Adını Unutan Kadın-1
1
SESSİZ ÇIĞLIK
“Nazlanacak kimse olmayınca,
anlatamadıklarını
yüreğine hapsedersin.
Ağırlığı yüzüne yansır,
acılar gözlerinden akar,
ama halini soran olursa
“İyiyim,” dersin.”
…
Zaman : 2025- Mayıs
Yer : Polonya-Varşova
Polonya’nın soğuk ve gri bir bahar sabahında, Varşova’nın kenar mahallelerinden birinde, yüksek duvarlarla çevrili, beton yığınına benzeyen bir hastanenin 7. katında, dar ve klinik bir oda...
Pencerenden dışarı bakan bir kadın, perdeleri aralamadan, sadece aralığın ardındaki hayata gözünü dikmiş, bilinçsizce bakmaya devam ediyordu. Solgun teni, örselenmiş yılların tanığı gibiydi. Sanki zaman, onun cildine ince ince çizgiler yerine acının ağırlığını işlemişti. Yüzü, uzun süredir güneş görmemiş bir duvar gibi solgun ve renksizdi. Gözlerinin altı çukurlaşmış, dudak kenarlarında sanki yarım kalmış cümlelerin izi kalmıştı. Ayakta duruyordu ama sanki bedeninden bir şeyler çekilip alınmış gibiydi. Bir zamanlar gür çıkan adımlarının yerini sessiz, ürkek basışlar almıştı.
Elinde tuttuğu dosya, yalnızca tıbbi belgeler değil; geçmişten, kayıplardan, ihanetlerden ve suskunluklardan kalan ağırlıkları taşıyor gibiydi. Hastane koridorunun beyazlığı bile onun yanından geçerken başını eğiyor, içindeki kederi görmezden gelmek için gözlerini kaçırıyordu. O pencereden dışarıya değil, içeriye bakıyordu aslında. İçine, eksilmişliğine, elinden alınan geçmişine... Kocasıyla yolları tamamen ayrılmış, ardında sadece bir boşluk ve kırgın sessizlik kalmıştı. Yalnızlık artık bir tercih değil, mecburiyet olmuştu. Gözlerinin rengi yorgun bir gecenin ardından silinmiş bir sabah gibi donuktu ne umut taşıyordu içinde, ne de itiraz. Sanki zaman onun içinden geçerken her şeyi alıp götürmüş, geriye yalnızca kırılgan bir kabuk bırakmıştı.
Polonya’daki bu soğuk hastane koridorunda, elinde sıkı sıkıya tuttuğu dosya sadece teşhis sonuçlarını değil; çökmekte olan bir hayatın, darmadağın olmuş bir kadının acılı hikâyesini de taşıyordu. Ayakta duruyordu. Evet — ama sadece beden olarak. Ruhunun bir kısmı, çoktan geride kalmıştı. Terk edilişin olduğu o gün, o odada, o cümlede.
İçinde duran kahve fincanlarından, boş raflardan ve yatağın öteki ucundan silinip yok olmuştu. Ama izi kalmıştı — her şeyde, her gün, her nefeste. Kış gitmemişti daha — dışarıdan çok, kadının içinden gitmemişti. Bahar gelse de açacak hiçbir çiçek yoktu onun içindeki penceresinde. Sadece kurumuş bir sardunya, yıllar önce aldığı ve artık çiçek vermeyen, ama saksısından atmaya kıyamadığı o suskun bitki gibi, o da köklerinden uzak, toprağını unutarak yaşıyordu.
Hava, baharın vaadini değil, kışın inatçı artçısını taşıyordu. Sokaklar ıslaktı. Gece yağan sulu kar, sabahın ayazında caddeleri donuk bir sessizliğe bürümüştü. Paslanmaya yüz tutmuş sokak lambaları, hâlâ sönmemişti. Sanki gündüz bile bu semtlere uğramaktan çekiniyor, ışığını yarım yamalak gönderiyordu. Varşova’nın kenar mahallelerinden birinde, sabahla akşam arasında asılı kalmış saatlerde, sokaklara bir sis çökmüştü. Ne geceydi tam olarak ne de gündüz. Işığın rengi griydi; kararsız, solgun ve yorgun. Sokak lambaları hâlâ yanıyordu ama sisin içinde her şey, her varlık silikleşmiş, şekilsizleşmişti sanki. Bu şehirde hiçbir şey tam değildi artık—ne aydınlık ne karanlık ne ses ne sessizlik. Sokaklar, ıslak kaldırımların üstünde ağır ağır süzülen o sisle birlikte bir tür hafıza kaybı yaşıyordu sanki. Binalar tanıdık olmaktan çıkmıştı. Adımlarını bastığın taş bile seni tanımıyordu artık. Bu sokaklar senin değil, hiç olmamıştı da zaten. Hep geçiciydi burada, yerleşememişti hiçbir duvara, hiçbir kaldırım çizgisine. Pencereden dışarı baktığında, uzaklarda Avrupa şehirlerine özgü, düzenli sıralanmış çatılar ve sisli sokaklar görünüyordu. Ama bu görüntüye rağmen içerdeki hava soğuktu hem fiziksel hem ruhsal anlamda.
...
Devamı var...
....
Ga-310725
- Yorumlar 6
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.