Karanlığı Assak Darağacına
Mağlup geldiğim bir
kıyam, asil iştiraki yorgun yılların ve mizaçlar tefekkürü sırdaş bellemenin
enginliğinde, kayıp düşen bir yıldızın revnak ve sıra dışı yalnızlığı…
Yanmak alev alev, yüz
sürdüğüm esaret iken hacizli o neşem yine de ayrı düşmek vatan bellediğim
hüznü, engebeli bir yokuş kadar korkutucu belki de asılsız bir beyanata sızan
satır arası kelamlarda saklı tuttuğum tüm kayıtsızlığı şüphe götüren izafi bir
yoksunluk.
Selamını kestiğin
günden beri, milat bellediğim yerli yersiz o yeknesak hükümlerde asılı bir
kancaya takılı iken hicap duyulası öfken nasıl da akla zarar: Kâh kırıcı bir
damla kadar erirken kâh sızan bir buhar kadar boşluğu dolduran.
Bilip bilmeden olmadı
aklına estiğince, mihrap bellediğim gönülsüz bir ikrara denk düşmek olsa da en
zayıf noktam… Hanidir duraksadığım bazen de koyuverdiğim derken ihlal edilen
bir hikâyeyi dur durak bilmeden gezerken aklın sınırsızlığında, sınırların ihlal edilmesi kadar tetikleyici
bir o kadar.
Münferit kaygılar belki
de ıslah eden o yalnız ve serkeş tınısını gönülsüz bir hikâyenin oynadığım başrolünde
tüm boş vermişliğimle kıyama durduğum…
Muğlâk bir beyanat, her
ahkâm iken yüz kızartan ve her hutbede beyan ettiğim tefekkür kadar gönlün
hırpani yolsuzluğunda rest çektiğim bir dayatmada solukladığım anlık bir öfke
kadar kayıtsızlığımı gölgeleyen.
Dizlerimi kanattığım
bir oyunun perde arasında, gönülsüz bir seferberlikle ihlal ediyorum tüm asi
kurallarını devranın: Bir varmış bir yokmuşçasına, çalıp çırptığım o hezeyana
tutsak ettiğim kalan yarım.
Farkındalık kazanalı
çok olmadı, desem yeri yine de fak etmediğim detayları bilerken hayatın
dişleri, beynamaz bir gölgeye rast gelip, bir bir diziyorum gerekçelerimi
yetmedi, ısrarla üç beş rötuş yapıyorum hani olur da kader çizgimi kaydırırım
az daha sola, sağ bildiğim sağdıcım iken ölümsüz ve devingen o rahvan
yetilerim, fazlasıyla köreldiğim, fazlasıyla uzağında durduğum…
Nedensiz öngörülere
sığmazken gerekçelerim artık susmayı kanıksamak bana en iyi gelen. Bu denli laf
cambazına bir derdimi anlatamazken savdım sıramı hele ki sen gittikten sonra.
Gönüllü gönülsüz kim
ise lafını esirgemeyen, esirgenen sevginin üstüme başıma ulaşmış kırpık ve
sefil zerreleri nasipleniyorum yerli yersiz. Topladığım tüm kırıntıları boca
ediyorum evrenin kayıp rotasında rast geldiğim kim ise. Niyeti bozuk kim varsa,
uzağındayım: Sen gibi, yoksunluk gibi… Tüm telaşlar sadece yitip giden bir
ölünün ardından, çömeldiğim dizlerimi kanatan can kırığından başka bir şey
değil.
Bilip bilmeden sevip,
sarmaladığım yalan dünyaların göstermelik malikleri.
Satılmışlığı ruhların
ise kanıksadığım bir yalanda kaybolmuşluğumun en acımaklı yanı. Acıtan
yalanlar, göstermelik aşklar, kayıp sevinçler ve ihanetin sarıp sarmaladığı
çoğul kişiliği ile rahvan bir gölgede saf tutan kim ise.
Gözden ırak gönüllerde
yeşeren ümidi şart koşuyorum kadere.
Kader yüksünürken,
kanıksadığım hüzne rağbet olmayan bir safsataya denk düşüyorum bu kez.
Bir adım sonrasını
kestirememenin verdiği hayal kırıklığı ile dünün coşkusunu yine çalıyorum olur
da çalıntı bir sevgiden nasiplenirim diye. Rehin verilen bir notanın anlık
tezahüründe mırıldanıyorum kırık bir şarkıyı, bir yanım hepten kırgın, bir
yanım çoktan kayıp.
Denk yaptığım mazinin
tutanaklarında eşkâl belirtmesem de, eşsiz bir yenilginin kahraman bellediğim
en sır dışı hikâyesi bir o kadar benden bir o kadar uzak bensiz yalanlardan.
Bir gölgeye riayet
etmek ise aslolan, varsın kaybına yanayım benliğimin.
Bir düş ise ezeli hikâyem,
gönülsüz bir mutluluktan ziyade rehin verdiğim kalbim olsun tek hazinem.
Bir hutbe ise yüreğimi
sığdırdığım, o zaman varsın öleyim.
Dünden öte bir geçmiş,
an’ı kayıp bir reçete ise en asil sırdaşım: Sır tutan bir dostun yüreği ise
kıblem.
Dostane bir söylemde
hayat bulan çocuk yanım. Büyümeyi reddetmek ise tek sakıncam varsın yok olayım
yeni yetme bir düşün hatırşinas tınısında.
Bağ bozumu ne çok yarım
hikâye ve kayıp eşkâlleri ile pervasızlığın sakıncalarını görmezden gelip
niyetini bozmuşken insan ırkı: Tek bir millet, tek bir yürek aslında insanların
vazgeçilmezi ve Tanrı’nın yarattığı emsalsiz bir dokunuş iken, her nasılsa
ayrışan, ayrıştıkça eksilen ve eksildikçe yok olmaya mecbur. Yokluktan ötesi
yok, belki ölüm kadar uhrevi bir yoksunluk belki de can bulan aşkın serkeş
mağduriyeti iken sevip de sevilmeyen…
Gönülsüz gömütlerde ne
çok kayıp, dünü kayıp anılarda ne çok hazan, yarını olmayan gönüllerde ise en
asil isyan iken yalnızlığın terbiye ettiği insan nefsi. Nefes nefese tüm boş
vermişliğimiz ile gölgelerken hayatın akışını ve akıntıya karşı koyamazken
ihtirasın bellediği cengâver ve haris ruhlardaki o körelmişlik. Bir yeti kaybı
iken zafiyetimiz, düşkün bir imgeye sığınıp her nasılsa gölgelerken doyumsuz
varlığımızı. Kayıtsız şartsız sevmekten muzdarip olsak keşke ve keşke severken
yorulsak, severken kaybolsak ve sevip de kavuşmasak ki hangi hikâyede mevcut o
mutlu son?
Sığıntı bir düşün kayıp
tekerinde var oluş hikâyemizi ne zaman yazsak da yansak. Yansak da kül olsak ve
evrilsek yeniden derken doğsak küllerimizden. Çömelsek aşkın başucuna, körelsek
severken, boğulsak sevgide ve tezahüratında sevi dilinin tek dil konuşsak
dünyada ve aynı şarkıyı söylesek anbean, günbegün derken asılsak gök kubbeye
sıkı sıkı ve şart koşsak sevmeden ölmeyeceğimizi hatta sevilmeden dokunmayacağımızı
bilinmeze. Bilindik bir şarkının nakaratı olsa keşke insanlık ve saf tutsak
safça ve çocukça ve sadece sevgiyi çalsak birbirimizden ve türetsek o naif ve
sırnaşık duyguyu bir kez pelesenk olmuşken ruha.
Mütereddit ruhlarımız
bir kez kanıksamışken duyumların yol vermişliğinde gölgeli ve rahvan bir
yalnızlığı, es geçtiğimiz her ayrıntıda tüme vardığımız bir sarkacı hepten
bellemişken en yoksun ve sefil yanımızın istikrarsız bir sevda yelinde
kaybolmuşluğun pervasız yansımasını.
Kırdığımız potlar mı
aslolan, kırıldığımız günü birlik üzünçler mi ömre yaydığımız üstelik farkında
olmadan o uzantısı iken demli sancının marifeti.
‘’İklimlerden iklim
beğen yürek ve belle en derini çıkma da yüzeye sakın itibar etme düne, bırak
dünde kalsın dünlük ömürler iken hüsran salan pervasızca ve gönülsüz yok
oluşlar iken yüreğe pelesenk…’’
Düş kırımı yaralar,
imgelem yığınındaki en tutarsız düzenek yine dünden miras belli ki
yalıtılmışlığın mizacındaki en dokunaklı tutarsızlık zimmetli zamana yine de
bağımsız addedilen ve her nasılsa hibeli gönülsüz yok oluşlar…
Aslı astarı olmayan bir
düşün en yalın açığı değil mi, inkârı düş sakini imgeler iken seğirten bir
gönülden diğerine.
Olmazın oluru, çıkmazın
sanrısındaki o ahenksiz nihayet üstelik hiç beklemediğimiz ve her nasılsa yâd
ettiğimiz yıkımı sözü özü bir sakıncaları görmezden gelmekten aciz iken benlik…
Sınırlı bir tümcede
kanayan en acıtıcı yansıma, belli belirsiz çaldığımız hatta peyder pey tüketip
de tüketildiğimizin farkında olmaksızın, sırıtan payidar bir yalan kadar hicap
verici.
Bir imgenin
sırdaşlığında beklediğimiz umut ve hidayetin tecellisi iken tek tesellimiz,
anlık bir yoksunluğu kıymet bilip de esefle kınadığımız varlığımızın donatısı
sayısız üzünç taneciği: hani olur da, deyip sakıncalarını görmezden gelip
payidar kıldığımız o düş bahçesindeki çekincelerimiz iken arakladığımız gönül
odalarından üstelik yerli yersiz ve yoksunluğunu duyumsayıp arayışını bir türlü
sonlandıramazken.
Zaman mihrak mı yoksa
yolu kayıp bir yolcu iken nezakete sığınıp, bir köşede kalmışlığın acısını
sığdıramazken yüreğe?
Sahi, neydi o kayıp
hikâyenin gizil tanığı ve neydi belirsizliğin atan kalbinde çaldığımız son
ıslık?
Bir mızrak kadar hedefe
odaklı, bir sarnıç kadar işlevsel ve bir nota kadar kalın ya da tiz…
Kara kışın tecellisi
belki de şu durağan yüreklere sığdırdığımız ya da işin içinden çıkamayıp
soyutlandığımız bir gölge kadar vakur ya da korkutucu. Belli işte, israfı o
yalıtılmışlığın ve inkârı sözler devriâleme çıkmışken bir kuytuda soluklanıp,
başa sardığımız aynı şarkı bir o kadar nüktedan bir dokunuş, istikrarsızlığını
maharet bilip, konuşlandığımız bilinmezliğin kavuşmayan iki yakası: İki âşık
gibi özlemle yoğrulmuş belki de gürleyen bir ses hitabet yetisinden yoksun ve
meşru müdafaası varlığımızın…
Sözde yakarışlar ıslak
kaldırımlarda kaymaktan son anda kurtulduğumuz.
Özde aşklar, sözü özü
bir vakur imgeler.
Çırpınan dalgalar kadar
isyankâr, sözsüz bir şarkının patavatsızlığındaki o kaybolmuşluk: hanidir sitemkâr
ve asılsız bir söz öbeği, tutkulu bir aşk iken kayıp yarısı evrenin.
İndinde, nezdinde ve
sol yarımda.
Göğün temettüsü, yerin
ikrarı, dünün hüznü ve yarının kavşağı: hanidir yoksun addedilen bir benliğin
tevafuk bildiği sözcüsü iken karşılaştığımız hayat çekiştirirken bir
yanımızdan…
Zaman bir hicret,
geçmiş bir yanılsama belki de.
Tevekkül yüklü
mizaçların ara duraklarında, sonlandırdığımız kaç hikâye ise soluklandığımız ve
hangi rivayet ise konuşlandığımız.
Satılmış vicdanların
ahretlik gölgesi.
Günü birlik aşkların
kazanç bildiği anlık coşkular kadar durağan iken soluksuz yarım kalmışlığımız.
Zıvanadan çıkmaksa tek
suçu evrenin ve mahremiyetin, tescilli yalnızlığımıza ikrar bilen o devinim
nasıl da suçlu ve yadigâr bir emanete sahip dahi çıkamazken.
Hanidir devinen bir
gölge belli ki muhatap kılındığımız ve çatı arası o rehavette gömüt bildiğimiz
isyanların perde arkası yanılsamasında, devingen bir ruhun teslimiyeti sadece
ve sadece maneviyatın sunumu iken huzur ve mutluluk…
Günler torbaya girse
keşke yine de kararmasa gökyüzü.
Keşke karanlığı assak darağacına,
aydınlansa gönül bildiğimiz anbean.
Assak da kötülüğü
karanlığın yanına ve vahşeti öldürsek ellerimizle ki en kansız savaş olurdu
insanlığın galip geldiği…
Sadece hissetsek; kâh
hüznü kâh merhameti ve duyumsadığımız tüm iklimlerde sadece yansak sevdadan
yeter ki yanmasın masum yanımız cehennem ateşinde.
Günler devrildikçe
dizlerimizin bağı çözülürken, yalnızlığı gömsek en derine ve şart koşsak
sevmeden ölmemeyi.
Rüyaların pembesine
boyamak mümkün olmasa da dünyayı, tüm cefayı sırtlanmışken devran, bir
kereliğine de olsa ağlamasa çocuklar ve masumiyetin tınısı nüksetse atan her
kalpte.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.