Aynanın Sınırları

Yüzüme dokundum, yabancıydı, soğuk.
Gözlerimin arkasında bekleyen o kalabalık.
Bir türlü sığdıramadığım, bitiremediğim ne varsa,
Orada, camın ardında, fısıldayıp duruyordu.
Sokağa çıktım; bir zorunluluk, bir teslimiyetti bu.
Ayakkabım battı, her zamanki o çamurlu yemin gerçekleşti.
Kaldırımlarımız yarım, biliyorsun;
Hiçbir söz, hiçbir plan tam bitmedi bizde.
Köşedeki kahveden yükselen o ağır nefes...
Yaşlılar, geçmişin bilgeliğini sessizce yudumlar.
İşsizler, ellerindeki boşlukla bugünü sorgular.
Ve gençler, o kırılgan kahkahalarıyla,
Hâlâ yarının yalanına planlamasını yaparlar.
Ben de onlardanım.
Ne yaşlının sabrı, ne de gencin ateşi bende.
Ben, sadece o iki duygunun arasında,
O çamurlu aralıkta yürüyenim.
Tek bildiğim:
Bu dünya, büyük bir orkestra,
Ama en dürüst notalar, en kırık kalpten çıkar.
Ve ben, o kırığı seviyorum.
Her köşe başında, bir vedanın gölgesi var.
Bıraktıklarım değil, bırakmak zorunda kaldıklarım ağır.
Oysa ben, sadece hafiflemek istedim;
Bir geminin yola çıkmadan önceki sessizliği gibi.
Denizin tuzu, yanaklarımdaki kurumuş yaşlardan geliyor.
Sokak lambaları, her gece aynı umutsuz oyunu oynar.
Işık yanar, umut yeşerir.
Söner ve anlarsın: Yalnızlık da bir yuvadır.
Yıllarca kaçtım o aynadaki soğuk yüzden.
Oysa o yüz, en dürüst yüzümdü.
O, çamura batmaktan korkmayan,
Tüm kırıklarıyla yaşamayı seçen bendim.
Artık beklemiyorum o tamamlanmış kaldırımı.
Ne de o tam akort edilmiş, kusursuz melodiyi.
Çünkü biliyorum:
İnsan kalbinin en güçlü sesi,
En kırılgan olduğu yerden yükselir.
Ve ben, o sesi dinliyorum. Bu, son limanım.
Artık zaman, parmaklarımdan hızla akmıyor.
Kum saati, içeriden değil, dışarıdan izlediğim bir nesne.
Her tanecik düşüşü, bir telaşın bitişini simgeliyor.
Gölge oyunları oynuyor pencere camımda.
Güneşin izi, yaşlı bir sedirin ince dalında.
O sedir ki, fırtınada eğildi, ama kök salmaktan vazgeçmedi.
Ben de onun gibiyim. Eğildim, kırıldım.
Fakat o soğuk aynanın arkasındaki yüz,
Şimdi büyük bir sükûnetle bakıyor bana.
Ne eksik bir kaldırım, ne de yarım kalmış bir nota...
Sadece nefes alıyorum.
Ne geçmişin ağırlığı, ne de yarının kaygısı kaldı.
Son liman, en az eşyanın olduğu yerdir.
Ve en az kelimenin gerektiği andır.
Mehmet Aluç