Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
08.06.2026 · 120 · 0 · Tahmini 5 dk okuma
PDF olarak indir

“Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan

Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan

https://www.youtube.com/watch?v=StirNiTWzQM

2.HİKAYE

Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan

Zamanın bugünkü kadar hızlı akmadığı, takvim yapraklarının usulca sarardığı 1970’li yıllar… Rize’nin Kalkandere ilçesine bağlı o zamanki adıyla belki de hâlâ hafızalarda tüten Silan, yani Çayırlı Köyü, sislerin ardına gizlenmiş melankolik bir masal gibiydi. O yılların Çayırlı’sı, sadece coğrafi bir mekan değil; ahşabın, taşın, yağmurun ve insan kokusunun birbirine karıştığı nostaljik bir sığınaktı.


Gözlerinizi hafifçe yumduğunuzda, 1970’lerin o solgun ama sıcak renk paleti gelir yerleşir köyün üzerine. Karadeniz’in o bitmek bilmeyen gri gökyüzü, dağların eteklerine bir tül gibi serilen beyaz sis bulutlarıyla birleşir. Çayırlı’nın yamaçlarına serpiştirilmiş, altı taş üstü kestane ağacından yapılma eski Karadeniz evlerinin bacalarından ince bir duman yükselir. O duman, sadece odun ateşinin değil; fırından yeni çıkmış mısır ekmeğinin, ocağın üzerinde demlenen ilk hasat çayın ve evlerin içindeki o sarsılmaz aidiyet duygusunun kokusunu taşır gökyüzüne.


O yıllarda patika yollar, bugünün betonuyla ya da asfaltıyla tanışmamıştı henüz. Yağmur yağdığında toprak yumuşar, adımlar ağırlaşırdı. Islak toprak kokusu, çay yapraklarının yeşil kokusuna karışır, insanın içine tarifsiz, tatlı bir hüzün bırakırdı. Çay bahçelerinde, sırtlarında el örgüsü sepetleriyle, başlarında kırmızı,siyah ve beyaz çizgilerden oluşan dokuma bezi keşanlarıyla çalışan kadınların dudaklarından dökülen bir atma türkü ya da bir melankolik sevda ezgisi, vadinin derinliklerinde yankılanır, rüzgarla birlikte kaybolup giderdi. O türkülerde gurbet vardı, özlem vardı; tıpkı o dönemin Türkiye’sinde her köy evinin payına düşen o buruk ayrılıklar gibi.


Akşamüstleri Çayırlı Köyü’ne çöken o derin sessizlik, doğanın en güzel ve en hüzünlü bestesiydi. Derenin uzaklardan gelen şırıltısı, yaprakların arasından süzülen rüzgarın fısıltısı ve ardından gelen o koyu karanlık… Gaz lambalarının sarı, titrek ışıkları pencerelerden sızarken, evlerin içinde radyo ajansları dinlenir, tahta zeminlerin gıcırtısında geçmişin ve geleceğin muhasebesi yapılırdı. Teknolojinin, gürültünün uğramadığı bu topraklarda insan, kendi kalbinin sesini çok daha net duyardı.


İşte 1970’lerin Çayırlı Köyü; sislerin arasında kaybolan patikaları, yeşilin binbir tonu üzerine çöken o asil melankolisi, paylaşılan bir bardak sıcak çayın sıcaklığı ve fotoğrafların siyah-beyaz zarafetinde saklı kalan o eşsiz görselliğiyle, ruhumuzun her zaman özlemle döneceği o huzurlu limandır. Zaman geçse de, o dağların kokusu ve o yılların saflığı kalbimizin bir köşesinde hep Çayırlı olarak kalacak.


Sis, Silan dağlarının zirvesine gri bir mühür gibi basılmıştı o akşamüstü. Gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği o belirsiz çizgide, kızılağaçların uzun gölgeleri ve mor açan komar çiçeklerinin yaban kokusu patikayı iyice daraltıyordu. Havada Karadeniz’in o bildik, insanı hem bağrına basan hem de gurbeti hatırlatan nemli soğuğu vardı.


Dik yokuştan aşağıya doğru üç gölge ilerliyordu: Yılların yükünü omuzlarında taşıyan Dede, her adımda toprağı yoklayan Nine ve İstanbul’un gürültüsünden kopup iki günlük bitmek bilmeyen otobüs yolculuğunun ardından sersemlemiş, şehre ait elbiseleri toz içinde kalmış küçük torun.


Aşağıda, vadinin kalbinde akan İyi Dere’nin o coşkun, kayaları döven gürültülü sesi yükseliyordu. Suyun bu ürpertici haykırışı, dağların uğultusuna karışırken, patika yol adeta ayaklarının altından kayıyordu.


Torun, ayağı bir kızılağaç köküne takılıp yalpalayınca düşecek gibi oldu. Dede, nasırlı ve güçlü eliyle çocuğun kolundan yakaladı. Yüzündeki derin çizgilerin arasından, yorgun gözleriyle torununa baktı, dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi:

— "Yavaş be uşağım," dedi sesi derenin sesini bastırmaya çalışarak. "İstanbul’un düz caddeyle kaplı yollarına benzemez Silan’ın yokuşu. Burada toprağa teslim olacaksın, onunla kavga etmeyeceksin."

Nine, sırtındaki hafif yükü düzelterek peşlerinden geliyor, bir yandan da dizlerinin sızısını gizlemeye çalışarak homurdanıyordu:

— "Ha bu uşağa iki gündür otobüslerde can dayanmadı zaten bey. Şehir havası yaramış buna, baksana bacakları titriyor. Biz bu yaşta düşmeyiz de o düşer."


Torun, yüzündeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak dedesine döndü:

— "Dede, bu derenin sesi neden bu kadar korkunç çıkıyor? Sanki dağ bizi yutacakmış gibi."

Dede durdu. Şapkasını hafifçe kaldırıp alnındaki teri sildi. Gözlerini derenin sesinin geldiği o derin vadiye çevirdi. Sesindeki o şakacı ton birden yerini ağır, dramatik bir nasihate bıraktı:

— "O ses korku değil uşağım, o ses bu dağların feryadıdır. İyi Dere derler adına ama canı yandımı coşar, yıkar geçer. Bu dağlar bize çok şey verdi ama çok da can aldı. Benim babam, senin büyük deden, işte o derenin taştığı bir kış günü karşı köye mısır götürürken daldı o suya… Geri gelmedi. O yüzden bu ses bize hem ninni olur, hem ağıt. Kulak verirsen sana hikayesini anlatır."


Nine araya girdi, sesindeki hüzün tınısı dağın sisine karışmıştı:

— "Bırak şimdi eski yaraları herif. Uşak zaten iki gündür yollarda perişan oldu. Bak, buralar hep çaylıktı eskiden uşağım. Şimdi buralara bakıp sadece yeşillik görme. Ha bu dik yamaçlarda anamın, benim, babanın gençliği gömülüdür. Her yaprağında bir damla gözyaşı vardır."


Yalpalıya yalpalıya, düşe kalka nihayet yokuşun bittiği yere, vadinin yamacına kurulmuş o tanıdık siluete ulaştılar. Karşılarında, Karadeniz’in o asil, iki katlı tipik ahşap ve taş evi duruyordu. Alt katı büyük taşlarla örülmüş, üst katı ise kestane ağacının o koyu kahverengi sıcaklığıyla donatılmıştı. Zaman, evin ahşap duvarlarını hafifçe karartmış, ona melankolik bir asalet katmıştı.


Evin kapısına vardıklarında üçünün de yüzünde iki günlük yolculuğun, uykusuzluğun ve anıların verdiği o ağır bitkinlik okunuyordu. İstanbul’dan Silan’a uzanan o uzun yol, sadece kilometreleri değil, sanki zamanı da tüketmişti.

Dede, cebinden çıkardığı ağır demir anahtarla kapıyı açarken torununun omuzuna elini koydu:

— "Geldik uşağım," dedi sessizce. "Burası senin köklerindir. Yoruldun, hırpalandın ama bu tavanın altında uyudun mu, o otobüsün de, şehrin de bütün zehri akar gider içinden."


Kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriden dışarıya, yılların biriktirdiği o eski ahşap, kurutulmuş ot ve geçmiş günlerin kokusu yayıldı. İçeri adım atarlarken, İyi Dere’nin sesi arkalarında, karanlığın içinde coşkuyla akmaya devam ediyordu.

redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan

Yeşilin En Derin Hüzne Doğru Aktığı Silan

redfer redfer