Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
15.07.2026 · 123 · 0 · Tahmini 6 dk okuma
PDF olarak indir

“Gönül Utansın” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Gönül Utansın

Gönül Utansın



Gönül Utansın


İnsan bazen bir özrü söyleyemediği için değil, söylemekte çok geciktiği için kaybeder.


Kasabanın eski saatçisi Rıza Usta bunu herkesten iyi biliyordu. Elli yıla yakın zamandır insanların bozulan saatlerini onarıyor, durmuş akrepleri yürütüyor, geri kalan yelkovanları olması gereken vakte getiriyordu. Fakat kendi hayatında geciken tek bir saati düzeltmeye gücü yetmemişti. Dükkânı, çarşının sonunda, yıllardır boyanmayan iki katlı bir binanın altındaydı. Vitrinde köstekli saatler, pirinç çalar saatler, duvar saatleri ve artık kimsenin kullanmadığı birkaç cep saati dururdu. Kapının üstündeki küçük çan, içeri biri girdiğinde ince bir ses çıkarırdı. Rıza Usta çoğu zaman başını kaldırmadan, “Hoş geldin.” der, elindeki işi bırakmadan müşterinin derdini dinlerdi. Saatlere karşı sabırlıydı. İnsanlara karşı da öyle görünürdü. Yalnız kardeşi Hasan’a karşı değildi.


Aynı evde büyümüşlerdi. Aynı sofrada doymuş, aynı kışlarda üşümüş, aynı annenin duasında yan yana durmuşlardı. Babaları öldüğünde Rıza on yedi, Hasan on iki yaşındaydı. Rıza, o günden sonra kendini evin büyüğü saymış; çalışmış, kardeşini okutmuş, dükkânı kurmuştu. Bu yüzden Hasan’ın hayatındaki her karara karışmayı kendinde hak görüyordu. Hasan gençliğinde öğretmen olmak istemişti. Rıza ise onun dükkânda kalmasını, mesleği öğrenmesini, aile işini sürdürmesini bekliyordu. Aralarında ilk büyük kırgınlık bu yüzden çıktı.


“Ben ömrümü senin önüne koydum.” demişti Rıza.


Hasan, yıllardır içinde tuttuğu cümleyi o gün söylemişti.


“Ben senden ömrünü istemedim ağabey. Kendi ömrümü yaşamama izin vermeni istedim.”


Bu söz Rıza’nın gururuna dokundu. İnsan bazen doğru sözü, yanlış yerinden duyarmış. O da kardeşinin ne anlatmak istediğini anlamak yerine sesini yükseltti.


“Git o zaman. Bundan sonra ne yaparsan yap.”


Hasan gerçekten gitti.


Başka bir şehirde öğretmen oldu. Evlendi, çocuk sahibi oldu. Bayramlarda annelerini görmek için kasabaya geldiğinde dükkânın önünden geçer, ama içeri girmezdi. Rıza Usta ise kapının çanı her çaldığında başını kaldırır, gelenin kardeşi olmadığını görünce yeniden işine dönerdi. Yıllar geçtikçe kırgınlık büyümedi. Tam tersine, küçüldü. Fakat küçüldükçe daha derine yerleşti. Anneleri hayattayken ikisini barıştırmak için çok uğraştı. Bir bayram sabahı aynı sofraya oturtmayı başardı. Hasan çayını sessizce içti. Rıza peynir tabağını ona doğru itti. İkisinin de söyleyecek sözü vardı ama annelerinin gözleri önünde gururlarını bırakmayı beceremediler. Hasan sofradan kalkarken annesi arkasından seslendi.


“Oğlum, ağabeyine bir şey söylemeyecek misin?”


Hasan kapının önünde durdu. Birkaç saniye bekledi. Sonra başını eğdi.


“Söylenecek şey kalmadı anne.”


Rıza o cümleyi yıllarca unutamadı. Çünkü insan bazen söylenecek şey kalmadığını değil, konuşacak cesaret kalmadığını söyler. Anneleri öldükten sonra aralarındaki son köprü de kalktı. Artık onları aynı eve çağıracak, aynı sofrada oturtacak kimse yoktu. Rıza Usta her sabah dükkânı açmaya devam etti. Saatleri onardı, müşterileri uğurladı, akşam eve dönüp tek başına yemeğini yedi. Hasan’ın hayatını başkalarından duyuyordu. Büyük oğlunun üniversiteyi kazandığını, kızının evlendiğini, emekliliğine birkaç yıl kaldığını öğrendi. Her haberde içinden “Arasam mı?” diye geçiriyor, sonra telefonu eline alınca vazgeçiyordu.


Bir insanı aramak kolaydı. Yıllarca sustuktan sonra ilk cümleyi bulmak zordu. Bir sonbahar günü dükkâna genç bir adam geldi. Elinde eski bir kol saati vardı. Saatin camı çizilmiş, kayışı kopmuştu.


“Babamındı.” dedi. “Yıllardır çalışmıyor.”


Rıza Usta saati kulağına götürdü. Mekanizmayı açtı, içini inceledi.


“Yapılır.” dedi.


Genç adam sevindi.


“Ne kadar sürer?”


Rıza Usta bir an düşündü.


“Bir hafta.”


Genç adam çıkmak üzereyken döndü.


“Usta, mümkünse eski görüntüsü kalsın. Çizikleri silmeyin.”


Rıza şaşırdı.


“Niye?”


“Babamın elinde böyle eskidi. Yeni gibi olursa onun saati olmaktan çıkar.”


Genç adam gittikten sonra Rıza Usta uzun süre saate baktı. Sonra çekmecesini açtı. En dipte, yıllardır dokunmadığı küçük bir saat duruyordu. Hasan çocukken babalarının ona aldığı ilk kol saatiydi. Kayışı yoktu, camında ince bir çatlak vardı. Hasan giderken saati evde bırakmıştı. Rıza Usta o gün ilk kez saati çekmeceden çıkardı. Mekanizmasını açtı. İçine birikmiş tozu temizledi. Küçük çarkları tek tek yerine yerleştirdi. Saatin çalışması için gereken parçayı buldu, ama takmadı.


Kendi kendine, “Önce sahibi gelsin.” dedi.


Akşam dükkânı kapatırken telefonu eline aldı. Hasan’ın numarası hâlâ kayıtlıydı. Parmağını uzun süre arama tuşunun üzerinde tuttu. Sonra ekranı kapattı. Ertesi gün de aramadı. Bir sonraki gün de. Bir hafta sonra genç adam babasının saatini almaya geldi. Saati koluna takınca yüzü aydınlandı.


“Çalışıyor.” dedi.


Rıza Usta.


“Çalışıyor.”


Genç adam ücretini ödedikten sonra saatin sesini dinledi.


“İnsan durmuş bir şeyin yeniden yürüdüğünü görünce tuhaf oluyor.”


Rıza Usta gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.


“Her duran şey yeniden yürümez evlat.”


Genç adam ne demek istediğini anlamadı. Teşekkür edip çıktı. O akşam Rıza Usta dükkânın kepengini indirmedi. Sandalyesine oturdu. Hasan’ın saatini avucuna aldı. Dışarıda çarşı yavaş yavaş boşalırken, içeride onlarca saat birbirinden farklı seslerle çalışıyordu. Hepsi zamanı gösteriyordu. Hiçbiri geç kalınan yeri göstermiyordu. Rıza Usta telefonu yeniden eline aldı. Bu kez düşünmeden aradı. Telefon uzun uzun çaldı. Tam kapanacakken karşıdan bir ses geldi.


“Alo?”


Rıza’nın boğazı kurudu. Yıllardır hazırladığı cümlelerin hiçbiri aklına gelmedi.


“Hasan…” diyebildi.


Karşı taraf sustu. Rıza Usta, kardeşinin nefesini duyuyordu. Bu nefes, ona çocukluklarında aynı odada uyudukları geceleri hatırlattı. Sobanın söndüğü, yorganı birbirlerine çektikleri, annelerinin sabah erkenden kalkıp hamur yoğurduğu günleri…


“Ağabey?” dedi Hasan.


“Senin saati tamir ettim.”


Yine sessizlik oldu.


Hasan’ın sesi bu kez daha yumuşaktı.


“Ben saati sormadım ki ağabey.”


Rıza’nın gözleri doldu. İlk defa gururunu koruyacak bir cümle aramadı.


“Biliyorum.” dedi. “Ben de saat için aramadım.”


Dükkândaki bütün saatler çalışmaya devam etti. Fakat Rıza Usta o gece, yıllardır ilk kez zamanın yalnız ileri gitmediğini anladı. İnsan doğru cümleyi söyleyebilirse, bazı yollar geriye doğru da açılabiliyordu. Ertesi sabah dükkânını erkenden açtı. Hasan’ın saatine yeni bir kayış taktı. Camındaki çatlağı ise değiştirmedi. Bazı izler silinmemeliydi. İnsan nereden kırıldığını unutursa, nereden onarıldığını da hatırlayamazdı. Öğleye doğru kapının üzerindeki zil çaldı. Kapıda Hasan duruyordu. Saçları ağarmış, omuzları hafifçe çökmüştü. Fakat yüzünde hâlâ çocukken bir yaramazlık yaptıktan sonra ağabeyine bakan o çekingen ifade vardı. İki kardeş bir süre konuşmadan birbirlerine baktılar. Sonra Hasan, tezgâhın üzerindeki saati gördü.


“Çalışıyor mu?” diye sordu.


Rıza Usta saati eline alıp ona uzattı.


“Saat çalışıyor.”


Bir an durdu.


“Biz biraz geç kaldık.”


Hasan saati almadı. Önce ağabeyinin elini tuttu.


“Geç kalmak,” dedi, “hiç gelmemekten iyidir.”


Rıza Usta ise başını eğdi. Yıllardır içinde taşıdığı yük, o anda bir özür cümlesine dönüştü.


“Hakkını helal et.” 


Hasan’ın gözleri doldu.


“Sen de et.”


Dükkândaki saatler yine aynı sesi çıkarıyordu. Çarşı yine aynı çarşıydı. Dışarıda insanlar alışveriş yapıyor, çocuklar okuldan dönüyor, çaycı tepsisini taşıyordu. Dünya değişmemişti. Yalnız iki kardeş, yıllardır içlerinde kilitli tuttukları kapıyı aynı anda açmışlardı. O gün Rıza Usta dükkânın tabelasının altına küçük bir cümle yazıp astı:


“Bozulan saat onarılır. Geciken gönül de yeter ki gururundan utansın.”


Mehmet Aluç


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Gönül Utansın

Gönül Utansın

kul mehmet kul mehmet