
...
Kendi hikâyesinden kovulmuş, geçmişi silinmiş bir gölge gibiydi sanki… Bir zamanlar neye güldüğünü, kimi sevdiğini, neyi hayal ettiğini bile hatırlamayan biri gibi…
Lâf olsun diye değil; gerçekten yalnızdı. Bir telefon çalmıyor, bir kapı açılmıyordu ona… Yalnız, hayal kırıklıkları içinde, aradığını bulamamış ve umutsuz, yatıyordu gurbet ellerde…
Ataların; “Sevdiğini bulamazsan, bulduğunu sev” sözünü ısrarla kaç kez denemişti de hiçbir işe yaramamıştı.
Hayal kırıklıkları üstüne üstüne geliyordu.
Öyle ki, artık düş kırıklarını toplamak için bile elinde sepet kalmamıştı. Ne aradığını unuttuğu gün, neyi kaybettiğini de yitirdi. Şimdi, adı bile telaffuz edilince boğazını düğümleyen bir şehirde, yabancı duvarlara yaslanarak, yabancı dillere susarak…
Yatıyordu.
Bir adı olmadan, bir izi kalmadan, bir o olmadan… Bu gurbet ellerde…
Acısını yorgan, sessizliğini yastık etmişti. Ve üstünde gece değil, kümelenmiş bir yün yorgan ağırlığı gibi bir geçmiş vardı.
İnce, saydam bir sıvı, yavaş yavaş, keskin iğnenin ucundan damarlarının içine sızıyordu. Kanıyla karışarak, hücrelerine ulaşmak için vücudunda usulca dolaşan bu kimyasal mücadele hem hayatını korumaya çalışıyor hem de bedenine yüklenmiş ağır bir yük gibi hissediyordu. Damarlarında titreşen bu akış, tıpkı küçük bir nehir gibi, mikro kozmosumun içinde ilerliyordu. O ince kılcal damarlardan geçerken, yüzlerce, binlerce hücresine birer uyarı gönderiyor; “Dayan, savaşa devam ediyor,” diyordu.
Vücudunun savunma hattı, bağışıklık sistemi bu yabancı akışa karşı sessiz bir savaş veriyordu. Kim bilir kaç kere yorgun düşüp, kaç kere toparlanmıştı o küçük savaşçılar… Her damla serum, bir taraftan onu iyileştirmek için varken, diğer taraftan da bedeninin her köşesinde yaşanmakta olan o görünmez, sessiz direnişi daha da güçlendirmek için kıyasıya bir mücadele veriyordu. İncecik iğnenin ucundan sızan o saydam sıvı, vücudunun karanlık köşelerine usulca yayılıyordu.
Kanıyla karışan her damla, hücrelerine dokunuyor, yaşam ve ölüm arasında ince bir ipte yürüyen bedenini sessizce sarıyordu. Damarlarında akan o serin nehir, bir yandan beni iyileştirmek için savaşıyor, bir yandan da yorgun bedeninde bıraktığı izlerle varlığını hissettiriyordu.
Her damla hem umut taşıyor hem de beni bu kırılgan sınırda tutuyordu. İçinde, bu görünmez savaşın ortasında, kalbi de aynı ritimle atıyor; bazen hızlanıyor, bazen duracakmış gibi oluyordu. O anlarda, yalnızca bedeni değil, ruhu da titriyordu. Çünkü her damla serum, sadece hücrelerini değil, umutlarını, korkularını, geçmişini ve geleceğini de taşıyordu içinde. Serum damlaları akarken damarlarına, zamanın ağır yürüdüğü bu odada, o de ağır ağır yitiriyordu kendini. Her damla, sadece bedenine değil, aynı zamanda ruhuna da işliyordu. Yalnızlığın ve acının buz gibi dokunuşunu hissederken, geçmişin kırık dökük anıları zihninin kıvrımlarında yeniden canlanıyordu.
O küçük tek göz odalı evin soğuk duvarları, babaannesinin yorgun elleri ve sobanın başında çakan o eski ateş… Hepsi, şimdi çok uzak bir masal gibi geliyordu ona. Masal diyordu. Çünkü o zamanlar kendini en azından o masalın içinde bir kahraman sanıyordu.
Ama değildi…
Kahraman değil, kaybolmuş bir çocuk gibiydi! Ve o çocuk hâlâ içinde, hala kayıp. Adını unutmuş bir kadın olarak, her gün onu arıyordu. Bazen serumun serinliğiyle, bazen bedenindeki sancıyla hatırlıyordu. Kimi zaman gözlerini kapatıp, o sıcak peynir kokusunu, babaannesinin “Aferin kızım” diyen sesini duymaya çalışıyordu. Ama o ses uzaklaşıyordu.
Şimdi, burada, bu hastane odasında, hayatının kalan sayfalarını yazmaya çalışıyordu. Yaşadığı acılar, yaşamak için savaştığı bu anlar… Hepsi iç içe, birbirine karışıyor. Ve o, o damlalarla birlikte hem geçmişine hem geleceğine doğru yavaş yavaş yol alıyordu. Ve o akışın içinde, yaşamı tutmaya çalışırken, aynı zamanda kendini bırakmanın eşiğindeydi.
Serum damlaları akarken damarlarıma, çocukluğunun kokusu geliyor burnuna. Kışın, sobanın başında oturdukları o birkaç göz odalı ev... Babaannesinin elleri... Kurumuş ama kahırla açılan ekmek arası peynir kokusu…
Sonra bir erkeğin sözlerine güvenerek çıktığı o uzun yol...
Sevgi zannettiği, meğer içindeki boşluğu örten bir sis perdesiymiş! O gittiğinde, o perde kalktı.
Altında ne buldu?
Kendini tanımayan, aynaya bakmaktan korkan bir kadın... Her damla bunu hatırlatıyordu ona. Her damla hem ömründen biraz daha çalıyor hem de ona “yaşıyorsun” diyor.
Ve o hâlâ buradaydı.
Adını unutsa da… acısını unutmadı. Çünkü acı, onu o yapan tek şey olabiliyordu bazen.
...
Devamı var
...
Ga-310725