Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Karanlığı Assak Darağacına

Mağlup geldiğim bir kıyam, asil iştiraki yorgun yılların ve mizaçlar tefekkürü sırdaş bellemenin enginliğinde, kayıp düşen bir yıldızın revnak ve sıra dışı yalnızlığı…

 

Yanmak alev alev, yüz sürdüğüm esaret iken hacizli o neşem yine de ayrı düşmek vatan bellediğim hüznü, engebeli bir yokuş kadar korkutucu belki de asılsız bir beyanata sızan satır arası kelamlarda saklı tuttuğum tüm kayıtsızlığı şüphe götüren izafi bir yoksunluk.

 

Selamını kestiğin günden beri, milat bellediğim yerli yersiz o yeknesak hükümlerde asılı bir kancaya takılı iken hicap duyulası öfken nasıl da akla zarar: Kâh kırıcı bir damla kadar erirken kâh sızan bir buhar kadar boşluğu dolduran.

 

Bilip bilmeden olmadı aklına estiğince, mihrap bellediğim gönülsüz bir ikrara denk düşmek olsa da en zayıf noktam… Hanidir duraksadığım bazen de koyuverdiğim derken ihlal edilen bir hikâyeyi dur durak bilmeden gezerken aklın sınırsızlığında,  sınırların ihlal edilmesi kadar tetikleyici bir o kadar.

 

Münferit kaygılar belki de ıslah eden o yalnız ve serkeş tınısını gönülsüz bir hikâyenin oynadığım başrolünde tüm boş vermişliğimle kıyama durduğum…

 

Muğlâk bir beyanat, her ahkâm iken yüz kızartan ve her hutbede beyan ettiğim tefekkür kadar gönlün hırpani yolsuzluğunda rest çektiğim bir dayatmada solukladığım anlık bir öfke kadar kayıtsızlığımı gölgeleyen.

 

Dizlerimi kanattığım bir oyunun perde arasında, gönülsüz bir seferberlikle ihlal ediyorum tüm asi kurallarını devranın: Bir varmış bir yokmuşçasına, çalıp çırptığım o hezeyana tutsak ettiğim kalan yarım.

 

Farkındalık kazanalı çok olmadı, desem yeri yine de fak etmediğim detayları bilerken hayatın dişleri, beynamaz bir gölgeye rast gelip, bir bir diziyorum gerekçelerimi yetmedi, ısrarla üç beş rötuş yapıyorum hani olur da kader çizgimi kaydırırım az daha sola, sağ bildiğim sağdıcım iken ölümsüz ve devingen o rahvan yetilerim, fazlasıyla köreldiğim, fazlasıyla uzağında durduğum…

 

Nedensiz öngörülere sığmazken gerekçelerim artık susmayı kanıksamak bana en iyi gelen. Bu denli laf cambazına bir derdimi anlatamazken savdım sıramı hele ki sen gittikten sonra.

 

Gönüllü gönülsüz kim ise lafını esirgemeyen, esirgenen sevginin üstüme başıma ulaşmış kırpık ve sefil zerreleri nasipleniyorum yerli yersiz. Topladığım tüm kırıntıları boca ediyorum evrenin kayıp rotasında rast geldiğim kim ise. Niyeti bozuk kim varsa, uzağındayım: Sen gibi, yoksunluk gibi… Tüm telaşlar sadece yitip giden bir ölünün ardından, çömeldiğim dizlerimi kanatan can kırığından başka bir şey değil.

 

Bilip bilmeden sevip, sarmaladığım yalan dünyaların göstermelik malikleri.

 

Satılmışlığı ruhların ise kanıksadığım bir yalanda kaybolmuşluğumun en acımaklı yanı. Acıtan yalanlar, göstermelik aşklar, kayıp sevinçler ve ihanetin sarıp sarmaladığı çoğul kişiliği ile rahvan bir gölgede saf tutan kim ise.

 

Gözden ırak gönüllerde yeşeren ümidi şart koşuyorum kadere.

 

Kader yüksünürken, kanıksadığım hüzne rağbet olmayan bir safsataya denk düşüyorum bu kez.

 

Bir adım sonrasını kestirememenin verdiği hayal kırıklığı ile dünün coşkusunu yine çalıyorum olur da çalıntı bir sevgiden nasiplenirim diye. Rehin verilen bir notanın anlık tezahüründe mırıldanıyorum kırık bir şarkıyı, bir yanım hepten kırgın, bir yanım çoktan kayıp.

 

Denk yaptığım mazinin tutanaklarında eşkâl belirtmesem de, eşsiz bir yenilginin kahraman bellediğim en sır dışı hikâyesi bir o kadar benden bir o kadar uzak bensiz yalanlardan.

 

Bir gölgeye riayet etmek ise aslolan, varsın kaybına yanayım benliğimin.

 

Bir düş ise ezeli hikâyem, gönülsüz bir mutluluktan ziyade rehin verdiğim kalbim olsun tek hazinem.

 

Bir hutbe ise yüreğimi sığdırdığım, o zaman varsın öleyim.

 

Dünden öte bir geçmiş, an’ı kayıp bir reçete ise en asil sırdaşım: Sır tutan bir dostun yüreği ise kıblem.

 

Dostane bir söylemde hayat bulan çocuk yanım. Büyümeyi reddetmek ise tek sakıncam varsın yok olayım yeni yetme bir düşün hatırşinas tınısında.

 

Bağ bozumu ne çok yarım hikâye ve kayıp eşkâlleri ile pervasızlığın sakıncalarını görmezden gelip niyetini bozmuşken insan ırkı: Tek bir millet, tek bir yürek aslında insanların vazgeçilmezi ve Tanrı’nın yarattığı emsalsiz bir dokunuş iken, her nasılsa ayrışan, ayrıştıkça eksilen ve eksildikçe yok olmaya mecbur. Yokluktan ötesi yok, belki ölüm kadar uhrevi bir yoksunluk belki de can bulan aşkın serkeş mağduriyeti iken sevip de sevilmeyen…

 

Gönülsüz gömütlerde ne çok kayıp, dünü kayıp anılarda ne çok hazan, yarını olmayan gönüllerde ise en asil isyan iken yalnızlığın terbiye ettiği insan nefsi. Nefes nefese tüm boş vermişliğimiz ile gölgelerken hayatın akışını ve akıntıya karşı koyamazken ihtirasın bellediği cengâver ve haris ruhlardaki o körelmişlik. Bir yeti kaybı iken zafiyetimiz, düşkün bir imgeye sığınıp her nasılsa gölgelerken doyumsuz varlığımızı. Kayıtsız şartsız sevmekten muzdarip olsak keşke ve keşke severken yorulsak, severken kaybolsak ve sevip de kavuşmasak ki hangi hikâyede mevcut o mutlu son?

 

Sığıntı bir düşün kayıp tekerinde var oluş hikâyemizi ne zaman yazsak da yansak. Yansak da kül olsak ve evrilsek yeniden derken doğsak küllerimizden. Çömelsek aşkın başucuna, körelsek severken, boğulsak sevgide ve tezahüratında sevi dilinin tek dil konuşsak dünyada ve aynı şarkıyı söylesek anbean, günbegün derken asılsak gök kubbeye sıkı sıkı ve şart koşsak sevmeden ölmeyeceğimizi hatta sevilmeden dokunmayacağımızı bilinmeze. Bilindik bir şarkının nakaratı olsa keşke insanlık ve saf tutsak safça ve çocukça ve sadece sevgiyi çalsak birbirimizden ve türetsek o naif ve sırnaşık duyguyu bir kez pelesenk olmuşken ruha.

 

Mütereddit ruhlarımız bir kez kanıksamışken duyumların yol vermişliğinde gölgeli ve rahvan bir yalnızlığı, es geçtiğimiz her ayrıntıda tüme vardığımız bir sarkacı hepten bellemişken en yoksun ve sefil yanımızın istikrarsız bir sevda yelinde kaybolmuşluğun pervasız yansımasını.

 

Kırdığımız potlar mı aslolan, kırıldığımız günü birlik üzünçler mi ömre yaydığımız üstelik farkında olmadan o uzantısı iken demli sancının marifeti.

‘’İklimlerden iklim beğen yürek ve belle en derini çıkma da yüzeye sakın itibar etme düne, bırak dünde kalsın dünlük ömürler iken hüsran salan pervasızca ve gönülsüz yok oluşlar iken yüreğe pelesenk…’’

 

Düş kırımı yaralar, imgelem yığınındaki en tutarsız düzenek yine dünden miras belli ki yalıtılmışlığın mizacındaki en dokunaklı tutarsızlık zimmetli zamana yine de bağımsız addedilen ve her nasılsa hibeli gönülsüz yok oluşlar…

 

Aslı astarı olmayan bir düşün en yalın açığı değil mi, inkârı düş sakini imgeler iken seğirten bir gönülden diğerine.

 

Olmazın oluru, çıkmazın sanrısındaki o ahenksiz nihayet üstelik hiç beklemediğimiz ve her nasılsa yâd ettiğimiz yıkımı sözü özü bir sakıncaları görmezden gelmekten aciz iken benlik…

 

Sınırlı bir tümcede kanayan en acıtıcı yansıma, belli belirsiz çaldığımız hatta peyder pey tüketip de tüketildiğimizin farkında olmaksızın, sırıtan payidar bir yalan kadar hicap verici.

 

Bir imgenin sırdaşlığında beklediğimiz umut ve hidayetin tecellisi iken tek tesellimiz, anlık bir yoksunluğu kıymet bilip de esefle kınadığımız varlığımızın donatısı sayısız üzünç taneciği: hani olur da, deyip sakıncalarını görmezden gelip payidar kıldığımız o düş bahçesindeki çekincelerimiz iken arakladığımız gönül odalarından üstelik yerli yersiz ve yoksunluğunu duyumsayıp arayışını bir türlü sonlandıramazken.

 

Zaman mihrak mı yoksa yolu kayıp bir yolcu iken nezakete sığınıp, bir köşede kalmışlığın acısını sığdıramazken yüreğe?

 

Sahi, neydi o kayıp hikâyenin gizil tanığı ve neydi belirsizliğin atan kalbinde çaldığımız son ıslık?

 

Bir mızrak kadar hedefe odaklı, bir sarnıç kadar işlevsel ve bir nota kadar kalın ya da tiz…

 

Kara kışın tecellisi belki de şu durağan yüreklere sığdırdığımız ya da işin içinden çıkamayıp soyutlandığımız bir gölge kadar vakur ya da korkutucu. Belli işte, israfı o yalıtılmışlığın ve inkârı sözler devriâleme çıkmışken bir kuytuda soluklanıp, başa sardığımız aynı şarkı bir o kadar nüktedan bir dokunuş, istikrarsızlığını maharet bilip, konuşlandığımız bilinmezliğin kavuşmayan iki yakası: İki âşık gibi özlemle yoğrulmuş belki de gürleyen bir ses hitabet yetisinden yoksun ve meşru müdafaası varlığımızın…

 

Sözde yakarışlar ıslak kaldırımlarda kaymaktan son anda kurtulduğumuz.

 

Özde aşklar, sözü özü bir vakur imgeler.

 

Çırpınan dalgalar kadar isyankâr, sözsüz bir şarkının patavatsızlığındaki o kaybolmuşluk: hanidir sitemkâr ve asılsız bir söz öbeği, tutkulu bir aşk iken kayıp yarısı evrenin.

 

İndinde, nezdinde ve sol yarımda.

 

Göğün temettüsü, yerin ikrarı, dünün hüznü ve yarının kavşağı: hanidir yoksun addedilen bir benliğin tevafuk bildiği sözcüsü iken karşılaştığımız hayat çekiştirirken bir yanımızdan…

 

Zaman bir hicret, geçmiş bir yanılsama belki de.

 

Tevekkül yüklü mizaçların ara duraklarında, sonlandırdığımız kaç hikâye ise soluklandığımız ve hangi rivayet ise konuşlandığımız.

 

Satılmış vicdanların ahretlik gölgesi.

 

Günü birlik aşkların kazanç bildiği anlık coşkular kadar durağan iken soluksuz yarım kalmışlığımız.

 

Zıvanadan çıkmaksa tek suçu evrenin ve mahremiyetin, tescilli yalnızlığımıza ikrar bilen o devinim nasıl da suçlu ve yadigâr bir emanete sahip dahi çıkamazken.

 

Hanidir devinen bir gölge belli ki muhatap kılındığımız ve çatı arası o rehavette gömüt bildiğimiz isyanların perde arkası yanılsamasında, devingen bir ruhun teslimiyeti sadece ve sadece maneviyatın sunumu iken huzur ve mutluluk…

 

Günler torbaya girse keşke yine de kararmasa gökyüzü.

 

Keşke karanlığı assak darağacına, aydınlansa gönül bildiğimiz anbean.

 

Assak da kötülüğü karanlığın yanına ve vahşeti öldürsek ellerimizle ki en kansız savaş olurdu insanlığın galip geldiği…

 

Sadece hissetsek; kâh hüznü kâh merhameti ve duyumsadığımız tüm iklimlerde sadece yansak sevdadan yeter ki yanmasın masum yanımız cehennem ateşinde.

 

Günler devrildikçe dizlerimizin bağı çözülürken, yalnızlığı gömsek en derine ve şart koşsak sevmeden ölmemeyi.

 

Rüyaların pembesine boyamak mümkün olmasa da dünyayı, tüm cefayı sırtlanmışken devran, bir kereliğine de olsa ağlamasa çocuklar ve masumiyetin tınısı nüksetse atan her kalpte.

 

 

 

 

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Karanlığı Assak Darağacına

GÜLÜM ÇAMLISOY GÜLÜM ÇAMLISOY