Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet 1 Online Üyeler
(0 oy)

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde

I. Işığın Ulaşamadığı Cennet
Cennetten Kovuluşun Post modern Hikayesi…
Işık henüz dünyanın en dibine inmeyi öğrenmemişti. Güneş yukarıda büyük sarı bir hükümdar gibi dönse de, okyanusun alt katlarında adı bile bilinmiyordu. Gündüz yoktu; gece yoktu. Gece, ışığı tanıyanların karanlığa verdiği bir isim değil miydi? Derinlerde karanlık bir eksiklik değil, sanki varlığın ilk derisi gibiydi.

Göz henüz yaratılışın gereçleri arasına konmamıştı. Bakmak diye bir bilgi yoktu. Görmek yoksa uzaklık da yoktu; uzaklık yoksa çıplaklık kendine bir yüz bulamamıştı. Beden, kendini dışarıdan seyretmediği için bölünmemişti. Ne saklanacak bir yer vardı ne gösterilecek bir suret. Her şey suyun basıncı altında, kendi adını duymadan, kendi biçimini beklemeye çalışıyordu.
Okyanusun en altında sıcak bacalar vardı. Taştan yapılmış ağızlar gibi duruyorlardı; suskun, siyah, yaşlı ve içkin. İçlerinden çıkan sıcaklık soğuk suya karışıyor, karanlığın içinde küçük ılık çehreler açıyordu. Ateş orada bir alev değildi. Yanmak, yalnız havanın bir ayrıcalığıydı. Derinlerde ateş, suyun içinde saklanan bir nabız; görünmeyen, parlamayan, ama etrafındaki cansızlığı usul usul uyandıran koyu bir çağrıydı.

İlk canlılık ışıkla başlamadı. Işığa doğru büyümedi. Bir gözün hayranlığından değil, ısının kör sabrından doğdu. Soğuk su, sıcak bacaların çevresinde yavaşça yumuşadı; mineral kendi içinde kıpırdadı; taş, taş kalmaktan azıcık vazgeçti. Dışarısı yoktu. Çünkü her şey içerideydi.
Cennet yukarıda göklerde değil miydi? Kim bilir! Belki de cennet, gözün henüz açılmadığı, ışığın bedene henüz hükmetmediği, varlığın kendini seyretmek zorunda kalmadığı o basınçlı derinlikti. Orada bakış yoktu; bakış olmadığı için yargı da yoktu. Su, hiçbir gövdeyi diğerinden ayırmıyor, hiçbir teni kendi sınırına mahkûm etmiyordu. Karanlık, bir perde gibi değil; sanki bir rahim gibi duruyordu.

Okyanusun diplerinde su bir şeyi saklamıyordu; her şeyi birbirinin içine emanet ediyordu. Sıcaklık soğuğa, taş suya, su basınca, basınç henüz adını almamış canlılığa karışıyordu. Ayrı duran hiçbir şey yoktu. Bütün sınırlar yumuşak, bütün biçimler ağır, bütün başlangıçlar tereddütlüydü. Henüz bir varlık kendine “ben” diye çarpmamıştı. Henüz hiçbir gövde, başka bir gövdeye “sen” diye ayrılmamıştı.

Işık taşıyan, bu derinliğe inemedi. Parıltısı suyun üst katlarında dağıldı; aşağıya yalnız ulaşılamamış bir haber indi. Ondan da belki kimsenin haberi bile olmadı. Derin cennet bakıştan korunuyordu. Işık kapıda kalmıştı. Gözün doğmadığı yere, ayartının en eski biçimi de gözle gelemezdi. Yasak, görülen şeylerin etrafına çizilen bir çizgi. O yüzden orada henüz yasak yoktu. Çizgi yoktu. Sınır yoktu. Sadece ısının karanlıkta büyüttüğü yavaş bir varlık isteği vardı.

Sıcak bacalar soğuk suya üfledikçe, cennet kendi içinde ısınıyordu. Isı ne göksel bir lütuf ne de cehennemlik bir ceza olarak biliniyordu. Daha eskiydi. Daha bedensizdi. Ateşin adı konmadan önceki haliydi. Su onu söndürmüyor, saklıyordu. Karanlık onu gizlemiyor, büyütüyordu. Belki de ilk günah, henüz günah olmadan önce, parlamayan bir sıcaklık olarak başlayacaktı.
Derinlerde hayat, ışığın değil sıcaklığın, gözün değil temasın, yukarının değil, en aşağıda kaynayan o siyah ağızların çocuğuydu. Ve cennet, hiçbir şeyin görünmediği için değil, hiçbir şeyin kendini görmek zorunda kalmadığı için cennetti.

Henüz Adem yoktu.
Henüz Havva yoktu.
Ama onların varacağı yer hazırlanıyordu.

Suyun en dibinde, ışığın içeri alınmadığı yerde, ateş kendini alev sanmadan bekliyordu.

II. Adem’in Suda Şekillenmesi

Adem önce insan değildi. İnsan sözü ona sonradan giydirilecek dar bir elbiseydi. O, başlangıçta suyun içinde toplanan bir ağırlık; sıcak bacaların çevresinde ağır ağır yoğrulan, karanlığın kendi içinden çıkardığı ilk gövde denemesiydi. Henüz adı yoktu. Derinlikte var olmak için isim gerekmezdi; basınca dayanmak, sıcaklığı duymak, suyun içinde dağılmadan kalabilmek yeterdi.
Onu toprak değil, taşın çözülmüş sabrı kurdu. Mineral, sıcaklık, tuz, kör akıntı ve suyun uzun bekleyişi birbirine karıştı; bir yerden sonra karanlık yalnız karanlık olmaktan vazgeçip kendi içinde tutmak istediği bir biçim aradı. Önce omurga değildi oluşan; suyun bastırdığı yerde inat eden ince bir dirençti. Sonra gövde, kendini dışarıdan görmeden, içeriden toparlanmaya başladı. Sınırı ona kimse çizmedi; sınır, suyun itişiyle, karanlığın yoklayışıyla, sıcaklığın içten içe dokunuşuyla belirdi.

Adem’in yüzü yoktu önce. Yüz, bakılmak için vardı. Derinlerde ise kimse kimseye bakmıyordu. Alın, yanak, çene; bunlar ışığın ileride çağıracağı parçaların sessiz taslaklarıydı yalnız. Gözün yeri henüz bedende açılmamıştı. Göz çukurları yoktu. Çünkü görmenin acelesi yoktu. Varlık, kendini seyretmeden de var olabiliyordu.
Varlığın bilme biçimi başkaydı. Suyun basıncı değişince uzaklığı sezerdi. Sıcaklık yaklaşınca yönü değil, yaklaşmayı duyardı. Karanlığın içinde bir kıpırtı olduğunda ona bakmazdı; bütün derisiyle, bütün gövdesiyle, henüz organlara bölünmemiş o ilk dikkatle alırdı içeri. Sonradan kulak denecek yer, o vakit yalnız titreşimin sığındığı yumuşak bir oyuktu. Sonradan deri denecek şey, o vakit dünyanın ilk alfabesiydi.

Adem, suyun içinde tek başına değildi; çünkü tek başınalık henüz icat edilmemişti. Tek olmak başka, yalnız olmak başkaydı. Yalnızlık için bir ikincinin yokluğu gerekir. Oysa daha ikinci yoktu. Bu yüzden cennet ona eksiklik vermiyordu. Su onu çevreliyor, karanlık onu örtüyor, sıcak bacalar uzaktan ağır ağır nefes veriyor, derinlik onun yerine bekliyordu.
Ama bir gövde kendi içinde fazla kalmaya başladığında yaratılışın yönü değişir. Adem’in içinde, kendisine ait olmadığı halde kendisinden ayrı da olmayan bir sıcaklık büyüdü. Bu sıcaklık ne hastalıktı ne arzu; daha eski, daha kapalı, daha isimsiz bir çoğalma isteğiydi. Karanlık, onun içinde ikinci bir kıpırtıyı saklamaya başladı. Suyun basıncı değişmedi belki, ama Adem’in içindeki denge bozuldu. İlk defa, tek olan şey kendi içine sığmamaya yaklaştı.

Bu bir acı değildi. Acı için hatırlama gerekirdi. Bu daha çok, mineralin kristale dönmeden önce yaşadığı sessiz gerilim gibiydi. Gövdenin içinde henüz açılmamış bir kapı. Belki bir yarık. Belki sıcaklığın kendisine başka bir yön araması. Belki de suyun aynı bedende iki ayrı titreşim duymaya başlaması.
Adem kendini bilmiyordu; ama kendinde kendinden başka bir şeyin hazırlandığını duyuyordu. Bir yerinde su daha ağır dönüyor, bir yerinde sıcaklık daha uzun kalıyor, bir yerinde karanlık kendini ikiye bölmeden derinleşiyordu. O vakit yaratılış, dışarıdan gelen bir emir gibi değil, içeriden taşan bir basınç gibi çalıştı. İlk gövde, ikinci gövdenin ihtimalini kendi içinde taşıyarak ağırlaştı.

Havva henüz yoktu. Ama Adem’in içinde Havva’ya ayrılmış karanlık yer çoktan ısınmaya başlamıştı. Bu bir boşluk değil; çünkü boşluk, yokluğun bir kabıydı. Bu suyun altında parlamadan bekleyen bir sıcak cevherdi. Adem ne onu görebilirdi ne de ona bir ad verebilirdi. Fakat gövdesinin kör bilgisi, kendisinden bir başka varlığın geçmek üzere olduğunu duyuyordu.
Derin cennette ilk ayrılık koparak değil, çoğalarak hazırlanıyordu. Eksilerek değil, tekliğin içinde fazla gelen bir sıcaklığın başka biçim istemesiyle. Adem’in bedeni, kendi içinden kendisine benzeyen ama kendisi olmayan ilk yankıyı doğurmaya doğru eğildi. O yankı henüz ses değildi. Henüz kadın değildi. Henüz Havva değildi.
Ama su, onun geleceği yeri açıyordu.
Ve okyanusun en dibinde, ışığın ulaşamadığı cennette, ilk beden kendi içinde ikinci bir sıcaklığı taşırken, karanlık ilk defa hafifçe yer değiştirdi.

- Devam Edecek -

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 3
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ