‘’Sen geliyorsun; kuşlar geliyor
bahçelerden
Papatya kokusu bir de, sen gelmeden
önce
Nasıl tanıyorum bilsen geçtiğin
sokaklar
Biraz mahmur oluyor bakışları
Ölü kelebekler görüyorum sokak
köşelerinde
Duvar diplerine bırakılmış acılar
Yorgun ihtiyarlar bir de,
gençliklerini arayan…’’(Alıntı)
Yeni bitti nöbetim ne de olsa
istikrarla yakmıştım tüm gemileri lakin hala terk etmemiştim kaptan köşkümü.
Yeşil odalara saklandı cennet en çok
da iksiri mutluluğun ve nöbete duran gece gibi: semada saklı kâinatın bestesi
aşkla ve edeple adapla baş veren umudun bol keseden neşesi.
Bir mızrapsa yüreğin,
Türküsünü çaldığın o davudi sesin
İhtişamlı gölgesi belki de
Düne saklanmış genzimdeki hıçkırık
Dumanı üstünde şiirin
Şairinse nedense nutku tutuk.
Bir hüzünse sağanağın bereketi
Hazan olsa ne ki göğün
dokunulmazlığındaki
Aşk gibi sevgi gibi
Gönlün bitimsiz hicreti.
Martavallar okuyan kâhin
Süzülen yaşların temsil ettiği
bilinmezin sureti
Varlıksa kaybolan
Sevgi ile inanç ile yolunu bulan her
insan.
Tebessümler firari
Güneşin seyrinde açan bir çiçek gibi
Yüzümüzü aydınlatan aşkın nur yüzlü
özlemi
Yanımızda olmasa bile
Uzakları yakın kılan o çeşni
Hani umutla ve duayla sarıldığımız
hayat
Bazen yerli yersiz
Yürekse burkulan
Bir nida gibi rüzgârın estiği.
Her yaprak nasıl da muhtaç dalına
Kaderini yaşayan yaprak gibi insan da
Düşmekse dalından
Ya da gözden düşen sair insan
Sonsuzluğa kucak açan.
Ve siması yabancı tanıdıklar.
Sinesinde saklı bir gülüşü saklayan
kalabalık.
Aşkın evreleri vardı hem:
Evrim geçirdiğim her imsak vakti
Sancılı idi rüzgâr:
Koynunda saklıydı mevsim ve diri
sözcüklerim
Dilemması dünün belki de kâhinlerdi
misafir olan
İç sesime.
İçre dönük bir v/eda ama kendine.
Külyutmaz yetileri ile kapıları
aralayanlar
Bense kovulduğum kapılardan
Kendime bir cennet yaratmışken.
Hüzündü girift.
Hazandı göz süzen.
Layığıyla yaşamaksa elden tüm gelen
En çok da ölümle tanışıklığı olmayan
cümlelerden
Ördüğüm saçlarım
Kuş konmuşçasına delişmen ruhuma
Ve işte özet geçiyordum iklime.