
Bilmek zorunda mıyım yoksa ötemi
berimi toplayıp da gitmesi gereken sadece ben miyim?
Acıların müdavimiyim diyense aslında
diyenlerin yalancısı.
Bir çamura bastı mı insan hele ki
çamurla sıvadılar mı güneş görünümlü ak çehremi.
Şehit düşmek istiyorum asla şahit
olmak değil yalana dolana.
Şimdimle dünümü kardım yarın belledim
madem ve bir de maviyi yorgan pembeyi yastık eyledim.
Düş çukurundayım düşen yaşların izi
değil sihri olsa olsa.
Çatlak sesinde afakanların namert
isyanlar saklı ve işte ihbar ediyorum dünümü ne de olsa yarınımla aldattım
dünümü ve sevgilimi.
Elimde mezura alıyorum boyumun
ölçüsünü: metre metre… ah bir de hizaya soksam şu yalakaları ne de olsa
boynumun borcu hem tam takır kuru bakır madem gerçeklere tanıklık yapacak tek
kişi yine ben iken…
Bendimde asılı kaygılarım.
Berisi mi yoksa kuytuların?
Mağlup geldim ve ha gayret, diye diye
içimdeki isyan da tetiklendi.
Zaman da insan da göreceli ve işte
hayatla olan akdime sahip çıktı Tanrı gerisi elbet gelecek.
Deli gücü var hücrelerimde ve üreyen
yalanların da mağdur kıldığı tek gönülsüz ölü benim.
Ölü mü dedim yoksa öldüm mü?
Ne fark eder ki düşlerime yenildim
bir de hayallerimi tetikleyen ölümün gücü ile devrildiğim yollar ve devirdiğim
ne çok bardak lakin içlerinde sadece sarı bir sıvı var aslında boca ettiğim
satırlarda da irin yüklü gözleri var evrenin şahit tuttuğu…
Aklandığım yalan mı yoksa?
Ar damarı çatlamış kaltaklardan öte
yol varsa o da kabadayıların taşıdığı rüzgârlara hatim indiren garip anamdır.
Hem demişti o.
Yol olur yoldaş olur, demişti. Ah,
ben!
Duymaz olaydım. Fısıltılara
inandılar. Fink attı yalanlar. Geniş meşrepli insanlardı aslında hayatı zora
sokan ve mutluluğun kapsama alanını darlaştıran.
Şimdimi kilitliyorum ve yorgunluğumu
lav ediyorum.
Sonramı parsellesin iblis ve isteyen
de istediği ahkâmı kessin sadece canım yanmasın ya da varsın yansın.
Yanacağız ki aklanacağız.
Yakacağız ama içimizdeki sırlarla
yakacağız yüreğin ateşini ve en tesirli yemeği yapacağız insan nefsine
yenilmeden.
Bir yeis mi?
Bir yorgunluk mu yoksa?
İçimdeki çocuğu sahiplenen yine Tanrı
değil mi ve ellerimdeki elyaf düşleri de parselleyen sadece meleklerin ilmek
attığı her dakikayı baz alan zamanın ve keyfimin kahyası.
Gözden göze bir yol madem aşkla
Tanrının yoldaşlığı.
Şiirlerimde de saklı içimdeki ölü
çocuklar aslında içlerinde saklı her bir ölü taklidi yapan hangi imge ise.
İşte gonk vurdu ve başladı geri
sayım.
İçimi açmalıyım hem de en derine
saplamalıyım ve hıçkırıklarımla örtmeliyim yüreğin tarhını ve dokusunda şiirin
bir beyit ısmarlarken kâinat ben de deli fişek yüreğimle yeniden sevmeliyim.
Kanıyorum.
Hep de kanadım.
Ama bu sefer daha başka kanıyorum.
Aşka bandığım varlığımla ölmeyi
diliyorum gerçi öldüğüm de yalan ki kaç kere ibraz etmişlerdi ölü kimliğimle
nasıl da yaftalanıp mezara konduğumu hatta kimsesizler mezarlığında yeni
gömülen mezarları tek tek açmışlardı ve ne zamanki benim mezarıma denk
gelmişler pes etmişlerdi ve gerisi geri kaçmışlardı.
Adım ilk önce öyle çıktı: karnı
burnunda yoldan çıkmış yosma kendini öldürdü diye zaten anamın ebediyete
intikalinden bir gün evveldi bu hadise.
Seksenlik kadın nasıl dayansın?
İnanamamıştı ne de olsa onun
çitlembiği ne zaman dönüşmüştü hayat kadınına?
Hayat kadını ya da erkeği ya da
hayatın sokakları ve hayat okulu.
Hem demezler mi; hayat okulundan
mezun oldum, diye ve geç anladım bu okulun ne ilk ne de son mezunu olmadığımı.
Kanıyorum ama aslıma da itaat edip
durduracağım bu kanamayı mademki adım çıktı dokuza ben de dokuz doğurtturacağım
o rezillere. Anlasınlar bakalım nasıl alınırmış intikam…
İşte geldim.
Hala kanıyorum ama asla da izin
vermeyeceğim vücudumdan ayrı düşmesine içimdeki bebeğin. Mademki sahipsiziz
mademki düşkün ve zavallıyız.
Hayat kadınıymışım… canları
cehenneme.
Sürtük, diyenlerin de ve sahte gülücüklerle
namuslu kadın rolü yapanların da canı cehenneme.
Ne vardı ki gidecek? Nereye gittiğimi
biliyordum ama kaderimin beni nereye götürdüğünü asla…
Gittim.
Sadece gittim ve kala kaldım.
Altı üstü bir arkadaş ziyareti ve
elimde eften püften yapma bir şebboy. Şebboyun ne olduğunu da adamdan öğrendim
gerçi daha öğretecekleri vardı da… artık nasıl attımsa kendimi dışarı.
Geldik bebeğim.
Dahası da var. Sus ağlama içimde.
Bak ben ağlıyor muyum?
Sırası mı?
Kimse gelir ki bu saatte? Gelse gelse
ölü seviciler basar mezarlığı ya da bağımlılar hem öyle böyle de değil geçen
kontrole gittiğim hastanede krize giren kızı gördüm de-yoksa kız değil de
benzeri bir oğlan mıydı?
En haz etmediği sözcüktü rahmetli
babamın. Hep de anlatırdı bu kelimenin en tutarsız ve en çetrefili sözcük
olduğunu ve asla da aklı başında insanların ağzına yakışmadığını. Zaten başıma
ne geldiyse…
Kandım.
Kanayacağımı bilmeden kandım.
Hala da kanıyorum.
İşte kan kaybından öleceğimi bildiğim
ve Tanrı’nın beni asla terk etmeyeceği ve meleklerin de ihbar etmeyeceği.
Mademki mezarımı dünden kazdılar ve
mademki üç harflileri şahit tuttular önceden öldüğüme.
İntihar etmediğimi bilsin ve duysun
yeter ki Tanrı sadece içimdeki çocuğu da kutsasın yoksa bu da mı yanlış yoksa
ben dinden mi çıktım?
Gücüm tükeniyor bebeğim.
Seni de yanımda götürdüğüm için
affetsin beni melekler.
Sesleri duymuyorum artık zaten acımı
da hissetmiyorum yoksa bir anda mı öldük de cennetimize kavuştuk?
Sahipsiziz masum yavrum: sen de ben
de.
Duyuyor musun beni küçük bebeğim?
Birbirimizden başka kimsemiz yok hem Tanrı bile unuttu yoksa şu an sıcacık
evimizde koyun koyuna uyurduk seninle ve adını bile bilmediğim baban bize
ninniler söylerdi yine koyun koyuna uyurken.
Duyuyor musun meleğim? Bak her yer
karanlık demek ki artık veda ettik bu kirli dünyaya?
‘’Duyuyor musun bizi? Hey, sen, az
sık dişini az sık. Elinizi çabuk tutun.’’
‘’Duyuyorsun değil mi meleğim?
Melekler şahit ikimizin masumiyetine. Bak sıcacık oldu şimdi bedenlerimiz.
Demek ki ölüm asla soğuk değilmiş ve mezar da.’’
‘’Bebeğin başı göründü. Annenin
bilinci yerinde değil ve nabzı… Hoş geldin dünyaya minik melek.’’
‘’Ben artık hiçbir şey duymak
istemiyorum meleğim ne de hissetmek. Bak, artık seni bile hissetmiyorum. Nereye
gittin sen nereye gittin anneni bırakıp? Hani sonsuza kadar içimde kalacaktın.
Yavrum benim seni hissetmiyorum. Hangimiz öldük?’’
‘’Çok geç!’’