Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
28.10.2026 · 9 · 0 · Tahmini 15 dk okuma
PDF olarak indir

“İnsan Var Lütfen Sabır” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

İnsan Var Lütfen Sabır

Yağmur yapıyordu sağanak halinde. Akşam trafiği yine yoğun ve kalabalıktı. İnsanlar otomobillerinin içinde sıkıntıyla ilerlemeye çalışıyorlardı. İşten ya da okuldan eve dönen yorgun insanlar... Belediye otobüsleri ve dolmuşlar tıklım tıklım doluydu. Bu trafiğin arasında motosikletli kuryeler kendilerine yol bularak ilerliyorlardı. Yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı. Otomobil camlarında silecekler çalışıyordu.

Bu sırada direksiyon başında olan Muhtemit, yanı başında oturup bütün bu keşmekeşin içinde cep telefonuna bakan Hande’ye şöyle dedi:

— Dikkatini çekiyor mu senin de? SUV tipi araçlar ne kadar da çoğaldı trafikte. Önceden nadir görürdük bu jip tarzı arabaları. Yani on arabadan belki ikisi, belki de üçü jip olurdu. Şimdi binek tipi, sedan araçlar azaldı, SUV tipi araçlar arttı. Üstelik kırsal bir yerde de değiliz, şehrin tam ortasındayız. Şimdi insanlar nedense bu devasa SUV araçları tercih ediyorlar tuhaf bir şekilde.

Hande, Muhtemit’in söylediklerini pek dinliyor gibi görünmüyordu. Başını telefondan kaldırdı, etraftaki araçlara baktı ve:

— Evet, haklısın. SUV araçların sayısı arttı, sedan arabaların sayısı azaldı, dedi.

Muhtemit, eşinin kendisini dikkatle dinlediğini düşünerek konuşmaya devam etti.

— Ben bu işin ekonomik tarafını da anlamıyorum. Bu arabalar hem pahalı hem çok yakıyor. Şehir içinde kullanıyorsun, alt tarafı markete gidiyorsun, işe gidiyorsun. Sanki herkes hafta sonu Toros Dağları’na tırmanacak, Kars’ın yaylalarında koyun güdecek. Bu araçların çoğunun dört çeker özelliği bile yoktur eminim. Ama görüntüye bakarsan hepsi Afrika safarisine çıkmaya hazır.

Hande gülümsedi.

— Belki de insanlar kendilerini daha güvende hissetmek istiyorlardır.

— Nasıl yani?

— Büyük araba, büyük güven.

Muhtemit güldü.

— O zaman apartmanın girişine de tank koyalım. Güvenliğimiz tam olsun.

Hande yeniden telefonuna döndü. Muhtemit, bu cevabıyla eşini güldürdüğünü düşünerek bir süre memnuniyetle sustu. Ne var ki önlerindeki trafik lambası yeşile dönmesine rağmen araçlar ilerlemiyordu. Birkaç saniye sonra arkadan yükselen korna sesleri, Muhtemit’in düşüncelerini böldü.

— İnsanlar iyice sabırsızlaştı, dedi. Bir dakika bekleyemiyorlar.

Tam o sırada sağ taraflarından, iri gövdeli siyah bir SUV ağır ağır ilerleyip önlerine kırdı. Aracın arka camında kocaman harflerle ÇOCUK VAR, LÜTFEN SABIR yazıyordu. Ancak araç, önündeki otomobilin tamponuna neredeyse yapışmıştı.

Muhtemit başını iki yana salladı.

— Bak, şu arabaya bak! Arkasında sabır istiyor, önündekine sabır göstermiyor. İnsanlığın özeti gibi bir şey.

Hande bu kez başını kaldırıp güldü.

— Belki de sabrı sadece kendisine istiyordur.

— Olabilir. Zaten memlekette herkesin bir ayrıcalığı var. Kimi makamından dolayı, kimi parasından dolayı, kimi de arabasının yüksekliğinden dolayı kendisini ayrıcalıklı zannediyor.

Muhtemit konuşurken siyah SUV'nin sürücüsü, yanındaki boşluğa girmek için direksiyonu kırdı. Tam o sırada küçük bir otomobilin burnu araya girdi. SUV'nin sürücüsü kornaya bastı. Küçük otomobilin sürücüsü de karşılık verdi. İki araç arasında başlayan sessiz meydan okuma, birkaç saniye içinde bir korna konserine dönüştü.

— İşte, dedi Muhtemit. Şimdi ikisi de haklı olduğunu kanıtlamak için birbirlerinin kulaklarını sağır edecekler. Birazdan arabadan inip yağmurun altında birbirlerine trafik adaleti dağıtırlar.

Hande kahkaha attı.

— Sen de her şeyi eleştirmek zorunda mısın?

— Ben eleştirmiyorum, hayatın doğal akışını yorumluyorum.

— Tabii tabii. Sen aslında bir sosyologsun. Sadece henüz üniversiteler bunu keşfedemedi.

Muhtemit, eşinin kendisiyle dalga geçtiğini anlayınca sustu. Birkaç saniye sonra aynadan arkasına baktı. Arkalarında yine kocaman bir SUV vardı. Aracın farları dikiz aynasına öyle bir yansıyordu ki Muhtemit kendisini bir otomobilin içinde değil, sorgu odasında hissediyordu.

— Şuna bak, dedi. Adamın farları evimizin salonunu aydınlatacak neredeyse. Bu araçların yüksekliği yüzünden artık dikiz aynasına bakarken kendi geçmişimi sorguluyorum.

Hande gülerek başını koltuğa yasladı.

— Belki de adamın farları değil, senin yaşlanman yüzünden gözlerin hassaslaşmıştır.

— Sağ ol hayatım. Akşam trafiğinde bir de kişisel gelişim semineri almış oldum.

Araçlar nihayet ağır ağır ilerlemeye başladı. Bir kavşağa yaklaştıklarında, kaldırımın kenarında yağmurdan sırılsıklam olmuş bir motosikletli kurye gördüler. Kurye, bir elinde telefonunu tutuyor, diğer eliyle kaskının siperliğini silmeye çalışıyordu. Muhtemelen teslimat adresini bulmaya uğraşıyordu.

Muhtemit, kuryeyi gösterdi.

— Şu çocuklara da üzülüyorum. Yağmurda, soğukta, trafikte... Bir de sipariş verenler beş dakika gecikince sanki adamlar kendi yemeklerini yemiş gibi şikâyet ediyorlar.

Hande başını salladı.

— Geçen gün ben de sipariş verdim. Yarım saat gecikti.

Muhtemit karısına döndü.

— Ne yaptın peki?

— Bir şey yapmadım. Yağmur yağıyordu.

Muhtemit, eşinin bu makul cevabı karşısında hafifçe şaşırdı.

— Aferin. Demek ki insanlık henüz tamamen ölmemiş.

Hande, telefonunu kaldırıp ona gösterdi.

— Ama senin için verdiğim sipariş soğudu.

Muhtemit'in yüzündeki memnuniyet anında kayboldu.

— Benim için mi sipariş verdin?

— Evet. Eve gidince yiyecektik.

— Ne söyledin?

— Hamburger.

Muhtemit bir süre sustu. Sonra önündeki trafiğe bakarak ağır bir iç çekti.

— Güzel. Ben şimdi burada SUV araçların toplum psikolojisi üzerindeki etkilerini inceliyorum, sen de arkamdan hamburger siparişi veriyorsun. Üstelik bu trafikle eve vardığımızda hamburger değil, arkeolojik kalıntı yiyeceğiz.

Hande kahkahalarla güldü.

— Merak etme, mikrodalgada ısıtırız.

— Tabii. Sonra da kendimizi medeniyetin zirvesinde hissederiz. Binlerce liralık telefonlar, yüz binlerce liralık arabalar, dünyanın öbür ucundan gelen kahveler, mikrodalgada ısıtılan hamburgerler... İnsanlık gerçekten büyük ilerleme kaydetti.

Bu sırada araçları nihayet kavşağı geçebildi. Ancak ileride trafik yeniden durdu. Muhtemit, navigasyon ekranına baktı. Ekranda kırmızı bir çizgi uzayıp gidiyordu.

— Harika! dedi. Eve varmamıza kırk sekiz dakika gösteriyor.

Hande şaşırdı.

— Normalde yirmi dakika sürmüyor mu?

— Normalde sürüyor. Ama bugün herkes aynı anda evine gitmek istemiş. Belediyenin bu konuyu araştırması lazım. İnsanlar neden akşamları evlerine dönüyorlar? Çok ilginç bir toplumsal mesele.

Hande, gülmekten cevap veremedi.

Muhtemit de güldü. Sonra sağındaki SUV'ye baktı. Aracın içinde sürücüden başka kimse yoktu. Ön koltuk boş, arka koltuk boştu. Koca araçta tek bir insan, trafiğin içinde ağır ağır ilerlemeye çalışıyordu.

— Şuna bak, dedi. Koca gemi, tek yolcu.

— Belki ailesi başka arabayla geliyordur.

— Hande, Allah aşkına! Bu araçla ailece yola çıksalar bile dört kişilik aileye bir minibüs yeter. Bunlar sanki arabaya değil, küçük bir mahalleye binmişler.

Hande, SUV'nin arka camına baktı. Camın üzerinde bir çıkartma daha vardı: DOĞAYA SAYGI DUY.

Hande bu kez kahkahayı bastıramadı.

— Muhtemit, bak! Doğaya saygı duy yazıyor.

Muhtemit de yazıyı okuyunca gülmeye başladı.

— Çok güzel! Doğaya saygısını camına yapıştırmış, egzozunu da atmosfere göndermiş. İnsan bazen kendi vicdanını da aksesuar olarak kullanıyor.

İkisi de bir süre güldüler. Yağmur şiddetini artırmış, silecekler en hızlı ayarlarında çalışmaya başlamıştı. Birkaç metre ileride, bir SUV kaldırım kenarındaki su birikintisinden hızla geçerek yayaların üzerine su sıçrattı. Islanan yaşlı bir adam arkasından bağırdı. SUV'nin sürücüsü ise başını bile çevirmedi.

Muhtemit'in yüzü ciddileşti.

— İşte mesele araba değil aslında. İnsan, hangi araca binerse binsin, kendisini başkalarından üstün görmeye başlayınca sorun orada çıkıyor.

Hande telefonunu çantasına koydu.

— Bence de. Ama senin bu akşamki sosyoloji dersinin bir sonucu var mı, yoksa sadece eve gidene kadar devam mı edeceğiz?

— Sonucu var.

— Nedir?

Muhtemit, önündeki trafiğe bakarak son derece ciddi bir ses tonuyla konuştu:

— Bundan sonra araba alırsak SUV alacağız.

Hande şaşkınlıkla ona döndü.

— Ne? Az önce yarım saattir eleştiriyorsun!

— Yanlış anladın. Ben SUV'lere karşı değilim. Ben, SUV sahibi olup sedan kullanan insanlara tepeden bakanlara karşıyım.

— Böyle bir insan mı var?

— Henüz yok. Ama ben SUV alınca icat edeceğim.

Hande kahkahaya boğuldu.

— Senin kesinlikle bir doktora görünmen lazım.

— Doktora görünürüm. Ama önce SUV alalım. Doktorun muayenehanesinin önüne park edince beni daha ciddiye alır.

Tam o sırada telefonuna bir bildirim geldi. Hande ekrana baktı, sonra yüzünde garip bir ifade belirdi.

— Muhtemit...

— Efendim?

— Senin arabaya ne kadar borcun kaldı?

Muhtemit kaşlarını çattı.

— Ne alakası var şimdi?

— Sadece soruyorum.

— Daha iki yıl var. Neden?

Hande telefonunu ona uzattı. Ekranda bir otomobil ilanı açıktı. İri gövdeli, siyah, son model bir SUV. Fotoğraflarında araç dağ yollarında, ormanların arasında, masmavi deniz kıyısında duruyordu. Fiyatı ise Muhtemit'in gözlerini büyütecek kadar yüksekti.

— Ben bu arabayı çok beğendim, dedi Hande.

Muhtemit bir süre ekrana baktı. Ardından yavaşça eşine döndü.

— Hande, biz bu arabayla nereye gideceğiz?

— İşe.

— Başka?

— Markete.

— Başka?

— Anneme.

Muhtemit derin bir nefes aldı.

— Peki, annene giderken Toros Dağları'ndan mı geçiyoruz?

Hande gülümsedi.

— Hayır ama insanın hayalleri olmalı.

Muhtemit başını salladı.

— Elbette olmalı. Benim de bir hayalim var.

— Nedir?

— Şu trafiğin bir an önce açılması ve eve varınca hamburgerin hâlâ yenilebilir durumda olması.

Hande yeniden güldü. Muhtemit ise önündeki araçlara bakmaya devam etti.

Trafik, ağır aksak ilerliyordu. Yağmur dinmek bilmiyordu. Şehir, milyonlarca insanın birbirine değmeden yan yana yaşadığı devasa bir bekleme salonuna dönüşmüştü. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, herkes bir an önce evine varmak istiyordu. Kimi arabasının büyüklüğüne, kimi telefonunun yeniliğine, kimi de sabrının tükenmişliğine güveniyordu.

Muhtemit'in aklına birden yeni bir fikir geldi.

— Hande, sence insanlar neden bu kadar büyük arabalar alıyorlar?

Hande gözlerini devirdi.

— Yine mi başladık?

— Hayır, ciddi soruyorum.

Hande biraz düşündü.

— Belki de küçük hayatlarına büyük arabalar sığdırmaya çalışıyorlardır.

Muhtemit, eşine döndü. Bu cevap hoşuna gitmişti.

— Bak, işte şimdi sosyoloji yaptın.

— Ben senden öğrendim.

İkisi de gülümsedi.

Tam o sırada önlerindeki araç hareket etti. Muhtemit gaza bastı. Otomobil iki metre ilerledi ve yeniden durdu.

Muhtemit, direksiyona yaslanıp gözlerini kapattı.

— Hande, galiba ben de bir SUV alacağım.

— Neden?

— En azından bu trafikte daha yüksekten bakarım. Belki yolun sonunu görebilirim.

Hande başını salladı.

— Yolun sonunu görürsün de borcun sonunu göremezsin.

Muhtemit gözlerini açtı, bir süre eşine baktı. Sonra ikisi birden gülmeye başladı.

Dışarıda yağmur yağıyor, silecekler çalışıyor, kornalar çalıyor, SUV'ler ağır ağır ilerliyordu. Kornalardan oluşan koroya az ilerideki inşaat alanından yükselen hilti sesi de eklenince, arabanın içi bir tür "kent içi kaos senfonisi" stüdyosuna dönüşmüştü. Muhtemit, bir elini direksiyona dayamış, diğer eliyle de şakağını ovuşturuyordu. Önlerindeki kırmızı ışık, üçüncü kez yeşile dönüp kimse kıpırdayamadan yeniden kırmızıya dönmüştü. Medeniyet, üç yüz metrelik bir asfalt şeridinde tamamen pes etmiş gibiydi.

Muhtemit, derin bir iç geçirdi.

— Biliyor musun Hande, bence bu kırmızı ışıklar artık trafiği düzenlemek için yanmıyor. Belediye bizi sosyalleştirmek istiyor. "Durun, bir an soluklanın, yanınızdaki insanla hayatı sorgulayın" diyorlar. Yakında ışıkların altına çay otomatı da koyarlar.

Hande telefonundan kafasını kaldırmadı ama dudağının kenarıyla gülümsedi.

— Çay olursa iyi olur aslında. Hamburger soğudu, yanına sıcak bir şey gider.

— Muazzam bir bakış açısı. Ben burada toplumsal cinnetin eşiğinde geziyorum, sen menüyü tamamlamanın derdindesin.

Tam o sırada sol şeritlerinden, o devasa siyah SUV’lerden bir tane daha belirdi. Aracın rengi mat siyahtı, camları zift gibi karartılmıştı ve tavanında devasa, macera filmlerinden fırlamış gibi duran projektörler vardı. Araç, Muhtemit’in küçük sedanının yanında bir konut bloğu gibi duruyordu. Sürücünün yüzü karartılmış camlar yüzünden görünmüyordu ama aracın heybeti "ben buradayım ve sizin alanınızı işgal ediyorum" diye bağırıyordu.

Muhtemit yan cama bakıp kafasını kaldırdı. SUV’nin tekerleği bile kendi arabasının tavan yüksekliğindeydi.

— Şuna bak Hande, dedi Muhtemit hayretle. Bu araba değil, 2+1 kat mülkiyetli taşınmaz. Adam trafiğe çıkmamış, arsayı kapatmış. Şimdi ben bu adama arkadan çarpsam, kazaya trafik polisi değil, tapu kadastro müdürlüğü gelir.

Hande bu kez merakla yan cama baktı. SUV’nin arka çamurluğunda küçük, şık bir çıkartma gözüne çarptı.

— Bak, şurada ne yazıyor? dedi Hande.

Muhtemit gözlerini kısarak okumaya çalıştı.

— "Şehirde iz bırakma, doğada ayak izi bırak."

Muhtemit ellerini direksiyondan çekip iki yanına açtı.

— Şaka gibi! Adam iki tonluk dizel kütleyle akşam trafiğinde milim milim ilerlerken egzozundan karbonmonoksit değil, sanki felsefe saçıyor. "Şehirde iz bırakma"mış... Yahu adam az önce kaldırım taşını yerinden oynattı!

— Belki de doğa sevgisi çok büyüktür, dedi Hande alaycı bir tonla.

— Kesinlikle. O kadar büyük ki, doğayı yerinde görmek yerine arabayla şehir merkezine getirmeye karar vermiş.

O sırada önlerindeki trafik iki metre daha ilerledi. Siyah SUV, önündeki boşluğu kapatmak için aniden gaz kökledi. Dev arabadan yükselen motor kükremesi yağmur sesini bastırdı. Fakat sürücü fazla gaza basmış olmalı ki, önündeki belediye otobüsünün tamponuna ramak kala sertçe frene bastı. SUV’nin arkasından yükselen simsiyah bir egzoz dumanı, doğrudan Muhtemit’in aracının havalandırma ızgarasından içeri doldu.

Muhtemit aniden öksürmeye başladı.

— Öhö! Öhö! Harika... Adamın "doğa sevgisi" doğrudan ciğerlerimize ulaştı Hande. Yağmur altındaki çam ormanı kokusu almayı bekliyordum, şu an katran ve zift tadı alıyorum.

Hande bir yandan havalandırmayı kapatmaya çalışırken bir yandan da gülüyordu.

— Olsun hayatım, en azından filtre edilmiş doğa.

— Filtre edilmiş zehir! Bak işte kara mizah dedikleri tam olarak bu. Adam doğaya saygı duyuyor ama insanlığa zerre saygısı yok.

Trafik tekrar kilitlendi. Yağmur sicim gibi yağmaya devam ediyordu. Sağ taraftaki kaldırımda, elinde koca bir yemek dağıtım çantası olan başka bir kurye, bozulan motorunu itinayla kaldırıma çekmeye çalışıyordu. Adam sırılsıklamdı. Muhtemit bir an kuryeye baktı, sonra kendi kliması çalışan, sıcak ama sıkıcı arabasına, ardından da yanlarındaki devasa SUV'ye...

— Şu tabloya bak Hande, dedi Muhtemit sesi biraz düşerek. Sağda sırılsıklam motorunu iten çocuk, solda iki tonluk yürüyen kale, ortada da soğuk hamburgerini düşünen biz... Sence bu tablonun adı ne olmalı?

— "İlerleme", dedi Hande hiç duraksamadan.

— Evet, medeniyetin muazzam ilerleyişi. Binlerce yıl avlandık, toplayıcılık yaptık, ateşi bulduk, sanayi devrimini gerçekleştirdik... Bütün bunlar akşamın altısında, sağanak yağmur altında, çalışmayan bir trafik lambasının önünde soğuk hamburger beklemek içindi. Darwin bunu görse evrim teorisini yeniden yazardı. "Güçlü olan değil, dev SUV'si olan hayatta kalır" derdi.

Hande telefonunu çantasına atıp kollarını kavuşturdu.

— Peki ne yapacağız? Tüketim toplumuna başkaldırıp arabayı burada bırakıp yaya mı devam edeceğiz?

Muhtemit bir süre düşündü. Önlerindeki kırmızı ışık bir kez daha yandı. Arkadan sabırsız bir sürücü yine kornaya bastı.

— Saçmalama, dedi Muhtemit ciddiyetle. Dışarıda yağmur var. Hem araba sedan da olsa bizim.

— SUV hayallerin ne oldu?

— SUV hayalim duruyor, dedi Muhtemit gaza hafifçe basarak. Eve varır varmaz internete girip o ilanlara bakacağım. Ama önce, mikrodalganın kapağını açıp o arkeolojik kalıntıya dönmüş hamburgeri ısıtacağız. Sonra da televizyonun karşısına geçip haberlerde trafik yoğunluğunu izleyeceğiz.

Hande başını Muhtemit’in omzuna koydu.

— Şehir hayatı gerçekten çok romantik.

— Değil mi? dedi Muhtemit, önündeki siyah SUV’nin egzozuna bakarak. Bence edebiyat tarihindeki en büyük trajediler Shakespeare’in oyunlarında değil, hafta içi akşam trafiğinde yazılıyor. Tek farkı, bizim oyunumuzda kostümler biraz daha pahalı ve herkes kendi kornasıyla eşlik ediyor.

Araba, yağmurun ve kornaların oluşturduğu o bitmek bilmeyen ritmin içinde, ışıkları yanan evlerine doğru iki metre daha ilerledi. Tam o sırada trafik nihayet açıldı. Öndeki araçlar birer birer hareket etmeye başladı. Muhtemit de gaza bastı. Ancak daha yüz metre gitmeden, yol kenarında park etmiş bir trafik polisi aracının önünde durmak zorunda kaldı. Polis, ilerideki dar sokağa girişi kapatan devasa bir SUV'nin sürücüsüyle tartışıyordu. SUV, kaldırıma yarı yarıya çıkmış, yolu daraltmıştı. Sürücü ise aracından inmiş, iki kolunu yana açarak kendisini savunuyordu.

— Ne yapayım memur bey, araba büyük!

Polis başını kaldırıp araca, sonra sürücüye baktı.

— Arabanın büyük olması sorun değil beyefendi. Aklınızın park edecek kadar yer kaplamaması sorun.

Hande kahkahayı bastı. Muhtemit ise direksiyona yaslanıp gülmemek için dudaklarını ısırdı.

— İşte! dedi. İşte aradığım cümle bu! Bunu bir yere yazmam lazım.

Tam o sırada telefonuna bir bildirim düştü. Hande ekrana baktı.

— Hayatım, sana bir şey söyleyeceğim ama kızmak yok.

Muhtemit şüpheyle karısına döndü.

— Söyle.

— Az önce beğendiğim SUV'nin fiyatı düşmüş.

Muhtemit'in yüzü aydınlandı.

— Ne kadar düşmüş?

— İki yüz bin lira.

Muhtemit bir an sustu. Sonra son derece ciddi bir ifadeyle önündeki trafiğe baktı.

— Hande, bence insanlık tarihinin en büyük yanılgısı, paranın mutluluk getirmediğini söylemeleridir. Getiriyor. Yeter ki iki yüz bin lira indirim yapsınlar.

Hande gülmekten konuşamadı.

Nihayet trafik açıldı. Eve vardıklarında yağmur hafiflemiş, hamburgerler soğumuş, Muhtemit'in bütün sosyolojik tespitleri de yerini açlığa bırakmıştı. Hande mikrodalgayı çalıştırdı. Muhtemit ise koltuğa oturup telefonundan SUV ilanlarını incelemeye başladı.

Bir süre sonra karısına seslendi:

— Hande, bak! Şu modelin bagajı ne kadar geniş!

— Ne koyacağız içine?

Muhtemit düşündü.

— Şimdilik bir şey koymayız. Ama insanın geniş bir bagajının olması güzel. Hayat bu, belli mi olur?

Hamburgerini eline aldı. Bir ısırık aldıktan sonra yüzünü buruşturdu.

— Bu ne ya? Ekmek lastik olmuş!

Hande omuz silkti.

— Mikrodalgada biraz fazla kaldı.

Muhtemit hamburgeri tabağa bıraktı. Telefonundaki parlak SUV fotoğrafına yeniden baktı. Ekranda, yemyeşil bir ormanın ortasında, tertemiz bir gölün kıyısında duran siyah bir araç vardı. Fotoğrafın altında da şu yazıyordu:

“Özgürlüğün sınırlarını keşfedin.”

Muhtemit bir yandan fotoğrafa, bir yandan salonun penceresinden görünen apartman duvarına baktı.

— Hande, dedi, bu arabayla insan her yere gidebilir mi gerçekten?

— Elbette. Paran varsa.

Muhtemit başını salladı.

— Yok, onu demiyorum. Diyelim ki aldık. Dağa gittik, ormana gittik, denize gittik. Sonra?

Hande, hamburgerinden bir ısırık aldı.

— Sonra eve döneriz.

Muhtemit bir süre düşündü. Sonra telefonu kapattı, sırtını koltuğa yasladı.

— Demek bütün mesele bu. İnsan, bir yerlere gidebilmek için servet ödüyor; sonunda dönüp dolaşıp yine evine geliyor.

Hande gülümsedi.

— Evet. Sen de şimdi bunu keşfettin.

Muhtemit başını salladı.

— Benim asıl derdim başka. Bunca insan, bunca araba, bunca gürültü... Herkes daha güçlü, daha zengin, daha büyük görünmeye çalışıyor. Ama kimse birbirine yol vermiyor. Herkesin arabası büyüyor, tahammülü küçülüyor. Motorlar güçleniyor, insanlar zayıflıyor. Ekranlar büyüyor, göz göze gelmeler azalıyor. Bir tek trafik büyüyor; o da bizi hiçbir yere götürmüyor.

Hande bu kez cevap vermedi.

Muhtemit, masanın üzerindeki soğumuş hamburgeri eline aldı ve son bir ısırık daha aldı. Ardından telefonunu açıp SUV ilanına yeniden baktı.

— Yine de güzel araba, dedi.

Hande kahkahayı bastı.

Muhtemit de güldü.

Çünkü insan dediğin buydu işte: Dünyanın bütün çelişkilerini görebiliyor, başkalarının yanlışlarına saatlerce teşhis koyabiliyor, hatta hayatın anlamsızlığını birkaç cümleyle özetleyebiliyordu. Sonra bir indirim bildirimi geliyor ve bütün felsefesi yeniden pazarlığa oturuyordu.

Dışarıda yağmur dinmişti. Şehrin ışıkları ıslak asfaltın üzerinde parlıyordu. Binlerce otomobil, ertesi sabah yeniden aynı yollara çıkmak üzere park yerlerine çekilmişti. Kimi sedan, kimi SUV, kimi eski, kimi yeni...

Hepsinin deposu doluydu belki ama içlerinde ne kadar sabır, ne kadar huzur, ne kadar insanlık kaldığını ölçen bir gösterge henüz icat edilmemişti.

Muhtemit son kez telefondaki araca baktı, derin bir nefes aldı ve karısına döndü:

— Hande, yarın bankayı arayıp kredi şartlarını soralım mı?

Hande başını salladı.

— Sor bakalım. Belki özgürlüğe taksit yapıyorlardır.

Muhtemit güldü. Sonra birden ciddileşti:

— Ama bir şartım var. SUV alırsak arkasına “İNSAN VAR, LÜTFEN SABIR” yazdıracağım.

Hande kahkahalarla güldü.

Muhtemit de güldü ve o gece, insanlığın bütün büyük meselelerini çözdüklerine inanarak uyudular.

Ertesi sabah işe gitmek için evden çıktıklarında, apartmanın önündeki dar sokağı kocaman bir SUV kapatmıştı.

Aracın arka camında şu yazıyordu:

“İNSAN VAR, LÜTFEN SABIR.”





Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

İnsan Var Lütfen Sabır

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ