Jilet Medeniyettir
Montaigne, Denemeler
adlı eserinin başında özetle şöyle bir ifade kullanır. “Okuyucu, bu kitabı ben
kendim ve yakınlarım için yazdım. Amacım sana fayda sağlamak, akıl vermek veya
hizmet etmek değil. Bu kitaptaki düşünceler tamamen benim şahsi fikirlerimdir
ve sadece beni bağlar, sen bunları kabullenmek zorunda değilsin.”
Girişten de
anlaşılacağı gibi bugün ele aldığım konu, benim kişisel görüşümdür. Bu yazımda edebi
tür olarak bir “deneme” kaleme alacağım. Deneme türünü “Yazarın kendisiyle konuşmasıdır.”
diye ifade ederiz. Amacın anlaşıldığını varsayarak konumuza dönelim.
Son zamanlarda ülkemizde sakallı erkeklerin ciddi manada arttığını gözlemliyorum. Mesleğe ilk başladığı günden itibaren haftanın yedi günü sakal tıraşı olmayı kendine düstur edinmiş biri olarak bu durumun bana çok garip geldiğini ifade etmeliyim.
Bu kıl tüy işinin sadece bana mı garip geldiğini merak ettim ve dijital ortamda bir araştırma yaptım. Gördüm ki insanoğlu milattan önce otuz binli yıllarda sakal tıraşı oluyormuş, eski mağara resimlerinde genellikle sakalsız erkekler tasvir edilmiş. O zaman jilet mi varmış, nasıl tıraş oluyorlarmış sorusu geliyor insanın aklına. Çakmaktaşından veya istiridye kabuklarından yapılan keskin tıraş bıçakları kullanıldığı iddia ediliyor. Milattan önce üç binli yıllarda Hindistan ve Mısır’da bakır usturaların kullanıldığı tespit edilmiş. Yine Milattan önce yaşamış Büyük İskender’in sakalsız olduğunu ve savaştan önce askerlerini tıraş olmaya teşvik ettiğini biliyoruz. Bugünkü tıraş bıçaklarının icadı 1847’dir. Mucit W.S. Henson, güvenli tıraş makinesi denilen T şeklindeki klasik tıraş bıçağını icat etti, 1903 yılında MIT’de profesör olan W. Nickerson’ın çelik jileti üretmesi, 1960’ta paslanmaz çeliğin icat edilmesiyle çakmaktaşı ve istiridye kabuğuyla başlayan süreçten bugünkü kullanışlı tıraş bıçaklarına ulaştık.
Sakalın tarih boyunca
bir güç, kutsallık, yakışıklılık sembolü olarak görüldüğü olmuş, kimi zaman
beğenilmiş, kimi zaman beğeni unsuru olmaktan çıkmış. Verilere göre bu çağda
otuz yılda bir sakal moda haline geliyor. Sanıyorum şimdi bu zaman
dilimindeyiz.
Türk atalarımıza
baktığımızda balbalların genellikle erkeklerin sakalsız ama bıyıklı olduğunu
görüyoruz. XVII. Yüzyıl yazarlarından Johannes Janssonıus Türklerden söz
ederken “Kafalarını tıraş ederler, sadece tepeden sırtlarına uzanan bir tutam
saç bırakırlar, büyük bıyıkları vardır” ifadesini kullanmış.
Sakal, dinlerde bir
kutsallık sembolü olarak da görülmüş, İslamiyet’te de sünnet olduğu
gerekçesiyle sakal bırakmak makbul görülmüş. Ancak bazı tasavvuf erbabı sakal
kesmeyi, geçmişten temizlenme ve yeni bir başlangıç olarak görmüşler. Osmanlı
kaynaklarında “Çar darp” denilen saçı, sakalı, bıyığı ve kaşı tıraş etme
geleneğini Evliya Çelebi şöyle ifade eder: “Sakal tıraş etmenin manası, dünya
ziynetini terk eyledim demektir.”
Eflaki “Menakıbü'l Arifin”
adlı eserinde Mevlana’nın “Sakalın az oluşu kişinin saadetindendir. Sofular
için uzun sakal hoş bir şeydir, ancak sofi sakalını taramakla uğraşırken arif
Tanrı’ya ulaşır” dediğini nakleder.
Kaygusuz Abdal, bir
şiirinde sakal konusuna şöyle değinir:
“Kaba
sakal istemem
Hep
kesilse gam yemem
Hiç
kısa uzun demem
Ben
bu sakalı kırkarım”
Kısa bir tarih turundan
sonra gelelim bugüne: Az önce de belirtmiştik, her otuz yılda bir sakalın moda
olduğunu. Bir dönem temiz tıraşlı yüz rasyonel ve bürokratik devletin görsel
kodu iken, günümüzde sakallı görünüm küresel moda akımlarıyla birleşerek yeniden
popülerlik kazandı. Yapılan bir araştırmaya göre sakallı erkeklerin % 60’ı
kendilerini daha olgun, % 40’ı da daha özgüvenli hissettiğini belirtmiş. Başka
bir veriye göre de % 42’si her gün tıraş olmanın zorluğundan kaçmak ve daha
rahat hissetmek için sakal bırakmayı tercih ettiğini söylemiş. Bazı teorilere
göre sakal, kadınları cezbetmekten ziyade diğer erkeklere karşı bir sosyal
statü ve agresiflik göstergesi olarak işlev görüyor.
Merak ettim, insanlar
neden kendilerini sakalla daha olgun göstermek ister ve sakal neden özgüvenli
olmayı sağlar? Onu da araştırdım, şöyle bir sonuç çıktı karşıma: “Bilgi ve
yetkinlikle kazanılması gereken saygıyı, sert ve erkesi görünüşle (heybetli bir
sakalla) kısa yoldan elde etme çabası; derinliği olmayan bir imajın otorite
kurma aracı olarak kullanılması”.
Bu verilerden şunu
çıkarıyorum ki sakal, altı boş bir özgüveni gizleyen veya bir gruba ait olma
illüzyonu yaratan bir örtüden ibaret. Bilgiye dayalı gerçek otoritenin yerini
sakalla elde edilmeye çalışılan “şekilsel heybetin” alması; toplumun nitelik
kaybına işaret eder. Ancak bu yapay otorite, rasyonel bir kriz anında veya
gerçek bir bilgi sınavında çökmeye mahkumdur. Akıl ve bilimle hareket etmeyen, bunun yerine
şekil ve gösterişle kendini ispat etmeye çalışan hiçbir toplum bir medeniyet
kuramaz. Tarih boyunca “bakımsızlık” veya “kuralsızlık” kalıcı bir medeniyet
kuramamıştır. Medeniyet içgüdüler veya rastgele bırakılmışlığın değil;
iradenin, ölçünün ve disiplinin eseridir.
Her sabah aynanın
karşısına geçip tıraş olmak, kişinin kendine ve çevresine duyduğu saygının,
güne hazır olmanın ve kişisel disiplinin göstergesidir. Sakalsız bir yüz, iş
dünyasında da güvenilirlik ve ciddiyetle özdeşleştirilir. Tıraş olmak, özenli
olmanın ve standartları korumanın bir yoludur. Jiletle tıraş olmak sadece bir
kıl tüy temizliği değil bir yaşam disiplini ve modern duruş tercihidir. Bu, ben
buradayım ve çevreme, ortama saygı duyuyorum demektir. Tıraş olmak, bir çaba,
bir disiplin ve her gün yenilenen bir iradedir. Bu disiplinden vazgeçmek,
hayatın her alanına sirayet edebilecek bir idare etme, kolaya kaçma kültürüne
teslim olmaktır. Zahmete girmeyen insan bir medeniyet inşa edemez. Toplumun
genelindeki zevksizliğe ve niteliksizliğe uyum sağlamak estetikten uzaklaşmak
ve dağınıklığa kürek çekmektir. Sokaklarımızdaki binalar, yollara, mağazalara;
sokaktaki insanların kılık kıyafetine bir göz atalım, hepsi estetik
yokluğumuzu, zihnimizin dağınıklığını, bulanıklığını yansıtmıyor mu?
Bilmeliyiz ki estetik,
belirli kurallar ve oranlar üzerine kuruludur. Toplumsal ciddiyet kaybı bu
kuralların esnemesi anlamına gelir. Kuralsızlığın moda olduğu yerde estetik ve
bütünlükten söz etmek zorlaşır. Ciddiyetini kaybeden bir toplumda görsel uyum
yerini kaosun estetiksizliğine bırakır. Estetikten yoksun toplumlar da
medeniyet kuramazlar.
Kısacası, jilet medeniyettir.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.