Hayri Kozakçıoğluna Mektup
HAYRİ
KOZAKÇIOĞLU’NA MEKTUP!
Hayri
Kozakçıoğlu’nu hatırlayan, yaşı 50’nin üstündekiler hemen; “Adam öleli 22 yıl
oldu, ölü bir adama nasıl mektup yazıyorsun?” diye, meraklanabilirler.
Anlatalım…
1983’te Sakarya Arifiye Öğretmen
Lisesi’nde yatılı okuyorum. Ortaokul son sınıftayım.
Okul Mevcudumuz bin iki yüz.
Sabah
kahvaltılarında haftada üç sabah şehriye mercimek ya da yayla çorbası, bir
sabah ise margarin-reçel ikilisi, diğer üç sabah da zeytin-peynir-yumurta
üçlüsü çıkıyor. Öğlen ve akşam yemeklerinde pırasa, ıspanak, kapuska, nadiren
bamya, taskebabı, kara şimşek (Yeşil mercimek) kuru fasulye, nohut, tavuklu
patates, makarna, pirinç ve bulgur pilavı, haftada bir kez de bazen kıymalı,
bazen patatesli ya da peynirli börek çıkıyor. Bunlara bazen yoğurt, cacık,
tulumda ve ya Kemalpaşa tatlısı, komposto, meyve de ekleniyor.
Ispanak, bamya
ve yeşil mercimek çıktığı zaman, genellikle ıspanağı çamurdan, bamyayı suyunun
balın kaşıktan uzayarak akması gibi aktığı için, yeşil mercimeği de içindeki
taştan yiyemezdik. Parası olanlar kantine, ya da nöbetçi öğretmenden izin
alabilirse, ya da kaçak çıkabilirse lokantaya giderdi. Bizim gibi parası
olmayanlar da, yemekhane başkanını kafaya alabilmişse, zuladaki zeytin, peynir,
margarin… Başkanın elinde ne varsa onunla karnını doyurmaya çalışırdı. Bu,
maalesef her zaman mümkün olmuyordu. Zaman zaman yemekhaneden ekmek çalıyor,
yarım ekmek arasına çeyrek ekmek koyarak açlığımızı gidermeye çalışıyorduk.
Yemeklerin durumuyla ilgili sınıf
öğretmenlerimize, okul müdürlüğüne defalarca şikâyette bulunmamıza rağmen, bir
sonuç alamadık.
Kantinde harcayacak param olmadığı için
çok aç yattığımı bilirim.
Sonunda okulun yemeklerini şikâyet
etmek için Sakarya Valiliği’ne dilekçe yazmaya karar verdim.
Bu fikrimi
danıştığım lise son sınıflardan bir âbimiz, dilekçede adres, ad ve soy ad
olması gerektiğini, bunu yazarsam da, başımın belaya girebileceğini söyleyince,
isimsiz bir mektup yazmaya karar verdim.
İki sayfalık mektubu zarfa koyduktan
sonra gidip valiye vermek istedim. Tam kapıdan içeri giriyordum ki, sonradan
özel kalem müdürü olduğunu öğrendiğim bir adam önümü kesti.
Hayırdır delikanlı, nereye?
Valimize mektup vereceğim, dedim.
Sen
giremezsin, mektubu bana ver, ben veririm valiye, dedi.
Kabul etmedim, o da benim içeri girmeme
izin vermedi.
Ben valinin odasına girmek için, kalem
müdürü beni içeri sokmamak için tartışırken polis geldi, tam o anda valinin
kapısı açıldı. İçeriden uzun boylu, mavi gözlü, yakışıklı ve güler yüzlü bir
adam çıktı. Polisin kolumdan tuttuğunu görünce,
Hayırdır, Aslan ne yaptı, nereye
götürüyorsun? Diye, sordu adam.
“Eyvah! Adam beni tanıyor, hapı yuttuk”
dedim içimden, Ben kimseye adımı söylemedim, beni nerden tanıyor acaba?
Polis memuru da;
Sayın valim, bu çocuk (Çocuk dediği
benim, ama yaşım 17, neden 17 olduğunu da ileride bir gün anlatırım inşAllah.)
odanıza girmeye çalışıyormuş, özel kalem gel al bunu dedi.
Polisin ağzından, kapıdan çıkanın vali
olduğunu anladım.
Bir an mektubu verip vermeme konusunda
tereddüt ettim. Vermesem başım daha büyük belaya girebilir, diye düşünüp,
mektubu vermeye karar verdim.
Sayın valim size bir mektup vermek
istiyorum, dedim.
Ver bakalım Aslan, dedi vali, tekrar
adımı telâffuz etti.
Battı balık yan gider, deyip ceketimin
iç cebinden çıkarıp verdim mektubu.
Vali Hayri Kozakçıoğlu, hemen açıp
okudu mektubu.
Tamam, Aslan sen şimdi git, hiç kimseye
bir şey söyleme, bizzat ben gelip araştıracağım konuyu, dedi.
Valilikten kaçarcasına çıktım, ara sıra
da arkama bakıyorum, beni takip eden var mı, diye.
Mektuba adımı yazmamıştım, lâkin vali
adımı biliyordu.
Bir hafta
sonra, bir Çarşamba günü vali gelmiş diye, yatılı bütün öğrencileri tören
alanında topladılar. Beni görmesin diye sıranın en arkasına durup, saklanmaya
çalıştım validen.
Vali
yemeklerle ilgili şikâyet aldığını, konuyu araştırdıklarını ve gereken
tedbirlerin alındığını, bundan sonra daha kaliteli yemek çıkacağını, aynı durum
devam ederse, çekinmeden kendisinin yanına giderek, tekrar şikâyet
edebileceğimizi söyledi ve makam aracına binip gitti.
Bir hafta,
okul idaresinin beni çağırıp hesap sormasını bekledim fakat ne çağıran oldu, ne
de hesap soran. Anlaşılan, vali beni ele vermemişti.
Aşçılar
değişti, beyaz önlük giymeye, külah takmaya, eldiven kullanmaya başladılar. Yemeklerimiz
gerçekten düzelmişti, ama valinin adımı nereden öğrendiği konusu çözemediğim
bir bilmece olarak zaman zaman kafama takılıyor, cevabı öğrenebilmek arzusunu
bastıramıyordum.
1986’da Dicle
Üniversitesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nü kazanıp, üniversite öğrencisi olarak
Diyarbakır’a gittim.
1987 Ocak
ayında da Hayri Kozakçıoğlu’nun Diyarbakır Valiliği’ne atandığını, ardından da
Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ile görevlendirildiğini öğrendim.
Adımı nereden öğrendiği merakım artık
bunaltmaya başlamıştı beni. Sonunda valiye bunu sormaya karar verdim ve hiç
vakit kaybetmeden özel kaleminden randevu talep ettim.
Özel kalem, görüşme konusunu sordu, ben
de Sakarya’dan valiyi tanıdığımı, hayırlı olsun demek için ziyaret etmek
istediğimi söyledim. Talebim, özel kalem tarafından reddedildi. Beş on gün
geçtikten sonra tekrar aynı taleple gittim, özel kalem yine reddetti. 1987
Şubat’ının sonlarında üçüncü kez gittim, bu kez Özel kalem beni daha kapıdan
girerken tanıdı;
Hiç boşuna gelme, başını kaşımaya vakti
yok, dedi. Israr ettim, yanında Van, Hakkâri ve Mardin valilerinin olduğunu,
toplantının da ne zaman biteceğinin belli olmadığını söyledi.
Olsun, ben beklerim, dedim.
Tam o sırada valinin makam odasından üç
kişi çıktı, arkalarından da Hayri Kozakçıoğlu. Kapının önünde tokalaştılar,
vedalaştılar. Vali tekrar odasına dönerken beni gördü, bir şey demeden makamına
girdi.
Özel Kalem;
Bak, vali seni tanımadı, dedi.
Haklısın, kafası meşguldür, ama sen bir
sor, kabul etmezse, söz vallahi bir daha gelmeyeceğim, dedim.
Özel Kalem insafa geldi;
Ne diyeceğim, diye, sordu bana.
Sakarya Arifiye Öğretmen Lisesi’nden
Aslan sizinle görüşmek istiyor, de. Kabul etmezse, bir daha gelmem.
Özel Kalem, ceketinin önünü düğmeleyip
girdi valinin odasına, bir dakika sonra çıktı dışarı;
Vali bey seni bekliyor, dedi.
Bayramda şeker torbasını dolduran
çocuklar gibi sevinmiştim.
Devlete ve onu temsil eden valiye
gereken saygıyı fazlasıyla göstererek girdim valinin yanına, masasına kadar
yaklaştım, önce onun elini uzatmasını bekledim. O valiydi, önce benim elimi
uzatmam protokole uygun değildi. Vali büyük bir alçak gönüllülükle ve
tebessümle uzattı elini. Saygı ile elini öpmeye yeltendim, müsaade etmedi ve
tokalaştık.
Hoş geldin Aslan, dedi.
Hoş bulduk sayın valim, asıl siz hoş
geldiniz, ben altı aydır burada öğrenciyim, hayırlı olsun yeni göreviniz dedim.
Bana göre,
gereksiz birtakım konuşmalardan sonra;
Sayın valim
Sakarya’da size, okulun yemeklerini şikâyet etmek için bir mektup vermiştim
hatırladınız mı? Diye sordum.
Evet,
hatırlıyorum, dedi.
Size o zaman
kendimi tanıtmadığım hâlde, bana adımla hitap etmiştiniz, o günden beri içime
dert oldu, beni nerden tanıyorsunuz, ya da tanımıyorsanız adımı nasıl
öğrendiniz?
Hiç
beklemiyordum, vali yüksek sesle bastı kahkahayı;
Allah başka
dert vermesin Aslan’ım dedi,
Benim için çok
önemli, sizin için bir mahzuru yoksa söyler misiniz sayın valim?
Yahu ben,
adını bilmediğim bütün delikanlılara “Aslan” derim, ASLAN!
aslanyılmaz#sürgünadam#
12.01.2025
- Yorumlar 12
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.