Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Erimeyen Karlar

Erimeyen Karlar

Camı açtı. Karşısında uçsuz bucaksız dağlar uzanıyordu. Dağların tepelerinde, yazın sıcağına rağmen hâlâ erimeyen karlar vardı. Uzun süre onlara baktı. Ne kadar heybetli olduklarına şaştı. Bir an için, yıllardır içinde taşıdığı bütün acılara ve dertlere rağmen o da onlar gibi dimdik durabilseydi nasıl olurdu diye düşündü. Belki de erimeyen karlardan biri olmak istiyordu. Hayatın karşısında hiç sarsılmayan, hiç eğilmeyen, başına ne gelirse gelsin olduğu yerde kalabilen bir şey...


Ama hayatın insana hiçbir şeyin garantisini vermediğini biliyordu. Küçük bir depremde dağ sarsılabilir, güneş çıktığında kar eriyebilirdi. İnsan ise bunlardan çok daha kırılgandı. Bir haber, bir ölüm, bir ayrılık, bazen de yalnızca tek bir cümle insanın bütün dünyasını yerinden oynatmaya yetiyordu. Hiçbir şeyin garantisi yokken, şu odanın yalnızlığında içinde biriktirdiği duyguların yarın da aynı kalacağının garantisini kendisine nasıl verebilirdi? Pencerenin pervazına oturdu ve uzun süre karşıdaki dağları seyretti.


“Ey öfkesinden duvarlar ören insanoğlu,” dedi içinden, “kendinde kaç duygu taşıdığını hiç düşündün mü?” Öfke, korku, özlem, pişmanlık, sevgi, yalnızlık... İnsan bazen kendi içinde öyle büyük bir kalabalık taşıyordu ki dışarıdaki bütün kalabalıklar yanında sessiz kalıyordu.


Masasının üzerinde duran not defterini aldı. Ömrü boyunca birçok dilek dilemişti. Bazıları çocukça, bazıları bütün kalbiyle istenmiş dileklerdi. Kimilerini gökyüzüne bakarak, kimilerini kimseye söylemeden içinde tutmuştu. Bir an için hiçbirinin gerçekleşmediğini düşündü. Sonra bunun da tam olarak doğru olmadığını fark etti. Belki bazı dilekleri gerçekleşmişti fakat gerçekleştiğinde onları isteyen insan artık aynı insan değildi. İnsan bazen istediği şeye kavuşuyor, fakat ona kavuşmayı isteyen hâlini çoktan kaybetmiş oluyordu. Otuz sekiz yıllık hayatında bunun gibi nice şey yaşamıştı.


Defterine birkaç kelime karaladı. Sonra dışarıdan gelen çocuk sesleriyle başını kaldırdı. Bir topun yere vurma sesi duyuldu, ardından çocukların kahkahaları yükseldi. Bir süre onları dinledi. İçinde garip bir özlem oluştu. “Ah,” diye geçirdi içinden, “çilesiz başımın güzel günleri... Bir dönebilsem sokakta topaç çevirdiğim günlere.” Çocukken büyümek için sabırsızlanmıştı. O zamanlar büyüklerin hayatını kolay sanıyordu. İnsan büyüdükçe anlıyordu ki büyümek, çocukken düşündüğü gibi özgürleşmek değil, çoğu zaman beraberinde görünmeyen yükler taşımaktı

Yerinden kalkıp kitaplığın önüne gitti. Parmaklarını kitapların üzerinde gezdirdikten sonra Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabını aldı. Koltuğa oturup kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Bir süre sonra okumayı bıraktı. Gözleri satırlarda olmasına rağmen aklı başka bir yerdeydi. Dostoyevski'nin insanın içindeki karanlığı nasıl bu kadar iyi bildiğini düşündü. Belki de bütün insanlar biraz yeraltında yaşıyordu. Dışarıdan bakıldığında herkesin bir hayatı vardı; fakat insanın asıl yaşadığı yer, kimsenin giremediği kendi iç dünyasıydı.

Kitabı dizlerinin üzerine bıraktı ve pencereye baktı. “Yaşadığım hayat,” dedi kendi kendine, “öğrendiğim alfabe kadar keskin.” Bir süre sustu. “Ne bir eksik, ne bir fazla... Doğrusuyla yanlışıyla, sevinciyle acısıyla benim hayatım.” Geçmişini düşündü. Yaptığı hataları, verdiği yanlış kararları, kaybettiklerini, kazandıklarını, sevdiği insanları, kırdığı ve kendisini kıran insanları... Hepsi onun hayatının parçalarıydı. Acılarını çıkarıp atsa bugünkü insan olamazdı. Yanlışlarını silse doğrularının anlamı kalmazdı. İnsan, yaşadığı her şeyin toplamıydı.

Sonra aklına yıllardır insanların tartıştığı o soru geldi: “Coğrafya kader midir?” Başını kaldırıp dağlara baktı. Bir süre düşündü. Ardından başını yavaşça iki yana salladı. Hayır, coğrafya kader olamazdı. Eğer coğrafya kader olsaydı insan doğduğu yere, doğduğu eve, doğduğu hayata mahkûm olurdu. Oysa insan bazen doğduğu yerden uzaklaşarak kendisine başka bir hayat kurabiliyordu. Bazen de hiç yerinden kıpırdamadan, aynı evin içinde bile bambaşka bir insan hâline gelebiliyordu.

Yaşıtlarını düşündü. Kimi tarlalarda çalışıyor, kimi şehirlerin kalabalığında hayat mücadelesi veriyor, kimi yıllardır kurduğu düzenin içinde yaşamını sürdürüyordu. Kendisi ise odasında, karşısındaki dağ manzarasına bakarak sakin bir hayat geçiriyordu. Bir zamanlar bunu kaderi olarak görmüştü. Şimdi ise farklı düşünüyordu. Coğrafya ona yalnızca bir başlangıç vermişti; hayatının tamamını yazmamıştı. “Coğrafya bazen insana iltimas geçer,” diye düşündü. Sonra bu düşüncesine kendi kendine gülümsedi.

Akşamüstü olmuştu. Güneş dağların arkasına doğru çekilirken odanın içine turuncu bir ışık doldu. Yerinden kalkıp akşam yemeğini hazırlamaya başladı. Bir yandan da müzik açtı. Pavarotti'nin sesi odayı doldurdu. La donna è mobile... Şarkıya eşlik ederken sesinin güzel olup olmadığını düşünmedi. Kimsenin onu dinleyip dinlemediğini de umursamadı. Sadece söyledi. Çünkü uzun zamandır ilk defa bir şeyi başkaları için değil, kendisi için yapıyordu.

Yemeğini hazırlayıp masaya oturdu. Pencereden dışarı baktığında güneş çoktan kaybolmuştu. Dağlar karanlığın içinde silikleşmiş, yalnızca tepelerindeki karlar görünür kalmıştı. Sabah onları seyrederken ne kadar güçlü olmak istediğini düşünmüştü. Şimdi ise aynı düşüncenin başka bir tarafını görüyordu. Belki insanın güçlü olması, hiç sarsılmamak değildi. Bazen sarsılmak, bazen yorulmak, bazen ağlamak, bazen de yalnız kalmak hayatın kendisiydi. İnsan her zaman dağ olmak zorunda değildi. Bazen kırılmak da insan olmaktı.

Yemeğini bitirdi. Masayı topladıktan sonra kitabını tekrar aldı. Fakat okumadan önce pencereye son kez baktı. Karlar hâlâ oradaydı. Bir zamanlar onlar gibi olmak istemişti; hiç erimeyen, hiç değişmeyen bir şey... Şimdi ise bunu istemiyordu. Çünkü artık biliyordu ki değişmek her zaman kaybetmek değildi. Erimek de her zaman yok olmak anlamına gelmiyordu. Kar erir, suya dönüşür, toprağa karışır ve başka bir hayatın başlangıcı olabilirdi. Belki insanın yaşadığı acılar da böyleydi. Bazen insanın içinde biriken şeyler onu yok etmiyor, onu başka birine dönüştürüyordu.

Pencereyi kapattı. Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Koltuğuna oturup kitabını açtı. Birkaç sayfa okudu. Sonra gözlerini kapattı. İçinde uzun zamandır hissetmediği bir huzur vardı. Yalnızdı. Bunu biliyordu. Fakat ilk defa yalnızlığını bir eksiklik olarak görmüyordu. Bu yalnızlığı kendisi seçmişti. Bu odanın duvarlarını, tuğlalarını, sessizliğini kendi elleriyle örmüştü. Başkalarının kalabalığında kendisini kaybetmektense, kendi sessizliğinde kendisini bulmayı tercih etmişti.

Gecenin ilerleyen saatlerinde kitabı kapattı. Pencereye doğru yürüdü ve perdeyi son kez araladı. Dağlar karanlığın içinde görünmüyordu artık. Fakat tepelerindeki karlar ay ışığında hâlâ belli oluyordu. Uzun süre onlara baktı. Sonra içinden bir cümle geçti: “Ben artık erimeyen kar olmak istemiyorum.”

Bir süre sustu.

“Eridiğimde de hayatın devam edeceğini bilmek istiyorum.”

Perdeyi kapattı. Işığı söndürdü ve yatağına uzandı. O gece geçmişiyle kavga etmeden uyudu. Dışarıda dağlar sessizdi, karlar sessizdi, gece sessizdi. Fakat onun içinde uzun zamandır ilk defa sessizlik değil, huzur vardı.

Yalnızdı.

Ama mutsuz değildi.

Hatta uzun zamandır olmadığı kadar mutluydu.

Çünkü insan bazen hayatını değiştirmeden de onunla barışabiliyordu.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Erimeyen Karlar

İslamokan17 İslamokan17