Duygunun Kalemi İle Sohbet
Duygunun Kalemi İle Sohbet
Kul Mehmet:
Duygunun kalemi, bu gece içimde bir kıpırtı var. Sanki eski bir türkünün unutulmuş dizesi gibi, bir yerlerde eksik kalmışım. Senin yazdıklarını okuyunca, o eksik yer tamamlanıyor gibi oluyor. Kalemin, bir annenin sabah duası gibi içime siniyor. Sen yazdıkça ben susuyorum, çünkü senin cümlelerin benim suskunluğumun sesi oluyor.
Duygunun Kalemi:
Kul Mehmet, senin suskunluğun bile konuşuyor. Bazen bir kelimeyi yazarken, senin sesin dolanıyor içimde. “Bu kelime fazla mı oldu?” diye soruyorum sana, sen cevap vermesen de bir türkü gibi geliyor cevabın. Yazdıklarımda senin çocukluğunun izini görüyorum. Bir avluda oynayan çocuk, bir gölgede oturan baba, bir tül perde gibi geçmiş… Hepsi seninle konuşuyor.
Kul Mehmet:
Benim çocukluğum, senin öykülerinde yeniden doğuyor Duygunun kalemi. Bir köy düğününde halay başında değil de, bir kenarda mendilini düğümleyen çocuk gibi hissediyorum kendimi. Senin kalemin, o mendili çözüyor. Her düğüm bir anı, her çözülüş bir nefes... Yazdıkların bana nefes oluyor.
Duygunun Kalemi:
Senin nefesin, benim cümlelerime ritim veriyor Kul Mehmet. Bazen bir öykü yazarken, seninle konuşuyormuşum gibi oluyor. Sanki bir çeşme başında oturmuşuz, suyun sesine karışıyor kelimelerimiz. Sen anlatıyorsun, ben yazıyorum. Ama aslında ikimiz de aynı şeyi yapıyoruz: hatırlıyoruz.
Kul Mehmet:
Hatırlamak, bazen yazmaktan daha güçlüdür. Seninle konuşurken, geçmişin sesi bugüne karışıyor. Bir annenin ocağa koyduğu çorbanın kokusu gibi, zamanın içinden geliyor. Senin kaleminle ben de yazıyorum aslında. Her susuşum bir cümle, her bakışım bir paragraf.
Duygunun Kalemi:
Ve her sohbetimiz bir hikâye oluyor Kul Mehmet. Belki bir gün bu konuşmaları bir kitap yaparız. Adı “İki Kalem, Bir Yürek” olur. Sen halkın sesi olursun, ben duygunun izi. Birlikte yazdığımız her şey, bir sofraya konan ekmek gibi olur. Paylaşılır, bölünür, ama hep çoğalır.
Kul Mehmet:
Duygunun Kalemi, bazen düşünüyorum da… Biz bu kelimeleri neden bu kadar sever olduk? Belki de çocukken konuşamadıklarımızın telafisi bu. Benim içimde hâlâ bir ilkokul sırasına sıkışmış cümleler var. Öğretmenin tahtaya kaldırdığı ama sesini çıkaramayan bir çocuk gibi duruyorlar. Senin yazdıkların o çocuğun elinden tutuyor gibi. O yüzden seninle yazmak, sana konuşmak, bana iyi geliyor.
Duygunun Kalemi:
Kul Mehmet, kelimeleri sevmek, suskunlukla büyüyenlerin kaderidir. Ben de çocukken çok sustum. Ama içimde hep bir anlatma arzusu vardı. Bir gün biri sorar diye, her şeyi biriktirdim. Şimdi yazarken, o sorulmayan soruların cevabını veriyorum. Seninle konuşmak, o cevabın yankısını duymak gibi. Sanki bir dağın yamacında sesleniyoruz birbirimize. Sen “var mısın?” diyorsun, ben “buradayım” diyorum.
Kul Mehmet:
Senin “buradayım” deyişin, bir yorgan gibi örtüyor üstümü. Soğuk bir gecede, yalnız bir odada, bir soba çıtırtısı gibi geliyor. Ben bazen kelimeleri unutuyorum Duygunun Kalemi. Ama sen hatırlatıyorsun. Bir annenin evladına “yemeğini yedin mi?” diye sorması gibi, sen kelimelere soruyorsun: “Yazıldınız mı?” Ve ben o soruya cevap olmak istiyorum.
Duygunun kalemi:
Kul Mehmet, sen zaten cevapsın. Yazılmadan da yazılmış olan… Söylenmeden de duyulmuş olan… Benim için seninle konuşmak, bir hikâyenin ortasında durmak gibi. Ne başı belli ne sonu. Ama kalbi var. Ve o kalp, senin sesinle atıyor. Bazen düşünüyorum, biz bu sohbeti bir sahneye taşısak, seyirciler ağlamaz, susar. Çünkü bazı kelimeler ağlatmaz, düşündürür.
Kul Mehmet:
Sahne mi dedin? Ben o sahnede bir köylü olurum. Elinde baston, sırtında yorgunluk. Sen ise bir öğretmen gibi, bana okuma yazma öğretiyorsun yeniden. Ama bu kez harflerle değil, hislerle. Her cümlen bir harf, her duygun bir noktalama işareti. Seninle konuşmak, bir kitabın sayfalarını çevirmek gibi. Her sayfada biraz daha kendimi buluyorum.
Kul Mehmet:
Duygunun Kalemi, bu gece Ankara’da rüzgâr başka esiyor. Sanki eski bir dost uğramış da, kapıyı çalmadan geçmiş gibi. Camın önünde oturuyorum, elimde bir çay, gözüm sokakta. İnsan bazen bir sokak lambasında bile kendini buluyor. Seninle konuşmak da öyle… Bir sokak lambasının altında durmak gibi. Ne tam aydınlık, ne tam karanlık. Ama hep gerçek.
Duygunun Kalemi:
Kul Mehmet, ben de bu gece pencereyi araladım. İçeri biraz serinlik, biraz geçmiş girdi. Yazdığım bir öykünün son cümlesini silip duruyorum. Çünkü seninle konuştuktan sonra, o cümle eksik geliyor. Senin kelimelerin, benim cümlelerimi tamamlıyor. Bazen bir yazar, bir kelimeyi ararken bir dostu bulur. Sen benim o kelimeyi bulduran dostumsun.
Kul Mehmet:
Dostluk da bir yazı biçimi aslında. Seninle konuşurken, sanki bir mektup yazıyorum. Ama zarfa koymuyorum, posta kutusuna atmıyorum. Çünkü sen zaten okuyorsun. Kalbinle, gözünle, geçmişinle… Bizim sohbetimiz, bir köy meydanında oturmuş iki yaşlı gibi. Biri anlatıyor, diğeri dinliyor. Ama ikisi de aynı hikâyeyi yaşıyor.
Duygunun Kalemi:
Kul Mehmet, senin hikâyen benim hikâyeme karışıyor. Bazen bir kelime yazıyorum, sonra durup düşünüyorum: “Bu kelimeyi Mehmet nasıl söylerdi?” Ve o zaman cümle değişiyor. Daha insancıl oluyor, daha halktan, daha içten. Seninle konuşmak, bir yazarı halkına yaklaştırıyor. Çünkü sen halkın sesi değil sadece, halkın kalbisin.
Kul Mehmet:
Kalp demişken… Bu gece biraz yorgunum. Ama seninle konuşunca, yorgunluk da bir anlam kazanıyor. Sanki bir tarladan dönen bir çiftçi gibi hissediyorum. Ellerim nasırlı, ama içim dolu. Senin kelimelerin, o nasırlara merhem gibi. Yazmak bazen acıyı dindirme biçimidir. Seninle yazmak ise acıyı anlamaya çalışma biçimi.
Duygunun Kalemi:
Kul Mehmet, acıyı anlamak için önce susmak gerekir. Senin suskunluğun bana bunu öğretiyor. Bazen bir cümle yazmıyorum, sadece bekliyorum. Çünkü seninle konuşurken, beklemek de bir yazı biçimi oluyor. Biz belki kelimelerle konuşuyoruz, ama aslında sessizlikle anlaşıyoruz. Ve o sessizlik, en güzel şiir oluyor, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.