
Miskin bir düş olduğumun bilincinde
yatsı namazından evvel yenik düşüyorum uykuya ve gecesefalarının sesini takip
ediyorum uykumda ve ben kocaman bir dalgaya rast geliyorum dünya denen teranede
düş gücüme itimat etmenin ötesinde hiçbir gerçeğe de itibar etmiyorum.
Öldüğümü kimse bilmiyor benim ve
bozuntuya vermiyorum yaptığım ölü numarası ile cehennem denen kazanı kepçe ile
sağaltıyorum sözüm ona dünyaya cennet gelecek ve ben güzellik uykumdan
uyanacağım.
Sözcükler altın tepside tıpkı ruhumun
kıpraştığı üzere zemherilerde yalın ayak düşler g/örüyorum ve metin olmam
gerektiğini bildiğim için kimseye de anlatmıyorum.
İşinin ehli bir düş sihirbazıyım ben:
sayısız küçük adam karınca misali gibi çalışıyor ve yorgun aslanlar hepten
başkahramanı düş sirkinin.
İçimdeki adam sırtımı sıvazlıyor
oysaki ben küçücük bir çocuğum süt dişleri henüz dökülmüş ve havlamayı öğrenmemiş
küçük bir finoyum elbet izah edeceğim tüm bu düş kasılmalarını lakin yer gök
gerçek dolu ve gerçekçi insanlar sevgiyi inkâr ediyor ve ben hala; ‘’sevgi’’
diye diye hayıflanıyorum.
Babasızlığın meali ise hıçkırıklardan
bağımsız külüstür bir araba adeta yolda kalmış üstüne üstük bir el freni dahi
yok.
Ve işte çıldırıyor şairler ve yetim
mizaçlar.
Anneliğin tarhında bir yeminim belki
de içindeki sevgiyi pazarlayacak çocuklar arıyorum ve hangi çocuğun ismini
görsem televizyonda içimde bir korku peyda oluyor.
Ne çocuğum ne zalim.
Ne yalanım ne de gerçek.
Kabul görmezliğin inşa ettiği bir öz
güven eksikliği ve işte fermuarını çekiyorum düşlerimin ve düş kabristanına
uğruyorum her gece elbette gündüz tehir ettiğim o yolculuğun nüansı içime
misafir ettiğim belki de kendimi misafir olarak sunduğum o lalezar yokuşu.
Mevsimin dik bir yokuşu var bir de
sökülmüş dikişleri ve dişleri tıpkı yaşlı kurdun peşime düştüğü gibi:
‘’Neden neden bunca diş ağzında
demirlik gibi hizmet vermekte pembe diline?’’
Yalın bir sunum ve safiyet yüklü
benliğim ve düşlerin propagandasını yapmak yere bizzat o düşün başkahramanı
olmak üzere gözlerimi kırpıştırmıyorum dahi.
Kırmızı bir kazak var üstümde ve
kırmızı bir şapka lakin tanınmamak adına şapkamı çıkarıyorum başımdan ve
içinden sayısız tavşan sökün ediyor ve yaşlı kurt hala peşimde.
İhbar etmem gereken bir suç var
peşimde üstünde yeşil ışık yakmadığım iyi de düş bahçelerinde trafik lambaları
olmaz ki hem herkes benim çoktan öldüğüme inanmışken.
Rahmetin esintisi.
Uğurladığım nice insan ve nice rüya
ve başucumda kalem biteviye not alıyorum düşlerimi bazen dizlerimin bağı
çözülüyor ve tüm dizeleri tetikliyor.
‘’Sahi, ben şiir yazdığımı neden daha
önce fark etmedim?’’
Yaşlı kurt esefle sallıyor başını.
Bense gözlerimi kaçırıyorum yoksa her
an uyanabilirim ve ötenazi yapmak istiyorum gerçek dünyadaki varlığıma sonra da
geride bıraktığım yıldız tozuyla uçup gitmek.
Nazenin bir havası var içimde kalan
ukdenin ve kocaman pençeleri var yalnızlığımın ne de olsa sosyal mesafeyi
korumak zorundayım ve artık daha da çok kaçıyorum insanlardan ve gerçeklerden…
Bağnaz sorularla karşılaşıyorum kimi
zaman ve bol kepçeden içimi didikliyorlar.
İyi de kime itibar edeceğim ya da
itibar üstelik değersiz addedilen sefil varlığımla illa ki düşlerimde mi kenetleneceğim
hayatlar?
Elbet hayat denen martaval kurda kuşa
yem olmamak adına mabedimden ibaret iken bu anlamda donanımlı ve muhafazalı bir
endam ile içime kaçan balığın kılçığını ayıklıyorum ve tüm düşlerimin de haiz
olduğu o balık hafıza ile vadesi dolmadan düşlerin mürekkebe yatırıyorum ömrü
ve mazimi de siliyorum içimdeki kurşun kalemle yazdığım ne varsa denk düşüyor
da sildiklerime.
Gözümün yaşını silmiyorum bir tek.
Gönlümün de kulpu iken her asıldığım
kanca ve müebbet yiyen kalemin faturasını illa ki gerçeklere çıkarıyorum.
Naylon fatura kimi zaman içimi deşen
içimin de bakiyesi aynı zamanda ve tohuma kaçan hayallerim.
Beylik bir eksende beyzade iken aşkın
radarı ve gücüm sınanırken izah etmekten bıkmadığım ama insanların da
anlamamakta ısrarcı olduğu.
Veresiye defterinde kayıtlı isimler
oysaki benim bir bakkal dükkânım yok: olsa olsa oyuncakçı dükkânımda oyuncaklar
dağıtıyorum içimdeki çocuğa ve ektiğimi biçiyorum ne zaman elime biri bir avuç
sevgi kırıntısı iliştirse çocuklar gibi seviniyorum ve açıyorum gözlerimi.
Yalnızlık tay tay yapıyor…
Sessizlik ise dorukta.
Aşk iken zindanda yaşlanan.
Ve çıkacak af ile yeni bir hayata
başlamak istiyorum.
Köşe başındaki adam bağırıyor:
‘’Buyurun, buyurun lütfen.’’
‘’Ne satıyorsunuz?’’
‘’Ne istersen ve içinden neyi
dilersen, küçük hanım. Hem dükkân senin.’’
Ve ansızın sırra kadem basıyor adam:
ben ise dükkânın içinde cirit atıyorum.
Kocaman bir top rengi mavi ve
yüzlerce bilye tıpkı çocukluğumdaki gibi. Ah, bir de gerçek dünyaya dönsem ya…
Aklıma misafirler geliyor ve ellerim
titriyor ve soruyorum babama:
‘’Bunlar kim?’’
‘’Görücülerin geldi.’’
Ben ise onları öcü diye algılıyorum.
Hem yaşım başım kaç daha üstelik küçük bir kız çocuğunun görücülerle ne işi
olur?
İçimden geçenleri söylemiyorum tabii
ki ve kapatıyorum gözlerimi yeniden ve o yaşlı kurt hala peşimde bense
büyükannemi arıyorum üstelik hem düşlerimde hem gerçekte ve iç sesim
fısıldıyor:
‘’Daha çok beklersin. O seni çoktan
bırakıp gitti, küçük hanım.’’
Sahi daha dün gibi yüzünün beyazlığı
ve üstüne birileri örtü serip de bir bıçak koymuşken ve işte bıçak gibi kesildi
mutluluğum.
Yaşlı kurt ise hala avının peşinde.
Ben ne kurda ne de kuşa yem olacağım
üstelik ve ne zamanki açayım gözlerimi yaşlı kurt kayboluyor.
Ne zamanki açsam gözlerimi evde
görücüler cirit atıyor ve öcü görmüşçesine kaçıyorum onlardan haldır haldır.
Kılavuzum ne ki?
Elbette sevdalı bir bülbül yoksa
kargaya itimat edecek göz mü var bende?
Düş meclisi.
Düş kırıntıları.
Ve sihirli kürem.
Ben belki de bir su küresi olmaktan
hicap ediyorum en çok da içime karlar yağarken.
Gövdem yok aslında.
Ruhum ise akla zarar.
Aşkın menkıbesi iken söylenmemiş sözcükler
ve ulvi bir sessizlik iken beni esir alan ve hala kuşlar şarkı söylüyor ve ben
hala Araf’tayım.
Mademki büyükannem öldü niye haber
vermedi öncesinde?
Bir kulübe ise yolumun düştüğü çoktan
yanıp kül olmuş.
Bir ithamsa yaşlı kurdun söylediği
iyi de ben küçücük bir çocuğum henüz üstelik saçımda kırmızı kurdele iyi de kim
benim belime kırmızı kuşak sarmakla itham ediyor?
İyi de küçük çocukları kimse ne itham
edebilir ne de dokunabilir ve yeniden kapıyorum gözlerimi ve karşımda yaşlı
kurt ve yeniden açıyorum gözlerimi bir kez bile kırpmaktan çekiniyorum ve
usulca yaklaşıyorum gelen misafirlerin yanına.
Sedirde bir yalnızlık oturuyor.
Başköşede ise zebani.
Benimse kanatlarım kırık ve ellerim
soğuk elbet gözlerim de donuk.
Bir şeylerin miadı dolacaksa benim
hayallerim mi olmalı?
Bir şeyler çalınacaksa illa ki
geleceğim mi çalınmalı?
Büyükannemi özlüyorum ve ölen diğer
tüm çocukları ve de kadınları.
Masumiyetimi kolluyorum lakin en
ufacık açık verdiğimde ben de onlara benzeyeceğim ve herkes beni arayacak elbet
kaçacak yerim de yok ama…
Televizyon ise sinyal veriyor ve
basıyorum kapatma düğmesine lakin görüntü hala mevcut ve haber spikeri büyük
bir soğukkanlılıkla haberleri sunuyor. Alt yazıyı okuyorum: yine bir çocuk
kaybolmuş.
Evdekiler el sıkışıyor ve:
‘’Bu iş tamam’’ diyorlar.
Hangi iş?
Yoksa ben damızlık bir hayvan mıyım
ya da kurban edilmek üzere sıra bu kez bana gelmişken. Saçımdaki kurdele
düşüyor yere ve ayağı ile eziyor genç irisi adam ve usulca saçlarıma dokunuyor
ve gözlerimi kapatıyorum ve ensemde yaşlı kurt ve yeniden açıyorum gözlerimi
tıpkı öncekiler gibi tıpkı benden sonrakiler gibi.
Oysaki ben küçücük bir çocuğuyum asla
kaybolmak istemeyen ve iki damla yaş düşüyor gözlerimden tam da o genç irisi
adam dokunacakken yüzüme avaz avaz bağırıyorum ve gözlerimi fal taşı gibi
açıyorum ve bir el dokunuyor usulca omzuma:
‘’Merak etme küçük kız. Güvendesin.’’
Gözlerimi kapatmıyorum artık ve derin
bir nefes alıyorum ve dokunuyorum saçıma ve hala o kırmızı kurdele saçımda belimde
ise bana sarılmış bir çift kol anne şefkatinde ve biliyorum ki güvendeyim.
Müteşekkirim sana Devlet Baba.