
Solmuş Türkülerin Kitabından,,
Bir Zamanların Tozlu Sayfalarına Dair…
Açık bir kitap, solgun yapraklarıyla,
Bir melodi, unutulmuş bir türkünün ardından,
Tekrarlanan yankı, çınlayan bir sessizlik,
Nakşedilmiş bir ağıt, taşlara kazınan.
Ufuk çizgisi çağırır ruhları cömertçe,
Boğuk bir gökyüzü, puslu bir yol maziye…
Rüzgâr asi, savurur tozları zamanın,
Bu, bir zafer senfonisi mi yoksa
Yenilgilerimin inatçı marşı mı?
Ve nilüfer yaprakları dökülür usulca,
Görünmez bir adak gibi toprağa…
Görüş alanımın ötesinde,
Devasa çayırlar uzanır, kaybolmuş çocukluğumun sınırına…
Zihnimde mavilikler çoğalır,
Denizler kadar derin, şiirler kadar hüzünlü.
Kum taneleri savrulur avuçlarımdan,
Göksel taşlar düşer, yalnızlığıma eşlik eder…
Açık bir kitap gibi okuyorum kalbimi,
Zeytin gözlü bir kadın geçerken satır arasından.
Önümde kasabalar uzanır güneşe hasret,
Tozla bütünleşen tepeler, erozyona yenik düşerken…
Bilinmez insanlar süzülür ufka doğru,
Yıpranmış yüzleri suret olmuş belleğime…
Gözlerinde yansır geçmişleri,
Söylediklerini duymam ama dinlerim.
Bu, onlara son borcum belki de,
Sessiz bir türkü, bir vedalaşma.
Hatırlıyorum, hepsini değil,
Sadece birkaçını görmüştüm…
Bir elvedanın ardından hüzün,
Bir bakışın ardından sonsuzluk.
Ayrılık, yüz yüze bırakır insanı
Kendi gerçeğiyle, çıplak ve keskin.
Kalbim o mezrada yaşlanır şimdi,
Yosun tutmuş ve unutulmuş…
Oysa bilirim, yine de yaşamak güzel,
Her şeye rağmen dünya hâlâ güzel bir yer... demişti üstat.