Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
5 (1 oy)

Siyah Önlük

Siyah Önlük


Ağustos ayı, Rize’nin dağlarında hem bir veda hem de amansız bir telaş mevsimidir. Çay bahçeleri üçüncü sürgünü verirken, gökyüzü her an kararmaya meyilli bir tül gibi tepelerin üzerine çöker. 1971 yılının o nemli sabahında, Silan köyünün dumanlı dik yokuşlarına henüz güneş vurmamıştı. Büyük amcam Ahmet ile küçük amcam Hüseyin’in de içinde yaşadığı o kalabalık ata ocağında, yoksulluğun gölgesinde büyüyen tatlı ama buruk bir koşuşturma vardı.


Dördüncü sınıfa geçiyordum. Benim için bu, sadece bir okul yılı değil; yırtık ayakkabılarla, yamalı pantolonlarla geçen çocukluğun bir basamak daha büyümesi demekti. Dedem Yahya Efendi, o her zamanki vakur ama içi dertli duruşuyla köstekli saatine baktı, derin bir iç çekti: — "Hadi uşaklar, acele edin. Dağ yolunun emektarı erken kalkar. Arkasından el sallatmayın bize. Zaten cepten vereceğimiz para şoförün nazına yetmez," dedi.


Bu yolculukta bana eşlik edecek olan, Ahmet amcamın büyük kızı, rüyalarımdaki o nazlı yol arkadaşım İnci’ydi. İnci ile birlikte heyecanla bahçe kapısına fırladık. Ninem Binnet, elindeki bakır güğümden arkamızdan su dökerken dudakları titredi, gözleri nemlendi: — "Yolunuz açık olsun uşaklar... Selametle gidin, selametle gelin. Yahya, uşağa iyi bak, parayı da çarçur etme, kış kapıdadır, unumuz azdur," diye seslendi arkamızdan.

Dedem arkasına bakmadan, bastonunu toprağa sertçe vurarak cevap verdi: — "Merak etme Binnet, hesabı biluruz. Sen duanı eksik etme yeter."


Köyden Çıkış: Komşuların Selamı ve Memleket Ahvali


Evden çıkıp patikaya adım attığımızda, sislerin arasından elinde sepetiyle gelen komşumuz Asiye Yenge göründü. Yüzü çay toplamaktan kapkara kesilmiş, elleri nasır bağlamıştı. Dedemi görünce durdu, yükünü yere indirdi: — "Ooo, Yahya Dayı! Sabahın bu köründe nereye böyle uşaklarla?" Dedem durakladı, yüzündeki çizgiler yumuşadı: — "Kalkandere’ye gidiyoruz Asiye. Bizim uşak dördüncü sınıfa geçti, ona bir okul kıyafeti, önlük, defter alacağız nasipse. Yanına da İnci’yi kattım."


Asiye Yenge içini çekti, gözlerini bana çevirdi: — "Maşallah, maşallah... Okusun da kurtulsun buralardan Yahya Dayı. Bizim gibi çay bahçesinde ömrünü çürütmesin. Bak, Ankara’da yine hükümet karışmış diyiler. Radyoda duydum, askerler muhtıra vermiş, Demirel gitmiş, ortalık toz duman. Memleketin hali hal değil, çay taban fiyatı da pul oldu zaten. Bu sene gübre parasını bile çıkaramadık. Ne olacak halimiz?" Dedem başını salladı, gözleri uzaklara daldı: — "Siyasetin çarkı hep fakirin sırtında döner Asiye. Biz Allah’a sığınalım. Ha, bu arada İdris Efendi nasıl oldu? Ateşi düşmüş müdür?" Asiye Yenge dertli dertli elini salladı: — "Yok be Dayı, üç gündür yatakta döner durur. Kasabadan doktor getirmeye güç mü yeter? Öksürüğü ciğerini sökecek gibi yoruyor adamı. Binnet ablama söyle de o şifalı otlardan bir kaynatsın ona." Dedem: — "Dönüşte uğrar bakarız inşallah. Hadi kal sağlıcakla, otobüsü kaçırmayalım," diyerek bizi peşine taktı.


Mıcırlı Yollar, Siyaset ve Uçurumun Kıyısındaki Dram


Köyün çıkışındaki stabilize yolda beklerken, virajın arkasından o tanıdık motor sesi duyuldu. Karadeniz’in o zorlu coğrafyasına göğüs geren, rengi solmuş yeşil bir burunlu otobüstü bu. Kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri adım attığımızda bizi sadece nemli koltuklar değil; tütün, taze çay yaprağı, yoksulluk kokan kıyafetler ve tarifsiz bir insan samimiyeti karşıladı.


Otobüsün içi adeta küçük bir memleket haritası gibiydi. Koridorda taburelere oturmuş köylüler, kucağında tavuk taşıyan teyzeler vardı. Arka koltuklarda ise hararetli bir siyaset tartışması dönüyordu. Kahveci Temel Efendi, elindeki gazeteyi sallayarak yanındakine bağırıyordu: — "Yahu Dursun, sen ne anlarsın! Nihat Erim hükümeti kurdu kurmasına da, bu hayat pahalılığı ne olacak? Gaz kuyrukları kilometreleri buldu, margarin yağı karaborsaya düştü! Bir önlük kumaşı almaya gidiyoruz, bakkal fiyata iki katı diyor!" Dursun Amca sinirlendi: — "Yahu Temel, memleket elden gidiyor, sen yağ kuyruğu diyorsun! Ankara’da meclisin koridorları kaynıyor, memleketin başında binbir dert var, ihtilal kokusu hala havada!"


Otobüs birdenbire mıcırlı, toprak dağ yoluna saptığında sesler bıçak gibi kesildi. Yol dedikleri, bir tarafı dimdik kaya duvarı, diğer tarafı ise yüzlerce metre derinlikte, altından gürül gürül dere akan dipsiz bir uçurumdu. Taşlar tekerleklerin altından fırlayıp uçuruma yuvarlanırken, İnci ile birlikte cam kenarına yapışmış, nefesimizi tutmuştuk.


Tam o sırada Rize’nin o meşhur, insanı iliklerine kadar ıslatan incecik "çise"si başladı. Görüş mesafesi sıfıra inmişti. Şoför, dikiz aynasından arkaya bakıp terini sildi: — "Uşaklar, herkes yerine sıkı tutunsun, Taşlıdere Köprüsü’ne geliyoruz, nefes almayın!" dedi.


Otobüs o yüksek, daracık köprüye girdiğinde sanki boşlukta uçuyor gibiydik. Yan koltuktaki yaşlı teyze hıçkırarak ağlamaya başladı, "Euzü billahi mineşşeytanirracim..." diye feryat etti. Korku, yoksulluk ve çaresizlik otobüsün havasına sinmişti. Tam o dramatik anda öndeki Ahmet Dayı şoföre seslendi: — "Kaptan! Eğer uçuruma yuvarlanacaksak söyle de son sigaramı yakayım, öbür tarafa tütünsüz gitmeyeyim!" Bu laf üzerine otobüsteki o ağır hava bir anda dağıldı, herkes acı acı gülmeye başladı. Karadeniz insanı, ölümün kıyısında bile mizahı elden bırakmıyordu.


1971 Kalkandere: Pazarlık, Namaz ve Esnaf Lokantası


Kalkandere merkezine vardığımızda bizi 1971’in o taş binaları ve çamurlu sokakları karşıladı. Dedem Yahya, çarşıda yürürken herkes onun önünü kesiyordu. Kumaşçı İshak Efendi’nin dükkanına girdik. İshak Efendi, dedemi görür görmez tezgahın arkasından hürmetle fırladı: — "Ooo, Yahya Efendi! Sefalar getirdin. Nedir bu uşakların hali, sırılsıklam olmuşsunuz." Dedem, elimi tutup öne çıkardı, gözlerinde hem bir gurur hem de cebindeki paranın yetmeme korkusu vardı: — "Bizim uşak dördüncü sınıfa geçti İshak. Ona bir siyah önlük kumaşı, bir de beyaz yaka lazım. Ama bilesin, bu sene çay parası kuşa döndü, bize esnaflığını yap."


İshak Efendi kumaşı tezgaha serdi, metreyi eline aldı. Fiyatı söylediğinde dedemin yüzü düşer gibi oldu. Cebindeki mendile sarılı parayı çıkardı, masaya koydu: — "Bak İshak, elimdeki budur. Evde Binnet yiyecek ekmeğin hesabını yapar. Bu uşak okuyacak, başka çaremiz yok. Bizi geri çevirme." İshak Efendi dedemin elini tuttu, gözleri doldu: — "Yahya Efendi, senin sözün bizim için senettir. Memleket yangın yeri, para nedir ki? Al kumaşı, ne zaman elin genişlerse o zaman verirsin," dedi. O an, o dükkandaki insaniyet ve yoksulluğun getirdiği o sessiz dayanışma içimi titretti.


Dükkandan çıkıp kırtasiyeden saman kağıtlı defterleri ve kokusu burnumda tüten deri çantayı aldık. Tam o sırada Kalkandere Merkez Camii’nden muhteşem, yanık bir ezan sesi yükseldi. Ezanın sesi dertlerimizi, memleketin o karanlık siyasi havasını bir anlığına sildi süpürdü. Dedem elimizi sıktı: — "Hadi uşaklar, rızkı veren Allah’a şükretmeye."


Namazı huşu içinde kıldıktan sonra çarşı içindeki küçük bir esnaf lokantasına geçtik. İçerisi mis gibi kurufasulye kokuyordu. Lokantacı bizi güler yüzle karşıladı, önümüze bol tereyağlı Kalkandere fasulyesi ile sıcacık mısır ekmeğini koydu. Açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüştük, kaşıkları sallarken dedem lokantadaki diğer ihtiyarlarla dertleşiyordu: — "Bu kış çetin geçecek efendiler. Ne gaz var bakkalda ne yağ. Allah devlete zeval vermesin ama gidişat gidişat değil."


Yemekten sonra ev halkı için ufak tefek alışverişler yapıldı. Büyük amcamın hanımı Meryem Hala’m ile küçük amcamın hanımı Asiye Hala’mın ev için sipariş ettiği eksikler, teyzemizin kızı Nilgün ve evde bizi bekleyen diğer yedi yeğen, yani amca çocuklarım için ufak tefek hediyeler alındı. Hepsi özenle çuvallara yerleştirildi.


Yorgun Dönüş ve Evdeki Büyük Karşılanma


İkindi vakti geldiğinde, aldığımız emanetleri çuvallara koyup İkizdere’ye giden o dumanlı otobüslerden birine bindik. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu, İnci’nin başı omzuma düşmüştü. Silan köyünün sapağında indiğimizde hava kararmış, çise yerini ağır bir sis tabakasına bırakmıştı.


Köyün girişinde, penceresinden gaz lambası ışığı sızan Mustafa Amca’nın evinin önünden geçtik. Mustafa Amca bizi görünce pencereyi açtı: — "Yahya Efendi! Geldiniz mi? İşleri hallettiniz mi?" Dedem sırtındaki çuvalla durdu, soluklandı: — "Hallettik Mustafa, hallettik şükür. Alışverişi yaptık, uşağı donattık." Mustafa Amca: — "İyi, iyi... Bizim bahçedeki çayları yarın yarıya vuracağız, haberin olsun. İmeceye adam lazım, Binnet ablaya söyle de yardıma gelsin bir ara." Dedem: — "Tamam Mustafa, sabah konuşuruz, hadi hayırlı geceler," dedi.


Nihayet evin avlusuna girdik. Kapı ardına kadar açıldı. Bizi sadece ninem Binnet değil, büyük amcamın hanımı Meryem Hala’m ve küçük amcamın hanımı Asiye Hala’m ellerinde gaz lambalarıyla karşıladılar. Arkalarında ise bir ordu gibi dizilmiş, gözleri parıldayan yedi kuzenim bekliyordu. Ahmet amcamın dört çocuğu ve Hüseyin amcamın üç çocuğu birden avluya doluştu. Teyze kızı Nilgün de onların arasından başını uzatmış, merakla bakıyordu.


Meryem Hala’m hemen sırtımdaki çuvala el attı: — "Oy uşaklarum, sırılsıklam oldunuz dağ yollarında! Karşıki köyün otobüsü yine geç mi kalktı? Yahya Baba, İshak Efendi’den kumaşı alabildiniz mi?" Dedem sedire doğru yürürken nefes nefese cevap verdi: — "Alabildik Meryem, alabildik... İshak yine büyüklük etti bize."


Asiye Hala’m ise İnci’nin ıslak saçlarını kurularken bana takıldı: — "Bak hele bizim okumuş uşağa! Dördüncü sınıf beyefendisi olmuş da kasabalardan önlük getirmiş. Hadi geçin içeri, kuzenlerin sabahtan beri yolunu gözler."


Evdeki yedi kuzenim etrafımı sardı. Büyüklerin getirdiği bisküviler ve eksikler paylaşılırken evde tam bir şenlik havası koptu. Kimisi defterleri karıştırıyor, kimisi yeni çantamın derisini kokluyordu.

Ben ise o yorgunluğun arasında odadaki paketleri hemen açtım. O gıcır gıcır, kokusu üstünde siyah önlüğü üzerime geçirdim. Beyaz yakayı boynuma taktım. Evin köşesindeki o küçük, kenarları sararmış aynanın karşısına geçtim.


Aynada kendime baktım. Siyah önlüğün içinde, o yoksul köy odasında, gaz lambasının titrek ışığında parlayan gözlerim vardı. Arkamda ninem Binnet elini çenesine koymuş dualar okuyor, Meryem ve Asiye Halalarım yüzlerinde gururlu bir tebessümle bana bakıyor, yedi kuzenim ve Nilgün hayranlıkla önlüğümü süzüyordu. Dedem Yahya Efendi ise sardığı tütünün dumanının arkasından bana bakarken gözleri dolmuştu. O an anladım; sırtımdaki sadece bir okul kıyafeti değil, o zorlu coğrafyanın, Ahmet ve Hüseyin amcalarımın, halalarımın ve evdeki tüm uşakların geleceğe dair tek umuduydu.




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Siyah Önlük

Siyah Önlük

redfer redfer