
Sami Bey’in Çıkmazları
Sami Bey, ey Sami Bey!
Kalemin ucunda bir şair, masasının başında bir editör, yüreğinde ise ne idüğü
belirsiz bir fırtına. İstanbul’un gri sokaklarında, bir elinde yarım yamalak
bir kahve fincanı, diğer elinde redakte edilmeyi bekleyen bir yığın kâğıtla dolanır
durur. Kendi şiirleri mi dersiniz? Onlar, masasının çekmecesindeki tozlu
defterde, bir türlü gün yüzü görmemiş mısralar olarak pinekler. Zira Sami Bey,
hem şairdir hem editör; yani hem hayalperesttir hem de hayalleri katleden bir
cellat.
Birinci Çıkmaz: Şair mi,
Editör mü?
Sami Bey’in hayatı, bir
nevi ikiye bölünmüş bir tiyatro sahnesi gibidir. Bir yanda ilham perisi, ona
“Yaz, Sami, yaz! Aşkın, hüznün, denizin mısralarını dök kâğıda!” diye fısıldar.
Öte yanda, edebiyat evinin şiirleri, kulağına “Sami, şu romanı, şiirleri bitir,
bu öyküyü kes, o şiiri çöpe at, bu şiiri beğen seç!” diye haykırır. Sami Bey,
bu iki ses arasında pinpon topu gibi gidip gelir. Kendi şiirlerini yazmaya
kalksa, editör yanı devreye girer: “Bu imge ne kadar banal, Sami! Denizin gözyaşı
mı dedin? Klişe!” Kendi yazdıklarını beğenmez, beğendiklerini ise Adaşım Mehmet
Fikret beğenmez. Netice? Sami Bey’in şiirleri, bir nevi edebiyatın Bermuda
Şeytan Üçgeni’nde kaybolur gider.
Bir gün, cesaretini
toplayıp bir dergiye şiir gönderir. Editörden gelen yanıt, Sami Bey’in kendi
mesleki jargonuna öyle tanıdık gelir ki, okurken kendi kendine kahkaha atar:
“Sayın Sami Bey, şiirlerinizde özgünlük eksikliği gözlemledik. Daha yenilikçi
imgelere ihtiyacımız var.” Sami Bey, aynaya bakar ve mırıldanır: “Özgünlük mü?
Ben özgünlüğü redakte ederken kaybettim!”
Edebiyat Dünyasının
Maskeli Balosu
Sami Bey, edebiyat
dünyasının göbeğinde bir Don Kişotu’dur. Edebiyat evinde, her gün bir yığın “günün
şiirlerini seçmek, için boğuşur”. Kimi yazar, 500 sayfalık romanını “bir gecede
yazdım” diye övünür; kimi, iki satırlık şiirini “dünya edebiyatını
değiştirecek” sanır. Hele Kul Mehmet bir uzun yazar ki şiirlerini, oku oku
bitmez, sıkıntı verir. Sami Bey, bu metinleri okurken bir yandan kahvesini
yudumlar, bir yandan da içinden saydırır: “Bu cümle devrik, bu paragraf
devrilmiş, bu hikâye ise hepten devri âlem!” Yine de naziktir, kırmadan
dökmeden yazarlara “biraz daha çalışmanız gerek” der. Ama içinden? İçinden, “Bu
metinle ancak soba yakılır!” diye haykırır.
Bir de edebiyat geceleri
vardır ki, Sami Bey için tam bir işkence. Şık takım elbisesini giyer, kravatını
takar, okurken bir köşede durur. Etrafında “postmodern anlatıların” üzerine
ahkâm kesenler, “sözcüklerin semiyotiği” diye geveleyenler… Sami Bey, bu
kelimelerin arasında kaybolur. Bir ara, bir “ünlü” şair ona yaklaşıp sorar:
“Sami Bey, sizce şiirde ritim mi önemli, yoksa imge mi?” Sami Bey, bir an
düşünür ve der ki: “Valla, bence en önemlisi kâğıdın boş kalmaması!” Salondaki
kahkahalar, Sami Bey’in ironisini anlamaz. O ise bir yudum daha çayını yudumlar
alır ve düşüncelere dalar.
Sami Bey’in en büyük
düşmanı, ne edebiyat evidir ne de yazarlardır; kendisidir. Geceleri,
uykusuzlukla boğuşurken, aynadaki yansımasına sorar: “Sami, sen niye hâlâ
yazıyorsun?” Cevap mı? Sessizlik. Çünkü Sami Bey, yazmanın lütuf olduğunu
bilir. Her mısra, onun ruhundan bir parça koparır; her redakte ettiği metin,
ona kendi eksikliğini hatırlatır. “Keşke sadece şair olsaydım,” der, ama sonra
editör yanı devreye girer: “Şairlik mi? O iş karın doyurmaz, Sami!”
Bir sabah, masasında
biriken kâğıtlara bakarken, kendi şiir defterini açar. Yıllar önce yazdığı bir
mısrayı okur: “Çıkmaz sokaklarda bir şair, gölgesiyle dans eder.” Kendi kendine
güler: “Bu mu özgünlük, Sami? Bayağı bayağı otobiyografi yazmışsın!” Yine de
kalemi eline alır, bir şeyler karalar. Belki bir gün, o çıkmazlardan bir çıkış
bulur. Belki bir gün, Sami Bey’in şiirleri, tozlu çekmeceden kurtulup bir
derginin sayfalarında hayat bulur mu bilinmez. Ama o güne kadar? O güne kadar,
Sami Bey, çayını yudumlar ve seçeceği şiirlerle ve dostu Mehmet Fikret ve
şairlerle boğuşur ve edebiyatın bu trajikomik sahnesinde kendi rolünü oynamaya
istemese de devam eder, vesselam.
Mehmet Aluç
Not: Sami kardeşim “Mışım
Mişim Muşum” başlıklı yazıda “Dilara Aksoy” kardeşime yazdığı yorumda: “Çünkü beni anlatsam hiç bir zaman
gerçek beni anlatmış olmayacağım. İçine bir sürü yalan katıp bir şeytanı melek
olarak anlatacağım kesin. Ya da değerim bir pul değilken kendimi paha biçilmez
Hint kumaşı olarak anlatacağım. Hem yahu neden beni ben anlatıyorum ki? Beni
sen anlat. En azından benden daha doğru, gerçek bir anlatırsın. Tabii ki, ben
beni anlatmadığım gibi seni de sen anlatma, bırak başkaları anlatsın.” Diye
yazınca ben anlatmaya çalıştım umarım sürçü lisan etmemişimdir. Selamlarımla