Hûd Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası
HÛD (ALEYHİSSELÂM)'IN HAYATI (KISSASI)
Mukaddime:
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…
Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…
Bundan sonra:
Değerli okuyucular; Bu yazımda da inşeAllâh, Hûd (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)' nı anlatmaya çalışacağım. Hûd (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Ayrıca Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'in surelerinden bir sureninde adıdır. Rivayete göre, Hûd (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem (aleyhisselâm)' dan itibaren Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu beşinci Peygamberdir. En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.
Yüce Allah, Nûh (aleyhisselâm)' ın kavmini tûfan ile helâk etmiş; yeryüzünde bir tane bile müşrik kalmamıştı. Nûh (aleyhisselâm) ve beraberindeki mü’minler için yeryüzü bereketlendirilmiş, inşâ edilen tevhid toplumunda insanlar huzur ve refah içinde yaşamışlardı. Âd kavmiyle birlikte insanlık yeniden putperestlik bataklığına saplandı.
Âd kavmine verilen nimetlerin, diğer kavimlere verilmediği Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilmiştir:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙۖ
"Rabbinin Âd (Kavmi’ne) ne ettiğini görmedin mi?"
(Fecr: 89/6)
اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙۖ
"(Yüksek ve sağlam) sütunları olan İrem şehrine."
(Fecr: 89/7)
اَلَّت۪ي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙۖ
"Onun bir benzeri beldelerde yaratılmamıştır."
(Fecr: 89/8)
وَثَمُودَ الَّذ۪ينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙۖ
"Ve vadilerde kayaları oyup (benzersiz yapılar inşa eden) Semûd’a,"
(Fecr: 89/9)
وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۙۖ
"Ve kazıklar (piramit ve ordular) sahibi Firavun’a."
(Fecr: 89/10)
Ad kavmini uyarmak için Allah (Azze ve Celle) Hud (aleyhisselâm)' ı gönderdi.
Hûd (aleyhisselâm)' ın soyu:
İmam Buhârî, Hûd (aleyhisselam) için de müstakil bir bab açmıştır. İbn Hişâm’a göre Hûd (aleyhisselâm)' ın diğer adı Âbir’dir. Katâde (radıyallahü anhümâ)’ ya göre silsile-i nesebi şöyledir:
Hûd (Âbir) b. Abdullah b. Rebâh b. Hulûd b. Âd b. Avs b. İrem b. Sâm b. Nûh (aleyhisselâm)
Lakabı "Nebiyyullah" dır.
Hûd (aleyhisselâm)' ın Özellikleri ve Mesleği:
Hûd (aleyhisselâm) Âd kavminin yaşadıkları yer olan Ahkâf diyârında doğup yetişti. Ahkâf, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmektedir. Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hûd (aleyhisselam)' ın babası olan Abdullah, bir gece rüyâsında, sırtından bir nûr silsilesinin çıktığını gördü. Hâtifden (gizliden) bir ses;
“Ey Abdullah, kalk! Amcanın kızı ile evlen. Böyle emrolundun” dedi.
O da rüyânın heyecanıyla uyandı. Sabah olduğunda gidip amcasının kızına evlenme teklifinde bulundu ve onunla evlendi. Mübârek bir kimse olan Abdullah ile Mercâne ismindeki bu sâliha hanımın evliliğinden, Hûd (aleyhisselam) dünyâya geldi. Mercâne'nin ismi başka bir rivâyette Mek'abe olup, Sâm'ın evlâdından Uveylim isminde bir zâtın kızıdır.
Hûd (aleyhisselâm)' ın annesi ona hâmile olduğu gece, yerler, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar dâhil olmak üzere her şey onu müjdelediler, tebrik ettiler. Annesinin Hûd (aleyhisselâm)' a hâmile kaldığı gecenin sabahında kalkıp baktıklarında, etrâfta bulunan ağaçların yeşillendiğini, çiçeklerin açtığını ve hiç mevsimi olmadığı hâlde çeşit çeşit meyvelerin bulunduğunu gördüler. Aynı zamanda;
“Hûd (aleyhisselâm)' ın doğumu (gelmesi) yaklaştı; ona itâat etmezseniz helâk olursunuz” diye sesler duydular.
Mek'abe'nin hâmilelik müddeti tamamlandıktan sonra, bir Cumâ gecesi Hûd (aleyhisselâm) doğdu. Doğumuyla beraber, o beldede yaşayan bütün insanlarda sebebini ve hikmetini anlayamadıkları korkuyla karışık bir titreme, kalp çarpıntısı meydana geldi. Mek'abe'nin bir çocuğu olduğu öğrenilince, önceden gördükleri hâlin hikmetini anladılar. Âd kavminden olanlar birbirlerine;
“Bu çocuk herhâlde peygamber olacaktır. Ondan sakınınız. Ona karşı dikkatli davranınız” dediler.
Doğduğu zaman, annesi ona, Âbir ismini verdi. Bu isim, Âber ve Ayber şeklinde de rivâyet edilmiştir. Ana rahmine düşmesinden îtibâren, her zaman fevkalâde hâlleri görülen Hûd (aleyhisselâm), bebeklik ve çocukluğu da başkalarından çok farklı idi. Soy bakımından baba ve dedeleri de kendi zamanlarının en seçkini idiler. Büyüyüp yetiştiğinde, çehre îtibâriyle zamanındaki insanların en güzeli, akıl bakımından da onların en mükemmeli idi. Bir gün namaz kılıyordu. Namazdan sonra annesi merâkla;
“Yavrucuğum! Bu ibâdet kimin içindir? Kime ibâdet ediyorsun?” deyince;
“Beni ve her mahlûku yaratan Allah'u teâlâya ibâdet ediyorum” dedi.
Annesi; “Yâni herkesin ibâdet ettiği putlara ibâdet etmiyorsun öyle mi?” deyince,
Hûd (aleyhisselâm) şöyle dedi:
“Anneciğim! O putlar, hiç kimseye zarar ve faydası dokunmayan taş parçalarından başka bir şey değildir. Şeytan, müşriklere; yaptıkları kötü amellerini iyi; putlara tapmayı da süslü gösterdiği için, onlar putlara tapıyorlar. Halbuki kendisinden başka ibâdet olunmaya lâyık, hiç bir ilâh bulunmayan, hak ve yegâne mâbud, yalnız Allah'u teâlâ'dır.”
Oğlunun bu sözlerini dikkatle ve heyecanla dinleyen annesi, Hûd (aleyhisselam)' a sarılarak;
“Yavrucuğum! Sen bildiğin, bildirdiğin şekilde ibâdetine devam et. Muhakkak ki, ben sana hâmile iken, doğumun esnâsında ve hâlâ şu anda bile çok acâib hâller gördüm ve görüyorum” dedi.
ve gördüğü garib hâllerden bâzılarını şöyle anlattı:
“Doğumun yaklaştığında, pek çok vâdiyi dolaştım. Bu esnâda, sana bir zarar gelmesinden ziyâdesiyle endişe ediyordum. Bir Cumâ gecesi, sen doğunca, endişelerimin yersiz ve lüzumsuzluğunu, senin husûsî olarak muhâfaza edildiğini anladım. Çünkü doğduğun gecenin sabahında, o siyah vâdinin beyazlaşıp kardan ak olduğunu gördüm. Kupkuru ağaçlar bir gecede yeşerip, taptaze olmuşlar ve meyve vermişlerdi.
Evlâdım! Seninle beraber giderken, yoluma çok heybetli birisi çıktı. Seni benden alıp, daha önce kendilerini hiç görmediğim, beyaz yüzlü nûranî kimselere teslim etti. Bir müddet sonra bana geri verdiler ve seni getirdiklerinde; başının üzerinde bir nûr hâlesi, pazularında ise yeşil renkli yâkutlar vardı. O topluluktan birinin, sana hitâben;
“Allahü teâlâ seni peygamber kıldı. Müjdeler olsun” dediğini işittim.
Bu gördüğüm hâllerin şeytânî olması mümkün değildir, mutlakâ rahmânidir; onlar da meleklerdir. Sen yanlış bir hâl üzere olamazsın. Onun için, Rabbine bildiğin şekilde ibâdet et!” dedi.
Pek tatlı ve sevimli olan Hûd (aleyhisselâm), sîmâ olarak, Âdem (aleyhisselâm)' a çok benzerdi. Dünyâ ve dünyâlık ile alâkası yoktu ve çok ibâdet ederdi. Kendini; Allahü teâlâya ibâdet ve tâata vermiş idi. Gâyet şefkâtli, çok cömert bir zât olan Hûd (aleyhisselâm) ara sıra ticâretle meşgûl olurdu.
Âd kavmi:
Âd, kavmi en eski Arap kavimlerinden biri olup küçük, büyük bütün Arapların çok iyi bildiği bir topluluktur. Haklarında kulaktan kulağa dolaşan efsanelerin olduğu bu kavim, helak olup gitmiş; onlardan geriye adlarından başka hiçbir şey kalmamıştır. Arap şiirlerinde de çokça bahsedilen bu topluluk, “Arab-ı Baîde” diye bilinen ilk Arap kabilesi olup, Nûh (aleyhisselâm)' ın oğlu Sâm’ın soyundan gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de Âd kavminin yaşadığı bölgenin ismi “Ahkâf” olarak geçmektedir. Bu kelime Arapça’da; “rüzgârların oluşturduğu hafif tümsek kum tepeleri” manasına gelir. O zamanlar Yemen ile Umman arasında yer alan bu bölgenin sınırı Irak’a kadar uzanıyordu.
Bugün çok ince kumlarla kaplı olan bu bölge, enteresan bir özelliğe sahiptir. Atılan her cismi içine çekmekte ve hiçbir bedevî Arap o bölgeden geçmeye cesaret edememektedir.
Âd kavminin yaşadığı dönemde bu bölgenin suları bol, bağlık bahçelik, geniş ve verimli topraklarla kaplı olduğu bilinmektedir. Kral Şeddâd zamanında İrem isimli bir şehir kuran Âd kavmi, bu şehri cennete benzetmiş ve cennetin bu dünyada olduğunu iddia etmiştir. İrem, bağları ve yüksek binalarıyla meşhur olmuştur.
Nûh (aleyhisselâm) tûfanından sonra, gemide bulunarak kurtulanlar çoğalıp, zamanla Arabistan yarımadası ve başka yerlere dağılarak yerleştiler. Nûh (aleyhisselâm)' ın torunlarından olan Âd; Yemen'de, Hadrâmut bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi.
Âd'ın evlâdı burada çoğalarak büyük bir kabîle oldu. Bu kabîle, Âd'ın soyundan geldiği için, bu kavme Âd kavmi denildi. Âd, kendi arasında 23 kabîleden meydana gelen büyük bir Arab kavmi idi. İbn-i Ebî Hatim, Âd kavminin yerleşme sahasının, Yemen ile Şam arasında olduğunu da rivâyet etmiştir.
Âd kavminin insanları, gâyet uzun boylu, iri cüsseli, tuttuğunu koparan cinsten çok kuvvetli kimselerdi. Yeryüzünde onlardan daha uzun boylu ve cüsseli kimseler gelmemiştir. Aynı zamanda uzun ömürlü idiler. Bedenî olan kuvvetleri yanında, Allah'u teâlâ'nın ayrıca bir ihsânı olarak, bulundukları belde de, gâyet bereketli idi. Yaşadıkları yerin toprağı çok verimli, yağmurları da bol idi. Her taraf yemyeşil olup, her yanda, bağlar, bahçeler, etrâfta rengarenk çiçekler, göz görebildiğince çeşit çeşit meyve ağaçları vardı. Adım başı pınarlar, akarsular bulunurdu. Hattâ bu Ahkâf diyârının İrem diye tanındığı, "İrem bağları" tabirinin oradan geldiği de rivâyet edilmiştir.
Âd kavmi insanları, büyük kaya parçalarını yontarak sütun (direk) şekline getirirler, bu direkler üzerine muazzam, gösterişli binâlar yaparlardı. O muazzam binâlarının içinde ayrıca bağlar, bahçeler, güzel havuzlar bulunurdu. Her yer akıl almaz süslerle, göz kamaştırıcı güzelliklere sâhipti.
Nûh (aleyhisselâm)' dan sonra 800 yıl gibi uzun bir zamanın geçmesi sebebiyle, Âd kavmi bozulmaya başladı. Önceleri doğruluk, hak ve adâlet üzere rahat yaşarlarken, zamanla fitne ve fesada başladılar. Dinlerine âit ilimleri büsbütün unutarak doğru yoldan ayrıldılar.
Âd Kavminin Kibri:
Dünya hayatının hemen bütün nimetlerine sahip olan Âd kavmi, bu kuvvet ve iktidarları sebebiyle mağrur olup şımarmıştı. Zalim kavim, yüksek tepelere, sonsuza kadar kalacaklarını düşündükleri köşkler ve yüksek binalar inşa ediyorlardı. Bunu da bir ihtiyaçtan dolayı değil, sırf gösteriş ve debdebe duygusuyla yapıyorlardı. Zevk ve safa içinde iyice azgınlaşan Âd kavmi insanlara da baskı kurmaya, zulmetmeye başlamıştı.
(Şuarâ Sûresi 26/128 - 130);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ
“Her yüksek yere bir bina inşa edip eğleniyor musunuz?”
(Şuarâ: 26/128)
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ
“Ebedî kalmak umuduyla yapılar inşa edip duruyor musunuz?”
(Şuarâ: 26/129)
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ
“Ele geçirdiğiniz (insanları) zorbalıkla mı yakalıyorsunuz?”
(Şuarâ: 26/130)
Maddi güç ve varlıklarını her şeyin üstünde gören Âd kavmi, yüce Kitabımızda şöyle anlatılır:
(Fussilet: 41/15);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
"Âd Kavmi’ne gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve “Bizden daha güçlü olan kimmiş?” dediler. Görmediler mi onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu? Onlar, ayetlerimizi inkâr ediyorlardı."
(Fussilet: 41/15)
Nûh (aleyhisselâm) tûfanını görenler çoktan vefât etmiş olduklarından ve tûfanın tesiri yavaş yavaş insanların hâfıza ve gönüllerinden silindiği için, azmaya başladılar. Şeytan da zâten bütün gayretiyle insanları hidâyet yolundan ayırmak için, devamlı hîle ve tuzaklar hazırlıyordu.
Boy ve kuvvetlerine, ellerindeki nîmetlerin çokluğuna bakarak aldanan bu kavim;
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve; bizden daha kuvvetli kim var (olabilir) ki dediler”
(Fussilet: 41/15)
âyetinin haber verdiği şekilde kibre kapıldılar. Bütün nîmetleri veren Allah'u teâlâ'yı da çokta unutmuşlardı. Kendilerinin ve bütün âlemin bir yaratıcısı olduğu akıllarına bile gelmiyordu. Her geçen gün kibir ve büyüklenmeleri, cehâlet ve taşkınlıkları artıyordu.
Âd Kavminin Dînî Durumu:
İbn Kesîr, Âd kavminin Nûh (aleyhisselâm)' ın kavminden sonra putlara tapan ilk kavim olduğunu ifade eder. Yüce Allah şirk öncüsü bu topluma merhamet göstermiş ve Hûd (aleyhisselâm)' ı onlara peygamber olarak göndermiştir.
Âd kavmi, Allah’ı inkâr etmiyor; O’nun kendilerine karışmasına ve peygamberler aracılığıyla hayata müdahale etmesine karşı çıkıyorlardı. Geleneği ve körü körüne atalarına tabi olmayı bağnazca kutsallaştıran zalim kavim, Allah’a kulluktan hoşlanmıyor, Peygambere meydan okuyordu:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Demişlerdi ki: “Bir tek Allah’a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiği (ilahları) bırakalım diye mi bize geldin? Şayet doğru sözlüysen vadettiğin (azabı) getir (bakalım)!”
(A'râf: 7/70)
Âd kavmi aslında dünyaya tapan, ahireti inkâr eden bir kavimdi:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَۖ
“Bizim (tek bir) hayatımız (vardır o da) yalnızca dünya hayatıdır. Biz ölürüz, (akabimizde bizden sonra gelenler) hayat bulur. Yoksa biz diriltilecek falan değiliz.”
(Mü'minûn: 23/37)
diyorlardı.
Nihâyet Âd kavmi; samed, samûd, sadâ ve hebâ adlı putlara tapmağa, etrâfta bulunan kabîlelere zulüm ve işkence etmeğe başladı. Öyle zâlim ve gaddar oldular ki, zayıf ve güçsüzler, onların yanında eğlence vâsıtası idi. Bunlar üzerinde âdetâ kuvvet denemesi yaparlar, beğenmedikleri zavallı bir kimseyi çok yüksek binâlardan aşağıya atıverirler, merhamet nedir bilmezlerdi. Âdeta zorbalık ve şiddet ile muâmele etmeyi, kendilerine şiâr edinmişlerdi. Kuvvet, şiddet sâhibi olanlar, diğerlerini ezer, inletir, hattâ işkence ile öldürürlerdi. Güçsüz ve korunmasız olanların hâmisi ve sığınağı yoktu.
Zulüm ve aşağılıkta akıl almaz derecede ileri gitmişlerdi. Herkesin gelip geçmekte olduğu çöl yollarına güyâ kolay, kısa ve emîn olan istikâmeti göstermek için çeşitli yanlış işâretler koyarlardı. Yolu bilmeyen, garib, zavallı yolcular, bu yanlış işâretlere aldanarak farkında bile olmadan, kızgın çöllerin içlerine kadar giderler; Âd kavminin zâlimleri de, bu biçârelerin sıcak çöllerde, açlık ve susuzluktan, perişân bir vaziyete düşmelerini, kurda kuşa yem olmalarını seyrederler ve habis rûhları bu alçaklık ve vahşetten zevk alırdı.
Bâzen uzak olsun, yakın olsun civârlarında bulunan kabîlelere baskın yaparlar, her tarafı yakıp yıkarlardı. Ele geçirdikleri malları yağma ederler, yakaladıkları insanları da köle olarak çalıştırır, yâhut da satarlardı. Merhamet duyguları tamâmen kaybolmuş, yerini, canilik ve zulüm duygusu almıştı. Güç ve kuvvetlerini zulüm ve haksızlıkta kullanıyorlardı.
Allah korkusu ve insanlık düşünceleri dumûra uğrayan, şefkât ve merhametten tamâmen mahrûm kalan bu kavim, elindeki maddî imkan ve zenginlikleri sâdece zulüm vâsıtası olarak kullanıyordu. Garib ve kimsesizleri, zayıfları, haklı, haksız ayırmadan, akıl almaz işkencelerle inletiyorlar, onları köle gibi çalıştırıyorlardı. Komşu kabîleler de bunların zulüm ve işkencelerinden yaka silker hâle gelmişlerdi. Çünkü aynı şekilde onlara da, zulüm ve haksızlık ediyor rahat bırakmıyorlardı.
Maddî imkan ve nîmetleri arttıkça, Âd kavminin şımarıklığı, haddi aşması da artıyor, Allah'u teâlâ'nın sonsuz nîmet ve ihsânlarına karşı, şükür yerine nankörlükte ileri gidiyorlardı. Bağ, bahçe, tarla, hayvan, mahsul ve hattâ nesillerinde şaşılacak bir bereket bulunması, dünyâ nîmetleri bakımından, ulaşılması arzu edilen bütün her şeye kavuşmuş olmaları, onların gittikçe azıtıp sapıtmalarına, zulüm ve haksızlıkta daha da ileri gitmelerine sebep oluyordu. Bu hesapsız nîmetlere şükredecekleri yerde, şükrü terkedip şirke, müşrikliğe devam ediyorlar, içinde bulundukları bolluk sebebiyle gurur ve kibre kapılıp, insânî duygu ve meziyetlerden ayrılarak, eğlence ve sefâhet yolunda ilerliyorlardı.
Herkesin gelip geçmekte olduğu işlek yolların kenarlarında yaptıkları gâyet muazzam binâlarda, benzeri görülmemiş bir ihtişâm içinde yaşıyorlardı. Bu umûmi yerlerde, ayrıca yüksek tepelerde, yaptıkları sağlam binâ ve kâşânelerde vakitlerini oyun ve eğlence ile geçiriyorlardı.
Ahlâkî ve insanî değerlerini kaybetmiş, mânevîyattan tamâmen mahrûm kalmış kimselerin, ellerine geçirdikleri kuvveti ve maddî imkanları, başkalarına zulüm ve işkence âleti olarak kullanacakları gâyet açıktır. İşte Âd kavmi de böyle olup, ellerindeki kuvvet ve imkanları ile etrâfa dehşet saçıyorlar, bundan da zevk duyuyorlardı. Bu zamanda Âd kavminin melîki (hâkimi), Halcan bin Vehm isminde, vicdansız, zâlim bir kimse idi.
Âd-ı ûlâ, Âd-ı uhrâ:
Âd-ı ûlâ, ilk Âd kavmi demektir. Âd-ı uhrâ ise sonraki Âd kavmi demektir.
Bunların kimler oldukları hakkında çeşitli rivâyetler varsa da, meşhûr olan rivâyetlere göre, birinci Âd kavmi, Hûd (aleyhisselâm)' ın zamanında bulunup, ona îmân etmeyerek helâk olanlardır. Necm sûresinin 50. âyet-i kerîmesinde;
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًاۨ الْاُو۫لٰىۙ
"Şüphesiz ki önceden (var olan) Âd Kavmi’ni helak eden O’dur."
(Necm: 53/50)
buyurdu. Bu kavme ilk Âd kavmi buyrulması, Nûh (aleyhisselâm)' dan sonra ilk helâk olan kavim olması sebebiyledir.
Katâde (radıyallahü anh)'ın bildirdiğine göre İrem, bir Âd kavmidir. Onlara, zât-ül-Imâd (direkler sâhibi) denirdi.
Kur’an-ı kerîmde, Hûd (aleyhisselam) ile Âd kavmi arasında vâki olduğu zikredilen hâdiseler hep bu Âd-ı ûlâ'ya (birinci Âd'a) aittir.
Âd-ı ûlâ'nın helâk olmasından sonra, geride kalanlardan çoğalanlara da Âd-ı uhrâ (sonraki Âd kavmi) denilmiştir. Âd-ı ûlâ, Âd-ı uhrâ ve İrem hakkında daha değişik rivâyetler de bildirilmiştir.
Hûd (aleyhisselâm)' ın peygamberliği:
İşte edeb ve hayâ bakımından her türlü azgınlık ve taşkınlığa sâhip olan, hak hukuk tanımayan Âd kavmi içinde bir zât yetişiyordu. Bu seçilmiş zât, Hûd (aleyhisselâm) idi. Hûd (aleyhisselâm)' ın Âd kavmi ile olan münâsebeti, sâdece neseb (soy) bakımından onlarla aynı olması ve aralarında yetişmesi idi. Başka hiç bir yönden onlara benzemiyordu.
Allah Subhanehu ve teâlâ'nın bir ihsânı olarak yaratılıştan, fevkalâde bir güzelliğe sâhip olan Hûd (aleyhisselâm), kavminin en güzeli ve ahlâkça en üstünü olup, insanlar içinde, Yûsuf (aleyhisselâm)' dan sonra, Âdem (aleyhisselâm)' a en çok benzeyen idi. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in nûru, Hûd (aleyhisselam)' ın mübârek alnında ay gibi parlıyordu. Daha küçüklüğünden itibaren kendisine;
“Muhammed Mustafa'nın (sallallahü aleyhi ve sellem)' in nûru senin alnındadır. Putları kırmak, küffârı öldürmek ve küfür ateşini söndürmek O'na nasîb olacak” diye nidâ edildiğini duyardı.
Allah'u teâlâ onu muhâfaza etti. Kavminin taşkınlıklarına kapılmadı. Nûh (aleyhisselâm)' ın dîninde olup, o din üzere ibâdet ederdi. Kavmi arasında, sevilen, sayılan, hürmet edilen bir kimse idi. Gâyet hâlim, selim, yumuşak huylu ve şefkâtli olan Hûd (aleyhisselâm) temiz, îtibâr sâhibi ve soylu bir âileye mensup idi. Doğruluk ve dürüstlüğü ile başkalarından tamâmen farklı bir hâlde olduğu herkes tarafından bilinirdi. Cesareti ve zekâsı ise fevkalâde idi. Kavminin îtibâr ve îtimâdını kazanmış olduğundan, herkes arasında Emîn lakabı ile tanınmış idi. Hûd (aleyhisselâm), kavminin bu azgın hâline baktıkça çok üzülüyor, müdâhale edemiyor ve karşı gelemiyordu.
Gâyet sâkin olan, hiç kimseye bir şey söylemeyen, bununla beraber vakâr ve heybet sâhibi olan Hûd (aleyhisselâm)' a, 400 yaşına (başka bir rivâyette 40 yaşına) gelince, Âd kavmine peygamber olduğu bildirildi. Allah'u teâlâ, Cebrâil (aleyhisselâm) vâsıtasıyla Hûd (aleyhisselâm)' a şöyle vahyetti:
“Ey Hûd! Kavmin arasından seni seçtim ve seni Âd kavmine peygamber kıldım. Onlara git! Kendilerinden korkma! Ben onlara, senin için, mûcize olacak şeyler gösteririm. Yâ Hûd! Ben onlara, altından tahtlar (çok mal ve servet) yanında, kendilerinden evvel hiç bir kavme nasîb olmayan uzun ömür ve çok kuvvet verdim. Onlara gökten bol yağmur yağdırdım. Yerden çeşit çeşit otlar bitirdim. Rızkımı yiyip benden başkasına ibâdet ediyorlar. Ey Hûd! Sen, benim kulum ve peygamberimsin. Onlara git! Kendilerini tevhide çağır ve benden başka ilâh olmadığını, bir olduğumu, ortağımın bulunmadığını söyle ve inanmaya dâvet et!”
Hûd (aleyhisselâm)' ın Daveti:
Hûd (aleyhisselâm) kavmini Allah’a kul olmaya ve putlara tapmaktan vazgeçmeye davet etti.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ
"Âd Kavmi’ne de kardeşleri Hûd’u (peygamber olarak gönderdik). Demişti ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka (ibadeti hak eden) bir ilahınız yoktur. Korkup sakınmayacak mısınız?”
(A'râf: 7/65)
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ
Âd (Kavmi’ne de) kardeşleri Hûd’u (gönderdik). Demişti ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilahınız yoktur. Siz yalnızca iftiracılarsınız.”
(Hûd: 11/50)
Hûd (aleyhisselâm) kavmini ısrarla akıllarını kullanmaya çağırıyordu:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Ey kavmim! Sizden (davetim karşılığında) bir ücret talep etmiyorum. Benim ücretim beni yaratan (Allah)’a aittir. Akletmez misiniz?”
(Hûd: 11/51)
Bu çağrıda, Allah’ın ahirette vereceği mükâfattan başka hiçbir menfaat gözetmeyen bir davetçinin samimiyeti ve körü körüne taklit yerine aklı kullanmaya daveti vardı.
Hûd (aleyhisselâm) bu samimi çağrısında kavmi için iyilik dilemekten başka bir gaye güdülmemiştir. Aslında her Peygamberin yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ne var ki diğer kavimlerde olduğu gibi Âd kavminin ileri gelenleri de nefislerini ilahlaştırarak bu güzel davete karşı çıkmış, kendi iktidarlarının devamı için çalışmışlardır.
Halkın Peygambere Karşı Kışkırtılması:
Âd kavminin ileri gelenleri, Hûd (aleyhisselâm)' ın davetinin halk tarafından kabul görmesinden çok korkuyorlardı. Makam ve mevkilerini kullanarak çeşitli komplolar düzenlediler. Hûd (aleyhisselâm)' ı hor ve hakir görüp küçümsediler; davasını alaya aldılar; O’nu beyinsizlik ve yalancılıkla suçladılar. Buna karşılık Hûd (aleyhisselâm) kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu ve ancak kavminin iyiliğini düşündüğünü, asla kötü bir düşüncesi olmadığını şöyle ifade etti:
(Arâf: 7/66-68);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي سَفَاهَةٍ وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
"Kavminin önde gelenlerinden kâfir olanlar demişlerdi ki: “Seni kıt akıllı biri olarak görüyor ve kesinlikle senin yalancı biri olduğunu sanıyoruz.”
(A'râf: 7/66)
قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Demişti ki: “Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi (tarafından gönderilmiş) bir elçiyim.”
(A'râf: 7/67)
اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ
“Size Rabbimin risaletini/mesajlarını iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.”
(A'râf: 7/68)
Âd kavminin zalim idarecileri, Hûd (aleyhisselâm)' a karşı çirkin bir karalama kampanyası başlattılar. O'nun peygamber olamayacağını, çünkü halkın içinden sıradan birisi olduğunu; ayrıca akıl ve mantık dışı şeyler söylediğini iddia ediyorlardı:
(Mü’minûn: 23/33-38);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ
"Ahiret karşılaşmasını inkâr edip yalanlayan ve dünya hayatında refah ve zenginlikle şımarttığımız kavminin önde gelenleri şöyle dediler: “Bu, yalnızca sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yer, içtiğinizden içer.”
(Mü'minûn: 23/33)
وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ
“Şayet sizin gibi insan olan birine uyacak olursanız, hiç kuşkusuz hüsrana uğrayanlar olursunuz.”
(Mü'minûn: 23/34)
اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَۖ
“Yoksa öldüğünüz, (sonra da) toprak ve kemik olduğunuzda, (diriltilip kabirlerinizden) çıkarılacağınızı mı size vadediyor?”
(Mü'minûn: 23/35)
هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ
“Heyhat! Heyhat! Kendisiyle tehdit edildiğiniz şey çok uzaktır.”
(Mü'minûn: 23/36)
اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَۖ
“Bizim (tek bir) hayatımız (vardır o da) yalnızca dünya hayatıdır. Biz ölürüz, (akabimizde bizden sonra gelenler) hayat bulur. Yoksa biz diriltilecek falan değiliz.”
(Mü'minûn: 23/37)
اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌۨ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِن۪ينَ
“O, yalnızca Allah’a yalan uydurup iftira eden bir adamdır. Biz ona iman edecek değiliz.”
(Mü'minûn: 23/38)
Zalim yöneticiler halk üzerinde baskı kuruyor, onların iman etmesini engelliyorlardı. Ezilen halklar, baskı altında kaldıkları için doğruları kabulde zorlanırlar. Bunu çok iyi bilen zalimler, halkın uyanmaması için peygamberi akılsız ve yalancı olmakla suçladılar. Kendilerini adım adım helake götürecek eylemlerin girdabında debelenip durdular:
Kibirlendiler, isyan ettiler. Azdıkça azdılar, haddi aştılar. Arzu ve isteklerini ilah edindiler. Elçileri ve getirdikleri ayetleri yalanladılar. İnatçı zorbalara uydular. Düşünmediler ve hayvanlar gibi oldular. Dünyaya daldılar, ahireti ve Rablerini inkâr edip, fitne ve fesat çıkardılar. Allah’ın azabını ciddiye almayıp, onun hemen gelmesini istediler.
(Ahkâf: 46/22-23);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Dediler ki: “(Yalanlarınla) bizi, ilahlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Şayet doğru sözlülerdensen, bizi tehdit ettiğin (azabı) getir (bakalım).”
(Ahkâf: 46/22)
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
Dedi ki: “(Azabın ne zaman geleceğine dair) bilgi Allah’ın katındadır. Ben ise kendisiyle gönderildiğim (hakikatleri) size tebliğ ediyorum. Fakat ben, sizi cahillik eden bir toplum olarak görüyorum.”
(Ahkâf: 46/23)
(Hûd: 11/59);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ
"İşte Âd Kavmi! Rabblerinin ayetlerini inkâr ettiler ve O’nun resûllerine isyan ettiler. (Allah’ı ve resûlünü bırakıp) her inatçı zorbanın emrine uydular."
(Hûd: 11/59)
(Şu’ara: 26/123);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ
"Âd (Kavmi), gönderilen resûlleri yalanladı."
(Şuarâ: 26/123)
(Furkan: 25/43-44);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلًاۙ
"Hevasını/Arzusunu ilah edineni gördün mü? Şimdi sen mi ona vekil olacaksın?"
(Furkân: 25/43)
اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلًا۟
"Sen, onların çoğunun dinleyip aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar, yalnızca hayvanlar gibilerdir. Hayır, hayır yolca daha sapkınlardır."
(Furkân: 25/44)
Âd kavmi kendilerini ebedi huzur ve mutluluğa götürecek olan ilahi daveti terk edip onlara hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan zavallı putların peşine takılmış ve böylece aşağıların aşağısına yuvarlanmıştı. Onların bu akılsız tutumlarına karşı Hûd (aleyhisselâm) Rabbine yönelerek:
(Mü’minûn: 23/39-40);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ
Dedi ki: “Rabbim! Yalanlamalarına karşılık bana yardım et.”
(Mü'minûn: 23/39)
قَالَ عَمَّا قَل۪يلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِم۪ينَۚ
Buyurdu ki: “Birazdan kesinlikle pişman olacaklar.”
(Mü'minûn: 23/40)
Âd Kavminin Helâki:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat/bir ân onun gerisinde kalır ne de önüne geçebilirler."
(A'râf: 7/34)
Toplumsal düzenlerin yeryüzündeki serüvenleri, insanların bireysel serüvenine çok benzer. Onlar da insanlar gibi doğar, büyür, gelişir, çöküşe geçer ve yeryüzünden silinirler. Bu bağlamda her insanın olduğu gibi, her toplumun da bir eceli vardır. Bu ecel geldiğinde onu durdurmak mümkün olmaz. Uyarıcının gelmesi ise son bir ikazdır. “Ecel yaklaştı” demektir.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
"Biz, hangi beldeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın refah içinde yaşayan şımarık zenginleri, “Biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” dediler.
(Sebe’: 34/34)
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يرًا
"Biz bir beldeyi helak etmek istediğimizde, orada refah içinde yaşayanlara (Allah’a itaat etmelerini) emrederiz. (Onlarsa itaat etmez) orada fasıklık yaparlar. Artık (azap) hükmü onların üzerine hak olur ve orayı yerle bir ederiz."
(İsrâ: 17/16)
Dünyaya sarılmak ve nefsin isteklerini ilah edinmek, Allah’ın himayesinin kalkmasına sebep olur. Allah’ın ayetleri inkâr edilip, peygamber yalanlandığında, hevâ ve hevesler ilah edinildiğinde artık insanların gözleri hakikati görmez, kulakları duymaz, kalpleri anlayamaz. Doğru bir şey düşünemez hale gelen bu insanlar, şeytanı kendilerine rehber edinirler. Onun peşine takılarak doğru yoldan çıkar ve ahlaksız bir hayat yaşarlar. Ve bu, onların helâke gitmesi anlamına gelir.
Âd kavmi Allah’ın onlara verdiği nimetler sebebi ile kendilerini yeryüzünde ebedi zannederek, yüksek binalar ve muhteşem köşkler yapıyorlardı. Bunların bir gün yok olacağını akıllarının köşesinden bile geçirmiyorlardı. Bunun sonucunda ise halkı küçük görüyor, onlara gaddar ve zalimce davranıyorlardı. Hûd (aleyhisselâm) onları bu azgın ve nankör tavırlarından vazgeçmeye davet ediyordu:
(Şuarâ: 26/128-135);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ
“Her yüksek yere bir bina inşa edip eğleniyor musunuz?”
(Şuarâ: 26/128)
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ
“Ebedî kalmak umuduyla yapılar inşa edip duruyor musunuz?”
(Şuarâ: 26/129)
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ
“Ele geçirdiğiniz (insanları) zorbalıkla mı yakalıyorsunuz?”
(Şuarâ: 26/130)
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ
“Allah’tan korkup sakının ve bana itaat edin.”
(Şuarâ: 26/131)
وَاتَّقُوا الَّذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ
“Size, bildiğiniz (güzelliklerle) destek veren (Allah’tan) korkup sakının.”
(Şuarâ: 26/132)
اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ
“Size hayvanlar ve çocuklarla destek verdi.”
(Şuarâ: 26/133)
وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ
“Bahçeler ve su kaynaklarıyla.”
(Şuarâ: 26/134)
اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ
“Ben, sizler için büyük günün azabından endişe ediyorum.”
(Şuarâ: 26/135)
Mekkelilerin yaptığı gibi peygamberlerini ciddiye almayan bu kavim, kibirlenerek Hûd (aleyhisselâm)' la alay ettiler, cahilce O’na meydan okudular:
(Şuarâ: 26/136-140);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ
Demişlerdi ki: “Öğüt versen de vermesen de bizim için fark etmez.”
(Şuarâ: 26/136)
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ
“Bu, yalnızca eskilerin âdetidir/geleneğidir. (İnsanlar yaşar ve ölür, ötesi yok.)”
(Şuarâ: 26/137)
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ
“Biz, azap görecek değiliz.”
(Şuarâ: 26/ 138)
فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
"Onu yalanladılar, biz de onları helak ettik. Şüphesiz ki bunda, (Allah’ın dostlarına yardım edip düşmanları helak edeceğine dair) ayet vardır. Onların çoğu mümin değildir."
(Şuarâ: 26/139)
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟
"Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet,) O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz ve (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir."
(Şuarâ: 26/140)
Âd kavmi konuştukça batıyor, adım adım helâke sürükleniyordu: “Şöyle dediler:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ
Demişlerdi ki: “Ey Hûd! Bize apaçık bir belge/delil getirmedin. Senin sözünle ilahlarımızı bırakacak ve sana iman edecek değiliz.”
(Hûd: 11/53)
Rivayetlere göre Hûd (aleyhisselâm), zalim kavme yeri gelince deliller ortaya koyuyor, yeri gelince akıl sahiplerine hitap ederek düşünmelerini sağlamaya çalışıyor, yerine göre de mucizeler gösteriyordu.
(Her Peygambere mucizeler verildiği hakkında Peygamberimize ait hadisler için bkz: Ahmed b. Hanbel, el-Musned, II, 341, 451)
Fakat kibir ve önyargıyla akıl ve vicdanları körelmiş insanlar batıl yollarından bir türlü dönmüyorlardı.
Hûd (aleyhisselâm) cihâdını, kınayanın kınamasına, tehdit edenin tehdidine aldırmadan aralıksız sürdürüyordu. Zâlim kavmi dedi ki:
(Hûd: 11/54-57);
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ
“Sana sadece şunu deriz: ‘İlahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış.’ ” Demişti ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben ortak koştuklarınızdan berîyim.”
(Hûd: 11/54)
مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ
“(Allah’a ibadet ettiğinizi de iddia ediyorsunuz ya!) Allah dışındaki (tüm ibadet ettiklerinizden de uzağım). Hep beraber bana tuzak kurun (ve tuzağın gereğini yapmayı da) ertelemeyin/bana göz açtırmayın.”
(Hûd: 11/ 55)
اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
“Hiç şüphesiz ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hareket eden her canlıyı perçeminden tutan (kontrol edip yönlendiren) O’dur. Şüphesiz ki Rabbim, dosdoğru yol üzeredir.”
(Hûd: 11/56)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ٓ اِلَيْكُمْۜ وَيَسْتَخْلِفُ رَبّ۪ي قَوْمًا غَيْرَكُمْۚ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْـًٔاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ
“Şayet yüz çevirecek olursanız, kendisiyle gönderildiğim mesajı size ilettim. Rabbim sizin yerinize başka bir topluluğu getirir ve siz O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyi gözetleyip koruyandır.”
(Hûd: 11/57)
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ
"Gerçekten Rabbinizden size şiddetli bir azap ve öfke gelecektir. Sizin ve babalarınızın isimlendirdiği ve Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şu isimler hakkında benimle tartışacak mısınız? Bekleyin (bakalım)! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
(A'râf: 7/71)
Âd kavmi, Hz. Hûd (aleyhisselâm)' ın hidayet çağrısına inatla direnmiş ve tehdit edildikleri azabı hafife alarak;
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Dediler ki: “(Yalanlarınla) bizi, ilahlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Şayet doğru sözlülerdensen, bizi tehdit ettiğin (azabı) getir (bakalım).”
(Ahkâf: 46/22)
Yüce Allah, Hûd (aleyhisselâm)' a şöyle vahyetti.
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِم۪ينَ
De ki: “Şayet acele etmekte olduğunuz (azap), benim (elimde ve yetkimde) olsaydı (size mühlet vermezdim ve) benimle sizin aranızdaki mesele bitirilmiş olurdu. Allah, zalimleri en iyi bilendir.”
(En'âm: 6/58)
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
Dedi ki: “(Azabın ne zaman geleceğine dair) bilgi Allah’ın katındadır. Ben ise kendisiyle gönderildiğim (hakikatleri) size tebliğ ediyorum. Fakat ben, sizi cahillik eden bir toplum olarak görüyorum.”
(Ahkâf: 46/23)
Kurtuluşa çağıran davetçinin karşısına dikilip meydan okuyan ve azabın hemen gelmesini isteyen bu insanlar ne büyük bir cahillik sergilediklerinin daha sonra farkına vardılar mı acaba? Maalesef hayır! Farkına varsalardı, azab gelmeden önce, Yunus (aleyhisselâm)' ın kavmi gibi tevbeye sarılırlardı. Fakat kibir ve nefse tapınmanın eşlik ettiği koyu cehalet onları bundan alıkoyuyordu. Aslında cehalet, Peygamberlerin çağrısından yüz çeviren bütün kavimlerin ortak özelliğiydi.
Nitekim; daha önce Nûh (aleyhisselâm)’ a kavmi,
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًاۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
“Ey kavmim! (Davetim karşılığında) sizden mal talep etmiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben, iman edenleri kovacak değilim. Onlar Rabbleri ile karşılaşacaklardır. Fakat ben, sizlerin cahillik eden bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum.”
(Hûd: 11/29)
diye cevap vermişti. Hûd (aleyhisselâm)’ dan sonra Lût (aleyhisselâm) da kavmine karşı aynı ifadeyi kullanmış:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
“Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? (Hayır, öyle değil!) Siz cahillik etmekte olan bir topluluksunuz.”
(Neml: 27/55)
demişti. Aynı şekilde, Musa (aleyhisselâm)' a, İsrailoğulları:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
"İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putları olan ve sürekli o (putlara) tapan bir kavme geldiler. “Ey Mûsâ! Onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah yap.” demişlerdi. “Şüphesiz sizler, cahillik eden bir topluluksunuz.” demişti.
(A'râf: 7/138)
demişti. Böylece Hakkın dışında ancak batıl; İslâm’ın (Tevhid) dışında da ancak cahiliye olduğu Peygamberlerin diliyle tescillenmiş oluyordu. Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun. Biz de bu gün, “Allah’ın hükümlerinden yüz çeviren günümüz Müslümanlarının ahireti bırakıp dünyaya meyletmesi ne cahilce bir tutumdur!” dersek çok yerinde bir söz söylemiş oluruz..
Allah’ın (Azze ve Celle)'nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, Nûh (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.
Hâtime:
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)' in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.
O her şeyin en iyisini bilendir.
Muvahhid Kullara Selâm Olsun.
Polat Akyol.
KAYNAK:
KUR'AN VE SAHİH SÜNNET
NOT: YAZININ DEVAMI VAR
Hûd Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası başlıklı yazı Polat Akyol tarafından
18.04.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.