
Çivisi çıktı zamanın…
Çivi çiviyi söker, diyenlere inat
içimdeki çivi deliğini sıvıyorum. Rotasız ve istikrarsız bir gidişat benimki
bir de mavi gözlerinde yanılgının…
Tüy sıklet yalnızlığın mahmur gözleri
uyku taşan beynin kalan tüm sıkkın gri hücreleri tıpkı okul formamın her
tonunda saklı iken gri.
Uyumsuz olduğumu henüz b/ellememişim
sadece uyum sürecine riayet ediyorum.
Ne çökkün ne yorgun fakat
alabildiğine sıkılgan.
Hangi kuş yuva yapmış sahi söğüt
dalına?
Bunu ilk duyduğumda aklım ermiyor
sadece İngilizce hazırlık sonrası dağılan sınıfımın yerini alan yeni sınıfım ve
her nedense İngilizce dersimize giren gergin mizaçlı öğretmen bana ısınamıyor
tıpkı sınıfın bana verdiği tepkinin de üzerine yerleşen anlamsız bir sorgulama
süreci ki bunun bir süreç olduğunu fark edecek yaşta da değilim sadece
ödevlerimi yapıp tüm derli toplu halimle giriyorum sınıfa sonra sürekli sıram
değiştiriliyor.
Sıram değiştikçe ve ben sürekli arka
sıralara sürgün edildikçe…
Boyum normalden biraz uzun ve arka
sırada oturduğum sürece ne tahtayı görebiliyorum ne de düzenli not utabiliyorum
üstelik sıra arkadaşımın derdini de anlamıyorum ki bir derdi olduğunu bile
henüz kabullenmemişken.
Çocuğum altı üstü hem de fazlasıyla
uysal ve disiplinli ve seğiren gözlerindeki pırıltıları da alınmıyorum üstüme
zaten öğretmen kürsüsünü zor seçiyorum. Neden sonra gözlük problemimi giderip…
Problem madem gözümde.
Olmuyor ve başka problemler
ekleniyor.
Sözcüklerin de basireti bağlanıyor
bazen sınıfın hızına yetişmekte zorlanıyorum bazen de onlar benim hızıma
yetişmekte zorlanıyor.
Bir düş görsem keşke iyi de
hayallerime set çekilmiş ne de olsa ağır bir müfredat ve sayısız sıkıntı
eklenen. Hayali fener olduğum da yalan lakin haletiruhiyemde saklı normalliği
göz ardı eden bir öğretmen bazen şakalarını çözmeye çalışırken sınav kâğıdımdaki
soruları çözmekte gecikiyorum.
Kaos ise yaşanan.
Komik addedilen mademki benim fazla
çocuksu mizacım ve heyecanım.
İyi de on bir yaşındaki bir çocuk
başka neye denk düşer hele ki aileniz sizi korumacı yapısıyla bu zamana kadar
dış hayattan ve yabancılardan soyutlamışsa.
Sayısız çıkartma saklıyor sınıftaki
öğrenciler: her biri renk renk ve düzenli olarak İngilizce defterlerine
yapıştırıyorlar. Anlam veremiyorum ne de olsa sınıf da öğretmen de birbirine
alışkın.
Sadece dersimi yapıp teslim ediyorum
ve aldığım düşük notların izahı yok ne de olsa cevaplarım doğru ve yaptığım
ödevler eksiksiz.
Bomboş defter sayfasında bolca
çıkartma yapıştırılmış haliyle yeni sıra arkadaşım en yüksek notu alıp bir de
beni alaya alıyor.
İyi de ben alaylı değilim ki. Mademki
bir eğitim kurumundayım üstelik eğitim yuvası bildiğim sınıfın her ne kadar
yeni öğrencisi olsam da…
Ve işte başlıyor mücadelem adı ise
uyum zorluğu derken ben de uyuyorum sınıftakilere ve renk renk çıkartmalar alıp
yapıştırıyorum defterimin her sayfasına. Azıcık notum yükseliyor derken sıram
değiştiriliyor bu sefer duvar dibine sürgün ediliyorum ve sıra arkadaşım
mütemadiyen beni duvara doğru itekliyor.
Sözcüklerim yok çünkü anlaşılmıyor
dilim üstelik Türkçe konuşmak da yasak.
İngilizce uyarsam da olmuyor ve ben
duvar dibinde saklanmış bir yaban gülüyüm.
Neşeli mizacımdan eser yok.
Gülümsemelerimin ilk kez çalındığına
tanığım ve şaşkınlıkla geçiyor günlerim.
Azat edileceğim gün ne zamansa…
Azap dolu göğün hangi kuşuyum sahi?
Saksağan olduğumu söylüyor birileri.
Adı olmayan bir yabancıyım ben
sınıfın gözünde ve yoklama yaparken İngilizce öğretmenimiz not düşüyor ismimin
yanına:
‘’Dam üstünde saksağan vur beline
kazmayı.’’
Sahi ne anlama geliyor üstelik Türkçe
söylüyor bu deyimi ve ben yine anlamıyorum.
Kahkahalar bol miktarda havadaki
havayı daha da ağır kılmakta ve ben dam üstünde değil resmen duvar dibinde
yaşayan bir çiçeğim kimine göre kaktüs sevenlerimin gözünde ışık saçan bir
çiçek.
Işık saçtığımı ve o aralar söndüğümün
farkında dahi değilim üstelik benim işim gücüm öğrencilik ve istikrarla
derslere intibak etmekten başka da derdim yok.
Benimle aynı ismi taşıyan bir
arkadaşım daha var ve her nedense ona ismiyle hitap ederlerken ben sürekli soyadımla
çağrılıyorum bazen fark etmiyorum bile.
Yoksa ben düşman safında bir esir
kampına mı düştüm?
Oyalıyor acılar sadece oyalıyor ve
içimdeki öğrenme isteği soluyor bu da yetmezmiş gibi tüm sırayı sahiplenen
sınıf arkadaşım ders boyunca kendi kendine konuşup bir de şarkı söylüyor ve ne
zamanki öğretmen bu sesi duysa ve…
Topu bana atıyor.
Arkadaşımı-gerçi onun gözünde ben bir
süs çiçeğiyim ama-ispiyonlayamam ve suçsuz olduğum halde suçu üstüme alıyorum
bu da yetmezmiş gibi cezalandırılıyorum.
Ve diğer sınıflar…
Ne de olsa benim ve hazırlıkta
beraber okuduğumuz arkadaşlarımızın sınıfı dağılıp da bizler farklı sınıflara
pay edilmişken arkadaşlarımı da bölük pörçük görüyorum ve derken bir başka
sınıftan birkaç kız öğrenciyle arkadaşlık kuruyorum ve bilmiyorum da o
günlerde, bu arkadaşlığımızın bizi nerelere sürükleyeceğini.
Sabah erkenden okula gidip çantamı
sınıfa bırakıp da duvar dibindeki sırama yerleştirir yerleştirmez koşa koşa
diğer sınıfa gidiyorum ve yeni arkadaşlarımla uyumlu bir beraberlik
sergiliyorum ve anlıyor ve görüyorum ki; uyum sağladığım başka insanlar var.
Çocukça coşkumu biriktirip
mutlanıyorum.
‘’Demek ki sorun bende değilmiş.’’
‘’Ne dedin sen? Yoksa kendi kendine
mi konuşuyorsun, ha, duvar saksısı?’’
Bunu bana son söyleyecek kişi elbette
sıranın tek hâkimi sıra arkadaşım bir de onun suçunu üstelenip defalarca ceza
aldığım yetmezmiş gibi…
Cevap bile vermiyorum sadece iki
damla yaş düşüyor gözlerimden ve çabucak siliyorum.
Artık yeni bir sıfat kabul edemem ve
istikrarla dersimi çalışıyorum.
Günler ağır aksak geçiyor ama geçmiyor.
Sınavdan sınava giriyoruz.
Derken benden haz etmeyen ve
çıkartmaları benden çok seven İngilizce öğretmenimiz rapor alıyor.
Üzülüyor herkes.
Ben sevinmesem de üzülmüyorum onlar
gibi en azında bir süre çıkartma almak için dükkân dükkan dolaşmayacağım.
Ve çok genç çok sevecen bir stajyer
öğretmen giriyor İngilizce dersimize.
Ben meğer İngilizceyi ne çok
seviyormuşum.
Mutlulukla derse iştirak ediyorum ve
göz temasımızda bana akan güzel bir enerji var yeni öğretmenimizden.
Sınıf onu sevmiyor.
Ama o beni seviyor.
Ben ise onu herkesten çok seviyorum.
Dersi dinlemeye çalışıp da dikkatimle
odaklanmışken yeniden duvar dibine doğru itekleniyorum.
Aman, Allah’ım, dersin en heyecanlı
yeri ve olay daha da heyecanlı bir hal alıyor ve ne yaptığımı sonradan fark
ediyorum:
Bir anda.
Fark dahi etmeden.
Aman, Allah’ım ben ne yaptım?
Yumruğu sıra arkadaşımın sağ kulağına
yapıştırıyorum.
Dersin en heyecanlı yeri.
Hayır, hayır, artık derste değiliz ve
herkes dersi bırakmış bize bakmakta. Yanımdaki çocuk hüngür hüngür ağlıyor
benimse elim acıyor.
İyi de ben hayatımda kimseye ne
yumruk attım ne de vurdum.
Sahi, nasıl oluyor bu?
Hala olayın şokundayım derken sınıf
deli gibi beni alkışlamaya başlıyor.
Bu, bu, bir kâbus. Ben bu, olamam.
Bu sefer ben ağlamaya başlıyorum
oysaki saksı çiçekleri asla gözyaşı dökmez.
Ya, sıra arkadaşım?
Üstelik ben sadece ufacık bir kız
çocuğuyum bir de oğlan çocuğu olan sıra arkadaşının kulağına yumruk atmış bir
kız çocuğu…
Az sonra zil çalıyor ve sıra
arkadaşım arkasına bakmadan çıkıp gidiyor sınıftan.
Bense hala olayın şokunda eksik kalan
dersimi tamamlama telaşındayım ve sırada bir başımayım.
Ben saksı çiçeği olmayı asla
istememişken…
Ertesi sabah annemle gidiyoruz okula
şükürler olsun ki; çocuğun sağlığında bir sorun yok ve beni görür görmez gözden
kayboluyor.
Artık yeni bir sıram var ve yeni bir
sıra arkadaşım üstelik o da bir kız çocuğu ve benden hayli uzakta oturmaya özen
gösteriyor.
Yaşasın, ben saksı çiçeği değilim
sadece bir çocuk sadece bir çocuk mesleği öğrencilik olan…