Satranç Tahtası -4-
-Fedalar-
Sonra oyun sertleşti.
Merkez kızıştı.
Aşk, güç karesine fazla yaklaştı.
Hırs, itibarın ışığına aldanıp
kendi gözlerinde kamaştı.
Sezgi uyardı beni,
ama ben alkışın sesine
iç sesimden daha çok inandım bir kere.
İlk fedayı gurur verdi.
Kimse alkışlamadı bunu.
Ama ben biliyorum:
insan bazen birine yaklaşmak için
kendi dik duruşundan bir parça keser.
Bir cümleyi yutar,
bir susuşu kabul eder,
bir bakışı gereğinden uzun taşır.
Gurur düşer.
Şah biraz daha başkalaşır.
Sonra masumiyet gitti.
O bir taş gibi düşmez tahtaya,
yavaş yavaş eksilir.
Dış dünyanın piyonları
küçük küçük aşındırır onları:
sert bir bakış,
ayıp,
kıyas,
gecikme,
utangaç bir aşağılanma,
geçinmenin sertliği,
güvenin boşa çıkışı üstümüzden geçilmiş.
Bir gün dönüp bakarsın,
çocukluğunun beyaz kareleri
çoktan karararak arka sıraya çekilmiş.
Bir vezir fedasıyla aklımı verirken gördüm içimde.
Büyük arzu,
büyük zihin,
büyük plan.
Hepsi bir anda değil,
yaşayabilmek için peşi sıra verilir.
Çünkü kimi zaman
şahı yaşatmak için
en parlak taşı
kendi elinle bırakman gerekir.
İnsan bunu yaptığında
oyunu kaybetmiş gibi görünür.
Ama bazen hayat yalnızca biçim değiştirir.
Tutku kırıldı sonra.
Beyaz fil
çaprazından vuruldu.
Ne garip!
Tutkular hep en güzel gider.
Arkalarında uzun, eğik,
kanlı bir ışık bırakırlar.
Ben orada öğrendim:
her sevda mat etmez,
ama her sevda
tahtadan mutlaka bir şey eksiltir.
Kalelerim sarsıldı.
Savunma dediğim şey
duvar değil,
yorulmuş kasmış meğer.
Dayanıklılık,
tek başına sonsuz değil.
İnsanın omurgası bile
sürekli ağırlık taşırsa
içerden ses vermeye başlıyor.
Zaman siyah fil gibi kesti beni.
Dümdüz değil.
Çapraz, sinsice,
uzaktan ama tam içime değerek.
Bir sabah uyandım,
gençliğim merkez karelerden çekilmiş.
Yerine daha hesaplı,
daha suskun,
daha ağır bir oyun girmiş.
Sonra itibar için bir taş verdim.
Sonra huzur için başka bir taş.
Sonra başkaları güvende kalsın diye
uykularımı sürdüm atların önüne.
Sonra sevdiğim biri zarar görmesin diye
sözlerimi.
Sonra yalnız kalmayayım diye
kendimdeki bazı doğruları.
Fedaların en acı yanı
ne verdiğin değil,
bir süre sonra
o verdiğin şey olmadan da
yaşamaya,
katlanmaya,
devam etmektir.
Bu da bir tür kayıp.
Bir ara düşündüm:
oyun muydu bu
yoksa insanın kendi içine karşı
kurduğu uzun pazarlık mı?
Çünkü her taş düştüğünde
yalnız tahta seyrelmiyor;
iç dünyanın sesi de değişiyor.
Bir kayıp,
bir duygunun yürüyüşünü sonsuza kadar bozabiliyor.
Benlik köşeye çekildi.
Savunma daraldı.
Hırs sakatlandı ama ölmedi.
Sezgi suskunlaştı.
Tutku yaralıydı.
Büyük arzu
çoktan verilmişti.
Ama küçük piyonlar hâlâ yürüyordu.
Kimse bakmıyordu onlara.
Ben bile bazen.
Oysa hayat dediğin şey
bir noktadan sonra
büyük hamlelerle değil,
küçük ısrarlarla oynanıyor.
Şahı yaşatmak için
insan bazen vezirini kendi eliyle veriyor.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.