Yahya Efendi Mezarlığı
YAHYA
EFENDİ MEZARLIĞI
Ruhlar bunalınca, bedenini terk etmek yerine; onu da alıp bir
yerlere sığınır. Herkesi ya da her şeyi terk edebilir. Dostları, arkadaşları,
sevgiliyi, aileyi, memleketini geride bırakıp tüm bunlara veda edebilir. Vefa
gösterdiği tek şey bedenidir. Peki beden bu vefaya sadık mıdır? Tabii ki hayır.
Zamanın peşine takılarak, ruhu yalnız bırakır. Yemeye, içmeye, eğlenceye, diğer
bedenlere iştahı yok olur. Geriye bir kalp ve onu yaratan kalır. Beden ne kadar
da vefasız, kadir kıymet bilmez. Ruh onu hep yanında taşımışken; o bu bağa
sadık kalmamıştır. Büyük haksızlık yaptık evet. Bu bırakışlar zorunluluklardan,
elde olmayıştan.
Şimdi karanlığın
aydınlığa çıkmak üzere olduğu zamanda, bedenle ruhun birbirine veda ettiği
mekandayım. İnsanların korktuğu, pek uğramadığı hatta unutmak istedikleri
yerde. Bazı dudakların ıslık çalarak,
şarkı mırıldanarak ya da dua okuyarak geçtiği mekan.
Ruhum ne zaman daralsa, bedenimi ikna eder, buraya gelirim;
Yahya Efendi Mezarlığı. Bura zamanı ve boyutu değiştirir. Bu geçişi
sağlayabilmek için, sabah namazı vaktinden biraz öncesine gelmeniz gerekir.
Karanlığın hakim olduğu vakitlerde. “ Delirdin mi sen?” dediğinizi duyar
gibiyim. Çok cesur olmayan ben bile, o vakitlerde orada olurum. Hatta
mezarlığın sakinliğine doğru yol almak çok da keyifli ve huzurludur.
Hayattayken itici olan insan; bedeni ile veda edince olabildiğince sesiz, zararsız ve uysaldır.
Harika dinleyici olurlar. Hal hatır
sorar, sohbet eder, onlarla dualarla anlaşırım. Mezar taşları anlamadığım
dilde, lisandadır. Mezarda konuk olan, kadın mı, erkek mi, çocuk mu bilinmez.
Cinsiyetsiz, ırksız, etiketsiz bir memleket. Bu yüzden herkes sıradan herkes
birbirinden. Kısa zaman öncesine ait bu
hissiyat. Her bir mezar üzerindeki işlemelerin, kabartmaların, sarıkların,
feslerin, çiçeklerin; cinsiyeti, rütbeyi, mevkiyi temsil ettiğini öğrenene
kadar. Büyüsünü bozdu, etiketler insanlar üzerinde değil, artık taşlara
işlenmiş.
Buranın sahipleri,
ağaçlar ve kediler. Sahipleri o kadar konuk sever ki, ölümün yüzünden korkan
insanları sakinleştirir ve kendine çekerler.
Her mezar birkaç
ağaçla çevrelenmiş; söğütler, selviler, kavaklar…
Söğüt neden mezar
ağacıdır? Kabir başında bekler? Üzerine
dallarını salmış; ağlayanı olmayan bedenlere ağlarlar. Yalnız, kimsesiz
mezarların kimsesi olur. Her eğilen dal, üzerinde gözyaşı olan yaprakları
taşır. Sadık birer asker gibi toprak altında yatanın başında nöbet tutar.
Yaratılmış hiçbir şey yalnız bırakılmaz, ölmüş olsa bile.
Benim, bu sessiz halk içinde yalnız kalmadığım gibi. Bu
memleketin canlı vatandaşları kediler, nefes alıp veren konuklara hizmet eder.
Kucaklarına oturup, mırlayarak, yalanarak yabancılık çekmemelerini ve
korkmamalarını sağlarlar.
Karanlığın sessizliği ezan sesiyle dağılmaya başlar.
Sağdan soldan canlı bedenler bitmeye başlar. Sura üfürülmüş misali. Sesler,
kelimeler, yürüyüşler bu mevta memleketini canlıya çevirir. Veda etme vakti
gelmiştir. Kim nereye ait ise, oraya doğru yol alır. Mezar sakinleri oldukları
yerde, kalbi tıklayanlar, şehrin kalabalığına…
Peki ben nereye
aitim? Sessiz ve huzurun sonsuz olduğu toprak ülkesi mi, ihanetlerin,
yalnızlığın, vefasızlığın, karmaşa ve hırsların olduğu hareket dünyası mı?
Ruhum toprak ülkesini
arzulasa da, bedenim hareket dünyasına doğru adım attı.
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.