Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Nûh Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası



NÛH  (ALEYHİSSELÂM)'IN  HAYATI (KISSASI)


Mukaddime: 


Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…


Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür…


Bundan sonra:


Değerli okuyucular; Bu yazımda da inşeAllâh, Nûh  (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)' nı anlatmaya çalışacağım. Nûh (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Ayrıca Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'in surelerinden bir sureninde adıdır.  Rivayete göre, Nûh (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem  (aleyhisselâm)' dan itibaren  Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu dördüncü Peygamberdir. "Ulul Âzim" Peygamberlerinde ilkidir. En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

Nuh (aleyhisselâm)  Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde diğer Peygamberlere oranla geniş bir şekilde tanıtılan ve “ülü’l-azm” olarak isimlendirilen beş büyük Peygamberden biridir. Kur’an’da yirmi sekiz sûrede hakkında bilgi verilmiş ve kırk üç yerde ismen zikredilmiştir.

Kur’an’ın yetmiş birinci sûresi onun adını taşır ve baştan sona onun tevhid mücadelesini anlatır. Ancak Kur’an,  Nuh’un (aleyhisselâm)  hayatının sadece Peygamber olarak görevlendirildikten sonraki safhasından bahsetmektedir. Kendisine inanmayan kavmi tufanla cezalandırıldığından Tufan Hadisesi de ona nisbetle Nuh Tufanı diye anılmaktadır.

Nuh kelimesinin Arapça asıllı olup nevh (ağlamak, dövünmek) kökünden geldiğini, bizzat kendi nefsini kötülediğinden veya tövbe etmeden boğulup gitmeleri sebebiyle kavmi için üzüldüğünden ona bu adın verildiğini söyleyenler olmakla birlikte (Fîrûzâbâdî, VI, 26) kelimenin Arapça olmadığı kabul edilmektedir. 

(Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 330; Jeffery, s. 282)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ 

"Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır."

(Nahl: 16/63)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُواًّ لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْۚ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ 

"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabilecekler vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoş görüp vazgeçer ve bağışlarsanız şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

(Tegâbün: 64/14)

İdris (aleyhisselâm)' ın vefatından sonra insanlar şeytanın tuzaklarına düşerek doğru yoldan sapmışlardı. Yüce Rabbimiz  bu  insanlara doğru yolu göstermek ve yaratılış amaçlarını hatırlatmak için  Nûh (aleyhisselâm)' ı peygamber olarak gönderdi:

Nûh (Aleyhisselâm)' ın Şahsiyeti:

Rabbimiz, Nûh (aleyhisselâm)' ın kıssasını Kur'ân-ı Kerim’de anlattıktan sonra Sevgili Peygamberimiz  Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e  şöyle hitap eder: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ تِلْكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

"‎Bu, sana vahyettiğimiz gaybın haberlerindendir. Bundan önce ne sen ne de kavmin (bu bilgileri) biliyordunuz. (Öyleyse) sabret! Şüphesiz ki akıbet muttakilerindir."

(Hûd:  11/49)

Bu ayet-i kerimede Nûh (aleyhisselâm)' ı kurtuluş ve zafere götüren iki özelliğinden bahsedilmiştir: Şüphesiz ki O, sabır ehliydi ve takva sahibiydi. Böylece biz Nûh (aleyhisselâm)' ın kıssasından edineceğimiz en önemli azıkların takva ve sabır olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Allah’ın kitabında Eyyûb (aleyhisselâm) kişisel sabra örnek gösterilirken, toplumsal alanda tevhid mücadelesinin nasıl bir sabırla yürütülmesi gerektiğine örnek olarak da Nûh (aleyhisselâm)  gösterilir. Israrla, inançla ve yılmadan yüzyıllar boyu sürdürülen bu mücadele, takva azığıyla devam ettirilmiş; şükür gibi bir güzellikle taçlandırılmıştır. 950 yıl süren ve mağlubiyeti olmayan samimi mücadelenin mesajı Kur'ân’da anlatılmış ve kıyamete kadar yaşayacak mü'minlerin bu kıssadan ibret almaları istenmiştir. Bu ayetler hak dava için mücadele edenlerin moral kaynağıdır.

İman Dolu Bir Duruş:

Nûh (aleyhisselâm)' ın şahsında, kendisine düşman kesilen kavmine karşı, gerçek güç sahibinin Allah (Azze ve Celle) olduğunu haykıran iman dolu bir duruşun varlığını görüyoruz. Mutlu bir sonun, her ne kadar uzun da sürse, daima iman ehline ikram edileceğini O’nun kıssasından anlıyoruz. Ayrıca bu kıssada,  hak üzere olduktan sonra nice az topluluğun sayıca çok olanlara üstün geleceği gerçeğinin,

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَلٖيكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّٖيۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّٖٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهٖۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَلٖيلاً مِنْهُمْؕ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖؕ قَالَ الَّذٖينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖيرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرٖينَ 

"Tâlût, ordu ile hareket edince, “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.”

(Bakara:  2/249)

Fiilî bir ispatı da vardır. Nûh (aleyhisselâm)' ın mücadelesi, Allah’a davet yolunda yürüyen kullar için ne güzel bir örnektir. Allah’ın peygamberi Nûh (aleyhisselâm)  her şeye rağmen haktan sapmayan bir karakterin sahibidir. O, her türlü zorluğa ve zorbalığa karşın hakkı savunmaya devam ederek istikametin sembolü olmuştur. Nûh (aleyhisselâm)  her zaman ve her zeminde Allah’ı ve O’na itaati anlatmış, Allah’ın vaat ettiği azap ile kavmini uyarmıştır.

İşinde Samimi Ve Titiz:

Yüklendiği tebliğ görevini en ince ayrıntısına varıncaya kadar büyük bir titizlikle yerine getiren Nûh (aleyhisselâm)' da vazife ahlakının en güzel örneği görülür. O, düşmanlarının her türlü düzenbazlıklarına, fiilî şiddete varan zorbalıklarına rağmen davasından en küçük bir taviz dahi  vermemiştir. O’nda, yeri geldiğinde bütün kavmine korkusuzca meydan okuyan yiğit bir duruş vardır. Ancak; yüreğini ortaya koyan ve bütün varlığıyla Allah’a bağlanan bir insan dünyaya meydan okuyabilir. Allah’a davet yolunda samimi ve titiz bir tavır, Allah’ın himayesini de beraberinde getirir. Nûh (aleyhisselâm)  zorba kavminin tehditlerine karşı şöyle haykırmıştır: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

"‎Onlara Nûh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey Kavmim! Şayet benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa ben, Allah’a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız bir araya gelin ve (benim hakkımdaki) kararınızı verin. (Benimle ilgili yapacaklarınız) size dert olmasın. Sonra da hiç bekletmeden hakkımdaki kararınızı uygulayın/bana göz açtırmayın.”

‎(Yûnus: 10/71) 

Allah’a (Azze ve Celle) Tam Bir Teslimiyet:

Nûh (aleyhisselâm), her şeyden çok sevip haşyet duyduğu Yüce Allah’a bütün zerreleriyle teslim olmuştur. 

“Ey Nûh, gemiyi yap!” emrini alınca bir an bile tereddüt etmeden Rabbine itaat etmiş ve gemiyi yapmaya başlamıştır. Nûh (aleyhisselâm), kavminin, “Bu dağ başında geminin işi ne! Aklını mı yitirdin? Peygamberliği bırakıp marangozluğa mı başladın?” şeklindeki alaycı sözlerine aldırış etmemiş, Allah’a gerçek kulluk nasıl olur, dost düşman herkese göstermiştir.

Nûh (aleyhisselâm) öyle bir teslimiyete sahipti ki bu muazzam teslimiyet dünyevî sevgileri ve bağlılıklarıyla sınandığında küçük bir sarsıntı dışında dağlar gibi sapasağlam yerinde durmuştu. Oğlu büyük tufanda boğulurken, ailesini kurtaracağına dâir Rabbinin vaadini hatırlayıp babalık şefkatiyle bir an için dilinden dökülen; “O ailemdendi!” sözüne karşı, 

“Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim” 

ilahi ihtarıyla kendine gelerek hemen tevbeye yönelmiş ve tam bir teslimiyet örneği ortaya koymuştur.

Vefası:

Nûh (aleyhisselâm), Rabbine karşı vefasının yanı sıra kendisine iman etmiş mü’minlere karşı da son derece mütevazı ve vefalıydı. Kavminin ileri gelen müşrik önderleri, yanındaki fakir mü’minleri küçümseyip Nûh (aleyhisselâm)' dan inananları yanından kovmasını istediklerinde onlara şöyle cevap vermiştir: (Hûd:  11/29-30)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ

‎‎ وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُن۪ي مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

“Ey kavmim! (Davetim karşılığında) sizden mal talep etmiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben, iman edenleri kovacak değilim. Onlar Rabbleri ile karşılaşacaklardır. Fakat ben, sizlerin cahillik eden bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum. Ey kavmim! (Faraza sizlere uyup) onları yanımdan kovacak olsam (ve Allah da bana azap edecek olsa), beni Allah’ın (azabına) karşı kim koruyacak? Öğüt almaz mısınız?”

‎(Hûd:  11/29-30) 

Şüphesiz ki Nûh (aleyhisselâm)' ın kavminin ileri gelenleri, kendi halkını küçümsemişlerdi. Onlar bir takım lobilerde halkının aleyhine pazarlık yapan seçkinci zorbaları gözler önüne seren en uygun örneklerden biriydi. Sonraları Nemrud ve Firavun gibi zalimler de bu yolda onların peşine takılmışlardı. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da Firavundan bahsederken, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ

"‎Kavmini hafife aldı/onursuzlaştırdı/aptallaştırdı, onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktu."

‎(Zuhruf:  43/54) 

buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bize, tarih boyunca kendi halkını hakir gören tâğut'ların gelip geçtiğini haber vermekte, kıyamete kadar da böyle zorbaların gelebileceğini hissettirmektedir. İnsanları çeşitli bahanelerle küçümsemek ve dışlamak ırkçı ve cahilî yapısıyla şeytanî bir bakıştır. Bunun karşısında kardeşâne ve âlimâne bir yaklaşım sergilemek gerekir ki işte vefayı gerektiren Rahmanî duruş budur. Nûh (aleyhisselâm) bu konuda gayet vefalı bir tavır ortaya koymuştur. Şu bir hakikattir ki 

“Vefası olmayanın dini de yoktur.”

(Ahmed, Müsned,III, 135)

Nûh (aleyhisselâm)'ın soyu ve yaşadığı yer:

Nuh’un (aleyhisselâm) tam adı, Nuh b. Lemek b. Metuşelah, b. Ehnuh (veya Enok, yani İdrîs (aleyhisselâm) b. Mehlâil b. Kayn b. Anuş b. Şîs yani Şit (aleyhisselam)' dır. Annesi Kaynûş binti Râkîl’dir.

(İbn Kuteybe, el-Meârif, s. 21, (Tahk. S. Ukkâşe), Dâru’l-Meârif, Kahire-1969; es-Saʿlebî, ʿArâʾisü’l-Mecâlis, s. 54, Mustafa el-Halebî, Mısır-1954.)

Nuh (aleyhisselâm), uzun boylu, esmer, ince tenli, uzunca başlı, büyük gözlü, uzun ve enli sakallı, iri vücutlu idi. Kolları ve bacakları ince, uylukları etli idi. 50 yaşında iken kendisine peygamberlik verilmiştir.

(Alî b. Alî b. el-Hüseyn el-Mes’udî el-Hüzelî, Ahbâru’z-Zamân, s. 80, Darü’l-Endelüs, Beyrut-1996.)

Nuh (aleyhisselâm)' ın tebliği ve tufan dönemi, kutsal kitapların, tarihî ve arkeolojik verilerin kronolojisine göre ‘MÖ. 9500-8500 aralığına’ denk düşmektedir.

Nuh (aleyhisselâm)' ın yaşadığı bölge, tufan ile ilişkili bir şekilde, hem kutsal metinlerdeki ifadeler hem de tarihsel-arkeolojik sonuçlar bağlamında önemli araştırmalara konu olmuştur.  Nuh (aleyhisselâm) kıssasında geçen kavim, ‘su taşkınlarıyla helak olmuştur’ (Araf, 7/64).

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَم۪ينَ۟

"‎Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. (Çünkü) onlar (hakikatleri görmeyen) kör bir kavimdi."

‎(A'râf:  7/64) 

Kur’ân-ı Kerîm’de, Tufan’ın ardından Nuh (aleyhisselâm)' ın gemisinin, ‘Cudi dağı’ üzerine oturduğu şu şekilde beyan edilmektedir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Denildi ki: “Ey yer! Suyunu çek. Ve ey gök! Sen de suyunu tut.” Su çekildi, iş bitirildi. (Gemi) Cûdi (Dağı) üzerinde yerleşip karar kıldı. Zalimlere de, “(Allah’ın rahmetinden) uzak olsunlar.” denildi.

‎(Hûd:  11/ 44) 

Bu beyan, tufanın ardından geminin karaya oturduğu coğrafyayı bildirmekte, Nuh (aleyhisselâm)' ın yaşadığı bölge hakkında doğrudan bir bilgi vermemektedir. Erken dönem Süryanî metinleri benzer şekilde, geminin Cudi’ye oturduğunu kaydetmektedir. Hatta bazı Hristiyan keşişlerin bu dağa hac ziyareti yaptıkları bilinmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’e dayalı bir şekilde İslam kaynaklarının verdiği bilgiler doğrultusunda, Nuh (aleyhisselâm)' ın yaşadığı coğrafya, büyük ihtimalle Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya bölgesinde, özellikle de Kuzey Mezopotamya (bugünkü Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak) sınırları olmalıdır.

Geminin karaya oturduğu yer ise, Kur’ânî bağlamda açık bir şekilde Cudi Dağı olarak belirtilmiştir. Tevrat’ta geçen ‘Ararat’ ifadesi, belirsiz bir coğrafyayı işaret etmekte, Kur’ân’daki ‘Cudi’ beyanı ise daha somut ve yerelleşmiş bir coğrafî belirleme sunmaktadır. Bugün Cudi Dağı, Türkiye’nin Şırnak ili sınırlarında yer alır ve 2.100 metre yüksekliğindedir.

Nuh  (aleyhisselâm)' ın Soy Ağacı (Adem (aleyhisselâm)’ dan  Nuh (aleyhisselâm)’ a kadar)

Âdem (aleyhisselâm)’ dan (Nuh (aleyhisselâm)' a kadar soy zinciri şu şekildedir:

1. Âdem (aleyhisselâm)
2. Âdem (aleyhisselâm)’ ın oğlu  Şît (Seth veya Şis aleyhisselâm). Aynı zamanda Peygamber olarak gönderilmiştir. İlahi hikmet ve bilgeliğiyle tanınır. 
3. Şît (aleyhisselam)' ın oğlu Enûş (Enosh) 
4. Enûş’un oğlu Kaynan (Kenan). 
5. Kaynan’ın oğlu Mehlail (Mahalaleel). 
6. Mehlail’in oğlu Yared (Jared). 
7. Yared’in oğlu Ehnuh (Enok) ki İdrîs (aleyhisselâm)’ dır. 
8. İdrîs (aleyhisselâm)' ın oğlu ve  Nuh (aleyhisselâm)' ın büyükbabası, aynı zamanda uzun ömürlü olduğu rivayet edilen Metuşelah (Methuşelah / Matusalah). 
9. Metuşelah’ın oğlu ve aynı zamanda Nuh (aleyhisselâm)' ın babası Lemek (Lâmek). 
10. Lemek’in oğlu ve büyük tufanla birlikte yeni bir başlangıcın peygamberi Nuh (aleyhisselâm)

İdrîs (aleyhisselâm), Kur’an’da iki yerde doğrudan zikredilmektedir. Bunların birinde, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّاۗ

"‎Kitap’ta İdris’i de an! Şüphesiz ki o, özü sözü bir/sıddîk olan bir nebiydi."

‎(Meryem:  19/ 56) 

 ‎ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

"‎Onu yüce bir makama yükseltmiştik."

‎(Meryem: 19/ 57) 

diğerinde, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ

"‎İsmâîl, İdris ve Zulkifl… Hepsi sabırlı kimselerdendi."

‎(Enbiyâ:  21/ 85) 

 ‎ وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

"‎Onları rahmetimize dâhil ettik. Şüphesiz ki onlar, salih kimselerdendiler."

‎(Enbiyâ:  21/ 86) 

denilmektedir. Kur’an’da  İdrîs (aleyhisselâm) hakkında, ‘şanının ve mekânının üstün ve yüce olması’ (Meryem 19/57),

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

"‎Onu yüce bir makama yükseltmiştik."

‎(Meryem:  19/57) 

‘ağlayarak secde etme, doğruya ulaştırılma, seçkin kılınma’

(Meryem 19/58);

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

"‎Bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Âdem’in zürriyetinden peygamberler, Nûh’la beraber (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan olanlar ve seçip hidayet ettiklerimizdir. Onlara, Er-Rahmân’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı."

‎(Meryem:  19/58) 

 ‘çokça sabreden’ (Enbiya, 21/85), 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ

"‎İsmâîl, İdris ve Zulkifl Hepsi sabırlı kimselerdendi."

‎(Enbiyâ:  21/ 85) 


‘sıddîk ve nebî olma’ (Meryem, 19/56) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّاۗ

"‎Kitap’ta İdris’i de an! Şüphesiz ki o, özü sözü bir/sıddîk olan bir nebiydi."

‎(Meryem: 19/ 56) 

gibi nitelikler de yer almaktadır. Hadis-i şerîflerde, İdrîs (aleyhisselâm)' dan sadece mirac hadisesi dolayısıyla bahsedilir.  Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onunla dördüncü kat semada karşılaşmıştır.

(Müslim, Sahih, 162a; Buhârî, Sahih, 349.)

Rivayetlere göre, ‘İdrîs’ olarak isimlendirilmesinin sebebi, Yüce Allâh’ın kitabı ve İslam’ın temelleri ile ilgili çokça ders yapmasıdır. Kendisine gelene kadar insanlar, giyim için deri malzemeleri kullanmaktayken, ilk defa kumaş kullanarak elbise tasarlayan, bir anlamda terzilik yapan ve kalem kullanarak yazıyı icat edendir.

(İbn Kuteybe, el-Meârif, ss. 20-21.)

Nuh (aleyhisselâm) ise, geçimini marangozluk yaparak temin ederdi.

(İbn Kuteybe, el-Meârif, s. 21.)

Nuh (aleyhisselâm) Kaç Yıl Yaşadı?:

Kur’an’da  Nuh (aleyhisselâm)' ın yaşıyla ilgili olarak şu bilgi yer almaktadır: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِهٖ فَلَبِثَ فٖيهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْسٖينَ عَاماًؕ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ 

"Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi."

(Ankebût: 29/14)

 فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّفٖينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَمٖينَ 

"Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık."

(Ankebût: 29/15)

Bu âyetten anlaşıldığına göre  Nuh (aleyhisselam)' ın 950 yıl kavmiyle birlikte yaşamış ancak bu sürenin onun bütün ömrünü veya Peygamberlik süresinin tamamını mı yoksa tufana kadar olan safhasını mı içine aldığına işaret edilmemiştir.

Kur’an’da verilen bu rakamı  Nuh (aleyhisselâm)' ın bütün ömrü olarak kabul edenlerin rivayet ettiğine  göre kırk yaşında Peygamber olmuş, 890 yaşında iken tufan gerçekleşmiş, tufandan sonra  60 yıl daha yaşamıştır. Bu süreyi sadece tufan öncesi Peygamberlik müddeti olarak düşünenlerin rivayet ettiğine  göre ise,  Nuh (aleyhisselâm)' ın yaşı bundan çok daha fazladır. Bir rivayete göre Peygamberler içinde en uzun ömürlüsü Nuh (aleyhisselâm)' dır; kendisine 350 yaşında vahiy gelmiş, 950 yıl kavmini davetle geçirmiş, dolayısıyla 1300 yıl yaşamıştır.

(Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz, VI, 26-30.) 

Nuh (aleyhisselâm)' ın kabrinin nerede olduğu bilinmemekte, çeşitli yerlerde ona nisbet edilen makam ve kabirler bulunmaktadır. Bir rivayete göre kabri Mekke’de Mescid-i Harâm’da, Mültezem ile Makām-ı İbrâhim arasında, diğer rivayetlere göre ise Kerek, Cizre veya Necef’tedir.

Nuh (aleyhisselâm)' ın Eşi:

Kur’an’da, Nuh (aleyhisselâm)' ın eşinin adı geçmemektedir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm,  Nuh (aleyhisselâm)' ın eşinin inanmadığını ve helak olduğunu şu şekilde beyan etmektedir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ

"‎Allah, kâfirlere Nûh’un ve Lût’un eşini örnek verdi. İkisi de kullarımızdan salih olan iki kulun (nikâhı) altındaydı. İkisi de (müşrik kavimlerinin yanında yer alarak, kocalarına) ihanet ettiler. (Kocaları peygamber olmasına rağmen) Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamadı. Denildi ki: “Girenlerle beraber girin ateşe.”

‎(Tahrîm:  66/10) 

Kur’ân-ı Kerîm, bu ayet-i kerimesi ile,  Nuh (aleyhisselâm) ve Lut (aleyhisselâm)' ın eşlerini iman etmeyen ve helak edilen figürler olarak tanıtmış olmaktadır. Ayet-i kerimedeki her iki eş için beyan edilen ‘ihanet’, İbn Abbas (radıyallahü anhümâ)' nın tespitleri ile zina değil, Nuh (aleyhisselâm)' ın eşinin insanlara onun ‘mecnun’ 

olduğunu söyleyerek imanî sadakatsizlik göstermesi, (Kamer, 54/9) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

"‎Onlardan önce, Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanlayıp, “O delidir.” demişlerdi. (Nûh, tevhidi anlatmaktan) alıkonulmuş, engellenmişti."

‎(Kamer:  54/9) 

Lut (aleyhisselâm)' ın eşinin de eve gelen melekleri başkalarına haber vermesidir.

(İbn Asâkîr, Tarîhu Medineti  Dımaşk, 62/250, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1995.)

Kur’ân, aile bağının kurtuluş için yeterli olmadığını, bireysel imanın asli şart olduğunu vurgulamaktadır.

Nuh (aleyhisselâm)' ın Oğulları:

Rivayetlerde, Nuh (aleyhisselâm)' ın dört oğlundan söz edilmektedir:


1. Nuh (aleyhisselâm)' ın inkârcı oğlu Kenân:


Kur’an-ı Kerîm, Nuh (aleyhisselâm)' ın çocuklarından birinin inkârcı olduğunu beyan etmektedir. Kur’an’da ismi verilmeden ‘ Nuh (aleyhisselâm)' ın inkârcı oğlu’ olarak beyan edilen kişinin ismi rivayetlere göre Kenân’dır. (كنعان). Tevhid'i reddetmiş ve babasından yüz çevirip müşriklerin safında yer almıştır. Kur’ân, bu hususu şöyle beyan eder:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌۨ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْۭۗ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ

"‎O (gemi), içindekilerle beraber, dağlar gibi (yüksek) dalgalar arasında yüzüyordu. Nûh, bir kenara çekilmiş oğluna seslendi: “Ey oğulcuğum! Bizimle beraber (gemiye) bin. Sakın kâfirlerle beraber olma!”

‎(Hûd:  11/ 42) 

 ‎ قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ 

Dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Dedi ki: “Bugün, Allah’ın rahmet ettikleri hariç, Allah’ın emrinden insanı koruyacak yoktur.” Aralarına dalga girdi ve boğulanlardan oldu."

‎(Hûd:  11/43) 

Dolayısı ile Nuh (aleyhisselâm)' ın ailesinden yok oluşları takdir edilenler, hanımı ve oğludur. Bu ikisi Cenâb-ı Hakk’ın şu kavlinin muhatabıdırlar:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

‎“Gözetimimiz altında ve vahyimizin (rehberliğinde) gemiyi yap. Zulmedenler hakkında da bana bir şey söyleme. Çünkü onlar (hakkında hüküm kesindir,) boğulacaklardır.”

‎(Hûd:  11/37) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ

"‎Nûh, Rabbine seslendi: “Rabbim! Muhakkak ki oğlum da benim ailemdendir. Ve hiç şüphesiz senin vaadin haktır. Ve sen (en doğru ve en sağlam hüküm veren) Ahkemu’l Hâkimîn’sin.”

‎(Hûd:  11/45) 

‎قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

Dedi ki: “Ey Nûh! Şüphesiz ki o, senin ehlinden değildir. O, salih olmayan bir ameldir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”

‎(Hûd:  11/ 46) 

Cenâb-ı Hak, Nuh (aleyhisselâm)' ın, aile ferdi olma vasfını kaybeden, isyan ederek küfür ehli olan oğlu için dua etmesinin uygun olmadığı konusunda uyarmıştır. Bunun üzerine Nuh (aleyhisselâm), Yüce Allah’tan şu şekilde hemen özür dilemiş ve affedilmesini istemiştir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

(Nûh,) “Hakkında bilgim olmayan şeyi sormaktan sana sığınırım Rabbim! Şayet beni bağışlayıp bana merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum.” dedi.

‎(Hûd:  11/47) 

Bu ayet-i kerimenin mantukunca, Nuh (aleyhisselâm)' ın şeriatinde, bir ailenin ferdi sayılmak için evlilik akdi veya kan hısımlığı yanında, ayrıca din birliğinin de gerektiği görülmektedir.  Nuh (aleyhisselâm)' ın oğlu küfür ehli idi ve aile birliğinde küfürle iman bir araya gelemezdi.

2.  Sâm (سام):

Gemiye binerek kurtulan ve mümin oğludur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), 

‘Araplar, Sâm’ın soyundandır’ buyurmuştur.

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 20359.)

İslamî anlayışta,  Nuh (aleyhisselâm)' ın nesli, Sâm üzerinden devam etmiştir. Kur’an’da dikkat çeken bir ayette şöyle buyurulmaktadır:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاق۪ينَۘ

"‎Onun soyunu bakî kalanlar kılmıştık."

‎(Saffât:  37/77) 

3. Hâm (حام):

O da gemiye binip kurtulan ve mümin diğer oğludur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' den gelen rivayette, 

‘Hâm, Habeşlilerin (Afrika kavimlerinin) babasıdır.’ buyurmaktadır.

(Ahmed b. Hanbel, ay.)

4. Yâfes (يافث):

Gemideki diğer mümin oğludur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Rumların onun soyundan geldiğini belirtmektedir. 

(Ahmed b. Hanbel, ay.)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a yemin olsun ki; senden önceki ümmetlere rasûller göndermiştik. Fakat şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu, şeytan olacaktır. Onlar için acı  bir azap vardır.” 

(Nahl: 16/63)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının.”  

(Teğâbun:  64/14)

İdris (aleyhisselâm)' ın vefatından sonra insanlar şeytanın tuzaklarına düşerek doğru yoldan sapmışlardı. Yüce Rabbimiz  bu  insanlara doğru yolu göstermek ve yaratılış amaçlarını hatırlatmak için  Nûh (aleyhisselâm)' ı peygamber olarak gönderdi:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun,  Biz  kavmine Nûh'u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım."

(A’râf:  7/59)

Kur'ân-ı Kerim’de kendisinden çokça bahsedilen Nûh (aleyhisselâm), ulû’l-azm Peygamberlerden biridir.

Sözlükte “sabırlı, gayretli ve kararlı kimseler” demektir. Bu tabir Kur'ân’da, Resûl-i Ekrem’e peygamberlerden azimli ve kararlı olanların sabredişi gibi sabretmesinin emredildiği 

Ahkāf Sûresi 46/35. ayette geçmektedir. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ

"‎Ulu’l-Azm peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret! Onlara (azabın gelmesi için) acele etme. Tehdit edildikleri (azabı) gördükleri gün, gündüzün bir saati kadar kalmış gibi gelecek onlara. (Bu, bir) tebliğdir/bildiridir. Fasık bir topluluktan başkası helak edilir mi?"

‎(Ahkâf: 46/ 35) 

Ahzâb sûresi 33/7. ayette, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًاۙ

"‎Hani biz, peygamberlerden; senden, Nûh’tan, İbrâhîm’den, Mûsâ’dan, Meryem oğlu Îsâ’dan söz almıştık. Biz, onlardan pekiştirilmiş sağlam bir söz almıştık."

‎(Ahzâb:  33/ 7) 

peygamberlerden ağır taahhüt (mîsâk) alındığı belirtildikten sonra onlardan özellikle Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem),  Nûh (aleyhisselâm),  İbrâhim (aleyhisselâm), Mûsâ (aleyhisselâm) ve Îsâ (aleyhisselâm)’ ın (Allah’ın salât ve selamı hepsinin üzerine olsun) zikredilmesine dayanan âlimler, ülû’l-azm peygamberlerin bunlardan ibaret olduğunu söylemiştir. 

(Muhammed Aruçi, “Ulû’l-azm”, Dia, c. 42,  s. 294-295)

"Ulû'l azm" peygamberlerin ilkidir. Kur'ân’da 28 sûre ve 43 ayette ismi zikredilen  Nûh (aleyhisselâm) ’ın adına müstakil bir sûre de indirilmiştir. Bu sûre  Nûh (aleyhisselâm)' ın kavmiyle yaptığı tevhid mücadelesini baştan sona anlatmaktadır.

Kur'an-ı Kerim kitabımızda Nûh (aleyhisselâm)' ın hayatı kronolojik olarak anlatılmamıştır. Ama onun şahsiyeti, peygamberliği, davet ve tebliğ mücadelesi, gemiyi inşâsı, tufan ve sonrasından bahsedilmiştir. Nûh (aleyhisselâm)' dan sıklıkla bahsedilmesi, O’nun örnekliğinin önemine işaret etmektedir.

Nûh (aleyhisselâm)' ın kızları hakkında bilgi verilmemiş ve isimleride belirtilmemiştir.

Allah’ın (Azze ve Celle)'nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, Nûh (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in  ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

KAYNAK:

KUR'AN VE SAHİH SÜNNET

NOT: YAZININ DEVAMI VAR




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Nûh Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol