İki Yitik Ruh

İki Yitik Ruh

 

Uzakların, sonsuzluğa akan ince bir nehrin kıyısında, kendisine adeta bir elveda denilmeden terk edilmiş gibi hissetti. Her anısı, yıpranmış bir kumaş parçası gibi dağılırken zamanın rüzgârında, onun hayatı neredeyse yok olmuştu. Bir zamanlar kalbini ısıtan neşenin, gülümsemelerin, sıcacık kucaklaşmaların izleri, şimdi sadece hayaletler misali gölgeler dolaşıyordu. En değer verdiği duygular, sessizliğiyle çöküyordu üstüne, sevginin anlamı gözlerden kaybolmuştu uzun zaman önce. Gözünde, düşler artık solgun ve yitikti; kimsesizce uzak diyarların sokaklarında yalnız yürüyordu. Telefonlar susmuştu, kapılar kapandığında ardında sessizliğin ağır yükü kalıyordu. Tanıdık yüzler yoktu orada, bilindik sesler, sıcaklığın izleri yoktu. Yalnızlık, omuzlarında ağır bir örtü gibi, hareketlerine karışıyor ve nefesini sıkıyordu. Yaşam, umutsuzlukla örülü duvarların arasında sıkışmıştı; elini uzattığı hiçbir yerde bulamıyordu aradığı parçayı. O çok denedi, pes etti; yitip giden umutların altında, hiçliğin karanlığına teslim oldu. Düş kırıklarının ağırlığı altında ezilirken, artık onlara tutunacak gücü kalmamıştı; yorgun elleri boşluğa uzandı.

Aradığıyla neyin arasında kaybolduğunu unuttuğu gün, kaybedilenlerin izi de silindi zihninden. Sessizlik ve yalnızlıkla örülü şehirlerin acımasız sokaklarında, tanımadığı duvarlara yaslandı. Dilinden yardım kelimeleri dökülürken, kimseler duymadı. Kendinden uzakta, vurulmuş bir kuş gibi, kanatlarını açamadan yere çakıldı. Ama bir gece, mistik bir rüzgâr esmeye başladı. Uzak diyarlardan gelen esintide, hışırtılar, fısıltılar vardı. Sonsuzluğun kapılarını aralayacak, kaderin gizemli öykülerini suskunluğa fısıldayacak bir sır saklıydı. Karanlıkta, bir ışık belirdi gözlerinin önünde, adeta yitik ruhların rehberi. Ölü şehirlerin taşlarına işleyen o kutsal an, insani duyguların ve egzotik arzuların çatıştığı bir rüyanın başlangıcıydı. O şehirde, bilinmeyen dillerde söylenen masalların arasında, unutulmuş şarkılar yankılandı. Her adımında, ruhunun derinliklerine inen bir yolculuk yaptı; denizlerin, çöllerin, ormanların ve yıldızların hikâyelerinde kendi yansımasını bulmaya başladı.

Bir zamanlar yok saydığı kendisiyle, kırık dökük parçalarını toplayarak yeniden dokundu. Her acıda, her gözyaşında, yeni bir anlam, yeni bir umut saklıydı. Artık yalnız değildi; çünkü gönlündeki boşluğa, evrensel bir sevgi tohumunu ekti. Böylece, kendi hikâyesinden kovulmuş olan ruh, kendi içinde yeni bir hayat buldu. Yalnızlığın karanlığından doğan o gizemli ışık, şahane bir insanlığın mirasını taşıyordu; egzotik, bir yaşamın kapılarını ardına dek açıyordu.

Karanlıklar içinde başlayan yolculuğu, gün doğumunun ilk ışıkları gibi umutla parlamaya başladı. O eski, yabancı şehir artık ona korku değil, sırlarla dolu bir öğretmendi. Her köşesinde, her taşında, geçmişin yüklerinden arınmanın yollarını fısıldayan mistik bir dil vardı. Rüzgârın taşıdığı esintiler, ona unutulmuş kelimeleri ve unutulmuş duyguları hatırlatıyordu; sevgi, bağışlama, sabır. Bir gece, ayın gümüş parıltıları altında, ıssız bir meydanda karşılaştı onunla. O, şehrin gizemli bekçisiydi; görünmezliğiyle var olan, sessizliğiyle konuşan... İnsan olmanın, kayıpların ve yeniden doğuşun sembolüydü. Konuşmadan anlaştılar; kelimelerin ötesinde bir bağ kurdular. Bekçi, ona yalnızca yolun sonunu değil, dönüşün anahtarını da verdi.

Artık yürürken, hissettiği her adımda eski yara izleri çekiliyordu. Kalbindeki kışın gideceğine, baharın geleceğine dair bir inanç büyüyordu. Gittiği her mahallede, kendi hikâyesinden parçalar keşfediyor, bazen egzotik bir çiçeğin kokusunda, bazen uzaklarda kaybolmuş bir ezginin notalarında kendini buluyordu. İnsanların sessiz bakışları arasında, kırılganlığı yeniden şekilleniyor, yepyeni bir güç kazanıyordu. Gecenin derinliğinde yürürken, yıldızlar ona binlerce yıldır anlatıla gelen hikâyeler fısıldıyordu. Her yıldız bir hayat, her ışık bir umut demekti. Onlardan öğreniyordu, karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, ışığın asla yok olmayacağını. Kendi kayıp düşlerini, yıldızlara fısıldadı bir bir; onlarsa cevap verdi, kucakladı onu bir gece masalı gibi.

Kendi yalnızlığından bir öz vardı; bu öz, hem insan hem doğa, hem geçmişin kalıntıları hem geleceğin hayalleri arasında köprü kuran mistik bir andı artık. Bu yeni benliğiyle, sevgiye tutunmadan da bulduğunu sevebileceğini kavradı. Ne aradığını unuttuğu günler, onu hazırlamıştı gerçek buluşmaya. Ve sonunda, yitikliğin kıyısında filizlenen bu yeni yaşam, onu önce kendine sonra dünyaya açtı. Artık sussalar da, şehirlerin taşları altında gizlenen binlerce hikâyeyi dinliyor, ruhlarının dansını seyrediyordu. Sessiz bir anla, kendi hikâyesini yazmaya devam etti; insanlığın, egzotik ve mistik sırlarla örülü bir destanını. Gölgelerin ardında gizlenen o kayıp ruh, artık karanlıkta değil, kendi ışığında yürüyordu. Yalnızlık bir son değil, bir başlangıç olmuştu; yeniden doğuşun, insan olmanın ve bilinmezlikte saklı güzelliklerin şarkısıydı. Ve bu şarkı, o şehirde ebediyen yankılanacaktı…

O sessiz meydanda, ay ışığının altında yürürken, aniden karşısına o çıktı. Göz göze geldiklerinde, sanki zaman durmuştu. O yabancı, yüzünde hem tanıdık bir sıcaklık hem de gizemli bir hüzün taşıyordu.

“Gece seni nasıl ağırlıyor?” diye sordu o sessiz bekçi gibi, yumuşak bir sesle.

“Daha önce hiç hissetmediğim bir dinginlikle... Ama yine de içimde bir fırtına var,” dedi o, kalbini açmaya cesaret ederek.

Yabancı gülümsedi, “Bazen fırtına, içimizde yeni bir yolun haritasını çizer. Gölgelerden kaçmak değil, onlarla dans etmektir önemli olan.”

“O halde, o dansa seninle devam etmek isterim,” dedi, gözlerinde yeni bir umut ışığı belirirken.

Böylece iki ruh, ayın şahitliğinde yola çıktı. Hikâyeleri karıştı, dertleri paylaşıldı, hayalleri birlikte örüldü. Her adımda, kalpleri daha da birbirine kenetlendi.

“Sen ne arıyorsun bu bilinmezlikte?” diye sordu, eski yaralarıyla yüzleşen.

“Sevdiğimi bulmak değil belki, ama bulduğumu sevmeyi öğrenmek... Sen ne arıyorsun?”

“Kaybettiğim bir şeyi değil, yeni bir anlamı... Aşkın kendisi belki.”

Yavaşça elleri buluştu. O an, gecenin sessizliği içinde, kelimelerin anlamsız kaldığı yerde, kalpler fısıldamaya başladı. Aşk, bir yelken açmak gibiydi; bilinmeyen denizlere doğru, korkusuzca.

“Bazen en derin yalnızlık, en parlak ışığın habercisidir,” dedi diğer.

“Ve en büyük yolculuk, kendini bulmaktır aslında,” diye ekledi ilk.

Sabaha kadar sürdü konuşmaları; diller, duygular, sessizlik içinde birbirine karıştı. Onlar için artık yalnızlık değil, birlikte yazılacak hikâyenin başlangıcı vardı. Gökyüzünde yeni bir gün doğarken, iki yitik ruh, artık birbirinin pusulası, limanı olmuştu. Aşk, yelken açtıkları, sonsuz bir denizin özgürlüğüydü; hiç bitmeyen bir yolculuktu, vesselam.

Mehmet Aluç

 

( İki Yitik Ruh başlıklı yazı kul mehmet tarafından 1.11.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu