Kasbah Meneşekleri
O kanlı pusunun üzerinden tam altı ay geçmişti. Altı ay, ama Yusuf için sanki altı asır... Cihanın mihveri kaymış, Yıldız Sarayı’nın o sarsılmaz iradesi Selanik’in Alatini Köşkü’ndeki sessizliğe mahkûm edilmişti. Abdülhamid Han sürgünde, Trablusgarp ise avuçlarımızın arasından bir kum tanesi gibi kayıp gitmişti. Devlet-i Aliyye’nin üzerine çöken o büyük elem, her bir neferin ruhunda bir berzah karanlığı yaratmıştı.
Fakat Fas’ın o dar ve kadim sokaklarında, Kasbah’ın yüksek surlarının gölgesinde zaman farklı akıyordu. Dışarıda bir imparatorluk parça parça dökülürken, burada, kerpiç duvarların menekşe kokulu sessizliğinde bir vatan yeniden kuruluyordu.Ruşen Bey, üzerinde o eski, vakur askeri üniformasıyla, avuç içi kadar olan o taş avluda duruyordu. Artık Yıldız’dan mühürlü kağıtlar gelmiyordu ama onun omuzlarındaki devlet ciddiyeti hiç eksilmemişti. Ruşen Bey’in iki yanında ise tıpkı cephedeki gibi sessiz ve sadık birer kale gibi Ali ve İhsan yerlerini almıştı. Trablusgarp’ın kızgın kumlarından süzülüp gelen bu iki silah arkadaşı, şimdi bu sükût buhranında bir gönül akdinin muhafızlığını yapıyordu.
Karşısında Yusuf; bakışları hâlâ geçmişin yorgunluğunu taşıyan ama kalbi Leyla’nın yasemin kokusunda eriyen o dertli aşık. Ve yanında Leyla; fıstık yeşili tülbendini Kasbah’ın rüzgarına emanet etmiş, bir hürriyet sancağı gibi duran Leyla...Ruşen Bey, belindeki kılıcın kabzasına parmağını usulca vurdu. Gözleri uzaklara, belki Selanik’e, belki kaybettiğimiz o Trablusgarp çöllerine daldı bir an. Önce Ali ve İhsan’a bakıp başıyla bir tasdik aldı, sonra Yusuf’un gözlerinin içine bakarak, o tok ve güven veren sesiyle sessizliği böldü:
"Yusuf evladım... Cihan sarsılıyor, payitaht mahzun. Topraklarımızı sömürenlerin makineleri, Kasbah’ın sükûtunu bozmak için kapıda bekliyor. Ama bilesin ki; bir kale düşerse yenisi kurulur, bir şehir kaybedilirse bir başkası alınır. Lakin bir gönül yıkılırsa, onu hiçbir ordu yeniden ayağa kaldıramaz."
Ali ve İhsan, bu mukaddes ana hürmeten birer adım daha öne çıkarak şahitliklerini vakur birer abide gibi kuşanmışlardı.
Ruşen Bey ellerini iki yana, dostane ve hassa bir edayla açtı: "Sultanımız mahpus, vatan mecrub... Ama bugün burada, Ali ve İhsan evlatlarımın şahitliğinde, bu sükût buhranının ortasında, sizin bu mukaddes ahdinizi Allah'ın emri ve Resulü'nün kavliyle ben kıyıyorum. Şahidiniz bu kadim surlar, bu menekşe kokusu ve dökülen şehit kanlarının vefasıdır."
Ruşen Bey önce Yusuf’a döndü: "Yusuf, bu berzah vaktinde, her bir kelamı kalbine paslı hançerle kazıyacağın bu hatunla, bu sevda masalını son nefesine kadar okumaya; Ali ve İhsan’ın huzurunda talip misin?"
Yusuf, ağzından dökülen her harfin Osmanlıca bir şiir gibi havada asılı kaldığını hissederek başını eğdi: "Gayrı ne refik dilerim ne de tesir... Şahidimdir ki talibim."
Ardından Ruşen Bey, başını hafifçe öne eğip yüzündeki o şefkatli hatla Leyla’ya nazar etti: "Ve sen, ey fıstık yeşili tülbendini bu hasret rüzgarına emanet eden Leyla kızım... Yusuf’u bu karanlık devrin hancısı, gönlünün ise sığınağı bilerek; cihan yıkılsa da bu sevdadan vazgeçmemeye, onun nikahını ve refikliğini kendi rızanla kabul ediyor musun?"
Leyla, gözlerindeki buğuyu Yusuf’un ruhuna akıtarak başını kaldırdı; sesindeki o sarsılmaz metanetle tenhaya fısıldar gibi cevap verdi: "Bin yıllık sükûtun şahididir ki; kabul ettim."
Ali ve İhsan, bu mukaddes tasdik ve ikrarın üzerine tek bir ağızdan mırıldandılar: "Şahidiz."
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.