Zaten hiç aklımdan çıkmıyordu desem yalan söylemiş olurum.
Aslında arada bir aklıma gelip duruyordu. Ne yapıyordu diye merak edip duruyor;
dalıyordum düşüncelerimin derin okyanuslarına.
O kadar ani oldu ki. Apar topar okula gitmiştim. Pek bir
bakımsız hissediyordum kendimi. Saçlarımın şeklini beğenmedim. Pantolonumdan
sıkılmış ve bahar havasını soluya soluya yürüyerek okula gittim. Okulda ise bir
sürü insan; herkes kendi âleminde… Arkadaşın birine rastladım. Oturdum kantine
bir şeyler atıştırdım. Sınıf
arkadaşlarımın çoğu yoktu. Herkesi hoca toplamış götürmüştü kasabaya. Meyve
bahçesini budamak için ben gelmeden önce gitmişlerdi. Ben ve bir arkadaşım ise
yetişememiştik. Sonra arkadaşım biz de arkalarından otobüsle gidelim diye
tutturdu. Önce pek gidesim yoktu; ama sonra gitmek istedim.
Otobüste bir an aklıma geldi. Acaba kasabada hala duruyor
muydu? Aslında hala görevde olduğunu biliyordum. O hala ilkokulda
öğrencilerinin arasındaydı. Yine bir şeylere kızmıştı. Yine pek bir agresif ve
pek bir huzursuzdu. Ama bana, ne olursa olsun her zaman güler yüzlü ve çok
tatlı davranıyordu. Konuştuğumuzda vakit ne de hızlı geçiyordu. Ben ise buna
pek kızıyordum. Hiç vakit geçmesin istiyordum onunla beraberken. Hiçbir
beklentim olmadan saf ve temiz bir sevgiyle seviyordum onu. O da beni
seviyordu.
Ama korkuyordum. Nedensiz korkuyordum. Ya beni tanımazsa, ya
beni unutmuşsa… Birden ellerim ayaklarım titremeye başladı. Ama sonra
sakinliğimi korudum.
Otobüsten kasabanın girişinde indik. Sonra başladık çiftliğe
kadar yürümeye. Bir iki kilometrelik yoldu galiba. Çiftliğin elma bahçesine
vardık.
Bizim hoca hiçbir tepki göstermedi. Biz gelmişiz gelmemişiz
umurunda değildi. Oradaki kayırdığı öğrencilerine bir şeyler yaptırmakla
meşguldü. Ben kendi kendime sinirlendim. Sonra tekrar yürüdüm gittim kasabaya
kadar.
İlkokulun kapısına geldiğimde kalbim küt küt atıyordu. Ama
sakinleşmeye çalıştım ve girdim okula…
Binanın kapısından girdiğimde çocuk sesleri vardı ve kimse yoktu
ortalıkta. Sağ tarafımda müdür odası ve öğretmenler odası vardı yan yana. Müdür
odasının kapısı açıktı, diğeri ise kapalıydı. Yavaş yavaş müdür odasına doğru
gittim. Orada bulacağımı zannettim. Ama içeride iki tane adam vardı. Birini
tanıyordum önceden. Diğerini tanıyamadım. Tanıdığım öğretmendi. Selam verdim.
Beni tanıdı öğretmen olan.
-Nasılsınız, iyi misiniz hocam?
-İyiyim Mehmet, sen nerelerdesin?
-Uzun zaman yoktum hocam gelemedim. Dedim.
Ve en sorulması gereken soruyu sormak için can atıyordum. Ama
hemen diğeri atıldı lafa. Sonra başladı ahret suallerine. Sonradan öğrendim ki
okulun müdürüymüş. Ve en sonunda sordum:
-Pınar hocam nerede?
Hemen beni yan tarafa götürdü. Kapıyı açtığında O
oturuyordu. Beni görünce gülümsemeye başladı.
Ne de güzel gülümsüyordu. Ne de güzel bakıyordu yeşil yeşil.
-Merhaba hocam.
-Aa Mehmet sen misin?
Şükürler olsun beni tanımıştı. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ne
kadar da sevinmiştim. Onu tekrar görmek ne güzeldi. Onu hissetmek, sesini
duymak ne güzeldi. Ne de güzel olmuştu tam da bahar başlarken.
Hal hatır sormalardan sonra beni sordu. Yani durumumu ve
neler yaptığımı, nerede okuduğumu… Ona cevap verirken ne kadar da utandım. Ama
bir bakıma da seviniyordum. Uzakta olursam nasıl görebilirdim onu.
Bir ara okulun bahçesinde de lafladık. Çok sıkıntılıydı
canım benim. Bunalmıştı insanlardan, bıkmıştı vefasızlıklardan. Küçücük şeylere
üzülüyor ve canı yanıyordu. Bana bizzat anlattı hepsini. Ayrıca bu aralar biraz
hastaydı. Bir ara tutamadı kendini biraz ağladı. Onu ilk defa ağlarken gördüm.
Çok üzüldüm ve elimden geldiğince teselli etmeye çalıştım.
Beni tekrar gördüğüne çok sevindiğini söyledi. İçimdeki
mutluluk deryalara sığmazdı. Onunla konuşurken gözlerinin içine bakıyor ve
kendimi görüyordum. Olmayan şehrimi görüyordum. Başka bir boyutta gülen yüzüm
ve sonsuz mutluluğum mükemmel bir tabloya dönüşüyordu.
Ben ise o deryada sevdiklerimle yaşıyordum. Kötülük ve her
türlü olumsuzluklardan uzak olan alemimde. Mükemmel dünyam içinde bir
Yaratanım, bir sevdiklerim ve ben…
Ben Pınar’ı hiçbir zaman unutmayacağım, hiçbir zaman…
4 Nisan 2007