Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
25.06.2026 · 15 · 0 · Tahmini 6 dk okuma
PDF olarak indir

“Zulmün Ölçeği” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Zulmün Ölçeği

Nazi Almanya’sında holokostlarda ya da toplama kamplarında bulunan insanların en küçük hataları bile ölüm ile cezalandırılabiliyordu. İşkence ve dayak sistematik hale gelmişti. İnsan özgürken ve içinde bulunduğu toplumda hür bir biçimde yaşarken dikkat etmediği en küçük detaylar için bile öldüresiye dayak yiyebiliyor ve öldürülebiliyordu. Bir tavuk öldüğü için onlarda insan öldürülebiliyordu. Bu korkunç durum beni üzüntü içinde derin düşüncelere sevk etmiştir çoğu zaman. Şöyle ki bunun bir benzeri durum aynı şiddette olmasa da anlayışsız anne ve babaların oluşturduğu ailelerde de yaşanmaktaydı. Şimdi Nazi Almanya’sındaki holokostlar ve toplama kamplarında yaşanan işkence, cinayet ve katliamlarla ailelerde yaşanan durum arasında nasıl bir bağlantı olabilir ki diye düşünebilirsiniz. Kısmen haklısınız da. Ama maalesef durum hiç de öyle değil. Hiçbir insan bir başka insanın vicdanına ve merhametine teslim edilmemeli. 

Esasında toplama kamplarının mucidi Nazi Almanya’sı değil. Tarih boyunca birçok otorite ideolojilerini yaymak ve sağlamlaştırmak için bu tür kamplardan faydalanmış. Öyle ki Roma İmparatorluğundaki köleleştirme faaliyetleri kapsamında, Afrika kıtasında sömürgeci ülkelerin kölelik faaliyetleri sırasında, İngiltere, Fransa, Belçika gibi birçok Avrupa Ülkesinin sömürü çalışmalarında, İspanya’da, İtalya’da, en meşhurlarından biri Stalin tarafından Sovyet Rusya’da ve Çin’de toplama kampları kurulmuş, insanlar kapatılıp işkenceye uğramış ve katledilmiş. Toplama kampları marifetiyle insanlıkları yok sayılmış, çiğnenmiş ve insan kimlikleri ellerinden alınıp bir tür mal haline dönüştürülmüşler. İnsanlık tarihi bunun gibi birçok kara leke barındırıyor maalesef. Uluslar, halklar, ülkeler ve devletler boyutundaki bu kötü durumların bir de bireyler boyutundaki izdüşümleri var. Benim ilgilendiğim esas nokta da bu kuşkusuz. 

Rahmetli babaannem anlatırdı. Babaannemin kaynanası babaannemi hiç sevmemiş. Dedem ve babaannem birbirlerini sevmişler. Ancak babaannemin babası dedeme babaannemi vermemiş. Bunun üzerine dedem babaannemi kaçırmış. Babaannem dedemlerin evinde kaçırılarak gelen gelin olduğundan mıdır nedir pek benimsenmemiş. Babaannem babama hamileyken canı yeşil soğan çekmiş. Babaannemin kaynanası gıda maddelerini bile babaanneme sayıyla verirmiş. Rahmetli babaannem çok açlık çektim diye anlatırdı. Bir gün babaannem kaynanasının bahçesinden bir dal yeşil soğan koparmış ve yeleğinin içine saklamış. Kaynanam bana vermezdi diyor. Ama bu küçük hırsızlıktan dolayı da oldukça korkmuş. Korkudan yolda yeşil soğan dalını düşürmüş ve odasına gittiğinde yanında yeşil soğanda yokmuş. Yolda düşen yeşil soğan dalını gören kaynana bunun kuşlar ya da rüzgâr tarafından koparıldığını düşünerek yeşil soğan dalını tavuklara atmış. Hem de babaannemin gözleri önünde. Babaannem eğer yakalansaydım beni döverdi bile diyordu. Şimdi yaşanan bu olayın bir toplama kampında yaşanan olaydan ne farkı var? Bir ot parçası için eziyet gören ve dayak yeme ihtimali olan bir kadın. 

Bir başka örnek daha vermek istiyorum. Cep telefonlarının yeni yeni piyasaya çıktığı yıllardı. Bir gazete kuponla cep telefonu ve hattı veriyordu. Tanıdığım bir adam da bu kampanya ile cep telefonu aldı. Adamın severek evlendiği bir eşi ve bir çocuğu vardı. Cep telefonuna o kadar çok değer veriyordu ki cep telefonu için eşini ve çocuğunu bile görmezden geliyordu. Bir gün eşi cep telefonuna merak edip bakmış ve yanlışlıkla bir ayarını değiştirmiş. Adam küplere bindi ve eşine şiddet uygulamaya başladı. Halbuki bu ayar birkaç tuş ile halledilebilecek basit bir ayardı. Eşi telefonu komple kırsa ya da ya da yaksa ne olurdu? Sonuçta birkaç gram metal ve plastikten oluşan bu eşya adam için eşinden daha değerliydi. Bir toplama kampında bir yumurta kırdı diye öldüresiye dayak yiyen bir adamın psikolojisiyle bu kadının psikolojisi arasında ne fark var? İnsan eline güç geçtiğinde merhametsiz hale gelir ve vicdanını kaybeder. O yüzden insanın zayıflıkları ve ölüm insan için ıslah edici şeylerdir. 

İnsanın merhametsizliği ve vicdansızlığı ile ilgili örnekler saymakla bitmez. İnsanlık tarihi bu vicdansızlıkla doludur. Yemeğin tuzu az olduğu, erkek çocuk doğurmadığı için şiddete uğrayan kadınlar; bir eşya kırdığı ya da yalnızca konuştuğu için çocuklar çoğu zaman şiddetle karşılaşmışlardır. Bir holokostta olmasalar bile bir toplama kampında olmasalar bile bu kötü ruh halini yaşamak zorunda kalmışlardır. Bende birçok kez böylesine korkunç bir psikolojinin içerisinde bulundum. Çocukken yaptığım en küçük hata ya da bir eşyaya verdiğim en küçük zarar bile şiddetle cezalandırılıyordu. Şöyle bir gerçek var ki insan hata yapmaktan kaçındıkça daha fazla hata yapar hale gelebiliyor. Bir bataklık gibi bataklıktan kurtulmaya çırpındıkça insan daha fazla bataklığın derinliklerine saplanıyor. Bu yüzden insan hata yamamak adına eylem de yapmamaya başlıyor. Bu eylemsizlikse insanı içine kapanık, asosyal ve hatta sosyal anksiyeteli bir kişilik yapısına götürüyor. Hata yaptığında şiddet ve kınanmayla karşılaşan insan hata yapmamak için hiçbir şey yapmamaya başlıyor. Halbuki hayat demek devinim demek, hareket demek. Başarıya ulaşmak için, mutlu olmak için, kendini gerçekleştirmek için insanın eyleme geçmesi gerekiyor. Eyleme geçmeyen insan yalnızlaşıyor ve ötekileşiyor. Ha keza benim içinde ilk gençlik ve gençlik yıllarımda durum tam olarak böyle olduğu. Bir iş sahibi olup ekonomik özgürlüğümü elime aldığımda bile ruhumdaki ve zihnimdeki bu prangalardan kurtulamadım. Bu zor durumu elbette birçok insan yaşamıştır ve yaşamaktadır. 

 Zaman geçti, yaşlandık, bizde ebeveyn olduk. Bir ebeveynin önünde çocuk yetiştirmek için üç seçenek vardır; ilki kendisi ebeveynlerinden ne görmüşse çocuklarına da öyle davranmaktır. İkinci seçenek kendisi ebeveynlerinden ne görmüşse tam tersi istikamette çocuklarına davranmaktır. Üçüncü seçenek ise ilk iki seçeneğe de sırt çevirerek modern çağın gerektirdiği şekilde çocuklarına davranmaktır. Bende ebeveyn olduktan sonra önümde bu üç seçenek vardı. Travmatik bir çocukluktan sonra elbette bende çocuklarıma travmatik bir çocukluk geçirtecek kadar vicdansız, merhametsiz ve düşüncesiz bir insan değildim. Ben de kendi yaşadıklarımı çocuklarıma yaşatmamak için elimden geleni ardıma koymadım. Ne zaman çocuklarım bir hata yapsa ya da bir eşya kırsalar aklıma kendi yaşadıklarım, holokostlar ve toplama kampları geldi. Sonuçta hiçbir eşya çocuklarımdan daha kıymetli değildi. Çocuklarımı hem davranışlarında hem de sözlerinde özgür bıraktım. Ayrıca yalnızca çocuklarım için değil, çevremdeki diğer insanlar içinde aynı hassasiyet ve empati seviyesine sahip oldum. Bu hayattaki en değerli şey insandır, insan duygularıdır ve insan onurudur. Eşyalar yerine konulabilir ama insan, insan duyguları ve insan onuru yerine konulamaz tamir de edilmez. Bu hususa dikkat etmek gerekir.

 Anadolu tasavvufunun en önemli isimlerinden birisi olan Yunus Emre’nin de bir şiirinde dediği gibi;


“Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.”


 Ol sebeptendir ki hiç kimsenin bir başkasının hayatını zindana çevirme hakkı yoktur. Ana, baba, çocuk, eş, hısım, akraba, müdür, amir sıfat ne olursa olsun bu gerçek değişmez. Herkes kendi taşıdığı yükün ağırlığını kendisi bilir. Başkalarının hayatını verdiğimiz kararlarla ve sahip olduğumuz otoriterle bir holokosta ya da toplama kampına çevirmeye hakkımız yok, olması da düşünülemez. 


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Zulmün Ölçeği

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ