Katrenin Dolunay Sevmeleri Bölüm 1
Tren garının basık ve zamana direnen binasının önü, gidenlerin hırsı ile kalanların sükûnetinin birbirine karıştığı bir insan seline teslimdi. Hiçbir yer adı zikredilmeye lüzum bırakmayan o coğrafyanın yorgun insanları; sırtlarında köhne heybeleri, ellerinde naylon torbaları ve yüzlerinde yılların kazıdığı derin çizgileriyle peronda bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Kimi asker uğurlayan anaların tülbentlerine sığdırdığı gözyaşlarını saklıyor, kimi gurbete çıkan evladının ardından son kez el sallıyordu. Yük trenlerinin ve emektar vagonların çıkardığı demir sesleri, kalabalığın gürültüsüne, çocukların koşturmacasına ve seyyar satıcıların tezgâhlarındaki çay bardaklarının şıngırtısına karışıyordu.
Peronun demir parmaklıklarının bittiği yerde ise insanı cenderesinden alıp başka bir âleme çeken o kadim manzara bütün haşmetiyle seriliyordu. Rayların hemen kıyısından başlayıp göz alabildiğine uzanan devasa su kütlesi, akşamüstünün alacasında gümüşi ve koyu mavi tonlarında dalgalanıyordu. Uzakta, ufuk çizgisinde göğün göğsüne yaslanmış karlı doruklar, devasa birer hayalet gibi suya vuruyordu. O suların koynundan kopup gelen serin ve nemli meltem, perondaki kalabalığın terlemiş yüzlerini, saçlarını ve Azad’ın göğsünde kopan fırtınayı okşayarak geçiyordu. Gölün o taze, biraz yosunlu ama insanı dirilten kokusu, istasyonun kömür ve demir kokusuna karışıyor; sanki bu coğrafyanın tüm kederini ve güzelliğini aynı anda nefeslere işliyordu.
Azad, bu mahşeri kalabalığın ortasında, o devasa suyun ve rüzgârın seyrine dalmış gibi görünse de, asıl fırtına kendi zihninin ve göğüs kafesinin içinde kopuyordu. Yüzündeki o solgun ifade, gölden esen serin meltemle biraz olsun dağılır gibi oluyor, fakat sağ gözünün hemen arkasındaki o keskin zonklama her şeyin gerçeğini yüzüne vuruyordu. Ruken, bu muazzam manzaranın ve gürültülü kalabalığın orta yerinde, elini Azad’ın avucundan bir an olsun ayırmadan, gözlerindeki o saf sevgiyle bakıyordu.
- Bu yolculuk sadece bir arayış değil Ruken’im, gülen yüzüm, diye fısıldadı Azad. Sesi, uzak dağlardan gelen kederli bir rüzgâr gibi döküldü dudaklarından. Ben sadece tozlu sayfaların değil, kendi ruhumun kayıp şifasının peşindeyim. İbn-i Sina’nın asırlar önce bıraktığı o iz, belki de benim bu dünyada basacağım son sağlam zemin.
Dışarıya dökülen bu masum ve eksiltilmiş cümlelerin ardında, Azad’ın içinde Ruken’in asla duymayacağı, duymaması gereken bambaşka bir ağıt yükseliyordu:
Gitmek zorundayım bahtı gülesice sevdiceğim, diyordu içindeki o acımasız ses, parmaklarının titremesini ondan gizlemeye çalışarak. Çünkü bu sessiz felaketin, zihnimi kemiren bu karanlığın gerçeğini bilirsen, yıkılırsın. İbn-i Sina’nın şifasını değil, belki de bu acıyı senden uzakta gömmeye gidiyorum. Seni korumak için, sana yalan söylemek zorundayım; gidişimi bir ilim davası san ki, arkamdan döktüğün gözyaşları umutla bilsin acısını.
Ruken, gerçeğin ağırlığından bihaber, gölden esen rüzgârın savurduğu saçlarını düzelterek Azad’ın ellerini daha da sıktı. Kalabalığın uğultusu arasında içindeki o yaralı kıskançlıkla fısıldadı:
- Gönlüm müderrisi, ruhum hürriyeti gitmek zorunda mısın? O bin yıllık tozun altında eceli bilmeyen harfler seni benim gibi sevemez, gitmezsen olmaz mı?...
Azad, Ruken’in bu yürek yakan sitem ve suali karşısında yutkundu; boğazına düğümlenen o zihinsel zifiri tek bir yudumda içine akıttı. Gözlerindeki o son ışığı kadının yüzüne saklayarak, o en ağır ve en asil yalanı döküldü dudaklarından:
- Gülen yüzüm; bil ki bu gidiş, o bin yıllık tozun altına gömülmek için değil; adını o tozlu sayfaların arasından çekip alarak bu masmavi gölün kıyısına, senin ellerine geri dönmek içindir. Eceli bilmeyen harfler belki beni sever, ama sensizlikten ölmeyi bilmez. Ben şifayı değil, toprakta kalan köklerimi bulmaya gidiyorum...
Azad’ın dudaklarından dökülen bu son kelime, Ruken’in o zamana direnen direncini kırıp geçmeye yetti. O inançla parlayan gözlerinde biriken yaş, daha fazla dayanamayarak süzüldü yanağına doğru. O gözyaşı, yerçekimine yenik düşüp tenine değdiği o salisede, Kainatat tüm sesleri görünmez bir elin darbesiyle göğüs kafesinde kırılıverdi. Kalabalığın uğultusu, çocukların perondaki koşturmacası, seyyar satıcıların tezgâhlarında şıngırdayan çay bardakları ve rayları döven demir çığlıkları, o damla gözyaşının yankısıyla tek bir hışırtıda sönüverdi. Peronu dolduran o yüzlerce insan, sanki yüzyıllardır orada mermere kazınmış birer hüzün heykeli gibi yerlerinde dondular. Dillerine karabasanlar çökmüştü; ne bir nefes, ne bir fısıltı, ne de atılan bir adımın yankısı kaldı geriye. Hayat damarlarında pıhtılaştı, rüzgâr gölün ortasında soluğunu tuttu. Evren, Ruken’in gözünden düşen o tek damla yaşın hatırına bütün kelimeleri harf harf hece hece yuttu ve kenara çekildi. O devasa, o tekinsiz boşluğun orta yerinde yalnız ikisi kaldı. Sadece Azad ile Ruken. Sadece onların göğsünden kopup gelen o titrek nefes, sadece yüreklerinin taşa çarpan sesi ve aralarındaki o dağlar kadar ağır, bir o kadar kırılgan mesafe.
Azad, parmak uçlarıyla Ruken’in yanağından süzülen o tek damla yaşı usulca sildi. Ardından, rüzgârın dağıttığı o asi saç tellerini tarifsiz bir şefkatle kulağının arkasına iliştirdi; o an gölden esen meltemle birlikte saçlarındaki taze kır kokusunu, ruhuna işleyen o bitmeyen baharların esintisini son kez olsun derin bir nefesle ciğerlerine, ömrünün en saklı köşesine kazımak istercesine çekti.
Ruken, Azad’ın ellerini kendi ellerinin arasına alıp sımsıkı sardı; gözlerinin içine, sanki bu dünyadaki son bakışını kazıyormuş gibi derin bir hasretle baktı.
- Bekleyeceğim seni, dedi Ruken. Sesi, dünyadaki bütün seslerin mezarı olmuş o ıssız peronda bir bıçak gibi keskin, ama bir o kadar da kırılgan bir duaydı. O bin yıllık tozların arasından adını fısıldayarak döneceğin günü bekleyeceğim. Geç kalma Azad...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.