Onlar akılsız bir toplumdu. Binalarını düz ovalara yaptıkları için fırtına onları yok etti. Bizler ise kayaları yontuyoruz. Fırtınalar bize asla zarar veremez.”

Semûd kavmi maddi varlığıyla kibirlendi. Fesat çıkardı ve Allah’ı unuttu. Binalarını sağlam yaparlarsa kendilerine hiç bir şey olmayacağını zannediyorlardı. Böylece azdıkça azdılar.

Senin Yüzünden Uğursuzluğa Uğradık:

Peygamberlerine karşı sürdürdükleri inatçı ve inkarcı tutumlarından dolayı Semûd kavminin başına birtakım sıkıntılar gelmiş ve eski güzel günler geride kalmıştı. Onlar inkâr ve sapkınlıklarından dolayı başlarına gelen bu felaketleri, Sâlih (aleyhisselâm) ve mü’minlerden biliyorlar: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


‎ قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

Dediler ki: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuzluk getirdiniz.” Dedi ki: “Sizin (başınıza gelip de) uğursuz sandığınız şeyler, Allah katından (başınıza gelmiştir). Bilakis siz, denenen bir kavimsiniz.”

‎(Neml:  27/47) 

diyerek onları suçluyorlardı. Sâlih aleyhisselâm öncelikle: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَاٰتٰين۪ي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَز۪يدُونَن۪ي غَيْرَ تَخْس۪يرٍ

Demişti ki: “Ey kavmim! Görüşünüz nedir? (Söylesenize!) Şayet ben, Rabbimden apaçık bir belge/delil üzere isem ve bana kendi katından bir rahmet (vahiy) vermişse; (bu hâlde) O’na isyan edecek olsam, Allah’a karşı kim bana yardım edebilir? (Siz mi beni O’nun azabından kurtaracaksınız?) Sizin bana zarardan başka bir katkınız olmaz.”

‎(Hûd:  11/63) 

Daha sonra ise  vicdan tellerine dokunarak onlara şöyle seslendi: 

(Şuarâ:  26/141 - 152);

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

"‎Semûd (Kavmi), gönderilen resûlleri yalanladı."

‎(Şuarâ:  26/141) 

‎ اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Sâlih onlara, “(Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” demişti.

‎(Şuarâ:  26/142) 

 ‎ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

“Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir resûlüm.”

‎(Şuarâ:  26/143) 

 ‎فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

“(O hâlde) Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.”

‎(Şuarâ:  26/144) 

 ‎ وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

“Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan (Allah’)a aittir.”

‎(Şuarâ:  26/145) 

‎ اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ

‎“Siz burada güven içerisinde (kendi hâlinize) terk edileceğinizi mi sanıyorsunuz?”

‎(Şuarâ:  26/146) 

 ‎ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

‎“Bahçeler ve pınarlar arasında.”

‎(Şuarâ:  26/147) 

 ‎ وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ

“Ekinler ve meyveleri olgunlaşmış hurmalıklar arasında.”

‎(Şuarâ:  26/148) 

‎ وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِه۪ينَۚ

‎“Dağlarda, sırf şımarıklık (gösteriş) olsun diye, evler yontuyorsunuz.”

‎(Şuarâ:  26/149) 

‎ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

‎“Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.”

‎(Şuarâ:  26/150) 

‎ وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ

‎“(Haddi aşan) aşırıların işine uymayın.”

‎(Şuarâ:  26/151) 

‎ اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

“Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk eder, ıslah etmezler.”

‎(Şuarâ:  26/152) 

Sâlih (aleyhisselâm), davetini ısrarla sürdürdü. Zaten peygamberler, en güçlü direnişlere karşı bile çağrılarından asla vazgeçmeyen sabır kahramanlarıdır. Onlar, yukarıdan akarak damlalarının sürekliliğiyle eninde sonunda kayayı delen suya benzerler. Onların sebatlarının sırrı, Hak adına konuşmuş olmalarındadır. Onlar Allah’a olan sarsılmaz iman ve tevekkülleriyle hakikati kavimlerine korkusuzca tebliğ etmişlerdir.

Semûd kavmi bu kadar güzel bir davete karşı Sâlih (aleyhisselâm)’ a şöyle dedi: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 ‎‎ قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ

Demişlerdi ki: “Sen, ancak büyülenmişlerdensin.”

‎(Şuarâ:  26/153) 

‎‎ مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

‎“Sen de bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Şayet doğru söylüyorsan bir ayet/mucize getir (bakalım).”

‎(Şuarâ:  26/154) 

Onların bu sözlerinde iftira, kibir ve meydan okuma vardı.

Allah’ın (Azze ve Celle)'nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, Sâlih  (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in  ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) 'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

KAYNAK:

KUR'AN VE SAHİH SÜNNET

NOT: YAZININ DEVAMI VAR








Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Sâlih Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol