Denizin Yarası İnsanlığın Sofrası
Denizin Yarası İnsanlığın Sofrası

Adı tek gözlü Rüstem’di. Bir gözünü kaybetmişti ama kalbinin
gözünü hiç yitirmemişti. Denizin tuzlu rüzgârı yüzüne vururken, teknesinde
arkadaşlarıyla balığa çıkar, herkes tuttuğunu kendi evine götürürdü. Rüstem ise
önce Hayriye Ana için balığı temizler, mangalda pişirir, öyle götürürdü. Sonra
dul Nuriye ile iki çocuğu gelir aklına; onlar için üç balık kızartır, her gün
evlerinin kapısına bırakırdı. Kendisine bir tane kalırdı, onu da pişirir,
yalnızlık dolu kulübesinde tek başına yerdi.
Ama o tek balık, Rüstem’in yalnızlığını doyurmazdı. Her
lokmada denizin uğultusu, her yudumda çocukların kahkahası yankılanırdı
kulübesinde. Bir gözünü kaybetmişti, ama diğer gözünde insanlara duyduğu
merhamet ışıldardı.
Bir gün Hayriye Ana, balığı yerken gözleri doldu: “Rüstem,
senin pişirdiğin balık değil, senin kalbinin sıcaklığıdır bizi doyuran.”
Nuriye ise kapısına bırakılan kızarmış balıkları görünce
çocuklarına sarılır, sessizce dua ederdi: “Allah Rüstem’in yalnızlığını bizim
şükrümüzle hafifletsin.”
Rüstem, denizin ortasında ağını toplarken bazen kendi kendine mırıldanırdı: “Deniz herkese balık verir, ama bana yalnızlık verir. Yalnızlık da bir nimettir belki; insanı kendine, kalbine, Rabbine yaklaştırır.” Kulübesinde tek başına yediği balık, aslında bir sofranın eksik parçasıydı. Çünkü Rüstem, başkalarının sofralarını tamamlayan adamdı. Onun hayatı, paylaşmanın sessiz bir destanıydı.
Rüstem gençliğinde denizin en cesur balıkçılarından biriydi.
Fırtınalı bir gecede, gökyüzü şimşeklerle parçalanırken teknesi dalgaların
arasında savruldu. Arkadaşları kıyıya ulaşmayı başardı ama Rüstem dalgaların
ortasında tek başına kaldı. Bir tahta parçası gözünü yaraladı; kan tuzlu suya
karıştı, gözünün ışığı söndü. O an ölümü bekledi, ama deniz onu bağışladı.
Kıyıya vurduğunda bir gözünü kaybetmişti, fakat kalbinin derinlerinde yeni bir
göz açılmıştı: insanlara merhametle bakmayı öğrenmişti. O günden sonra deniz onun
için hem ekmek kapısı hem de hatırlattığı bir yara oldu.
Rüstem her sabah teknesine biner, ağlarını denize bırakırdı.
Arkadaşları tuttuklarını kendi evlerine götürürken, Rüstem’in yolu önce Hayriye
Ana’nın evine düşerdi. Balığı temizler, mangalda pişirir, yaşlı kadının
ellerine bırakırdı. Sonra dul Nuriye’nin evine uğrar, iki çocuğu için üç balık
kızartır, kapının önüne bırakırdı. Çocuklar sevinçle bağırırdı: “Anne, Rüstem
amca yine bırakmış!” O sesler kulübesine kadar ulaşır, Rüstem’in içindeki
boşluğu biraz olsun doldururdu. Kendisine bir tane kalırdı, onu da kulübesinde
pişirir, yalnızlıkla birlikte yerdi. Kulübesi denizin kenarında, yosun
kokusuyla dolu bir yalnızlık evi gibiydi. Ama o yalnızlık, başkalarının
sofralarını kurduğu için anlamlıydı. Rüstem, kendi açlığını değil, başkalarının
doygunluğunu önemseyen adamdı.
Bir gün Nuriye’nin küçük oğlu kapıya bırakılan balığı alıp
koştu Rüstem’in kulübesine. Kapıyı çaldı, gözleri parlıyordu: “Amca, annem dedi
ki artık soframıza sen de gel. Yalnız yeme, bizle ye.” Rüstem’in tek gözü
doldu, kalbi ise iki göz gibi ışıldadı. O gün ilk defa yalnızlıkla değil,
insanlarla birlikte balık yedi. Sofrada çocukların kahkahası, Nuriye’nin şükran
dolu bakışı, Hayriye Ana’nın duası vardı. Rüstem o sofrada anladı ki, deniz ona
yalnızlık vermişti ama insanlar ona yeniden hayat vermişti. Kulübesi artık bir
yalnızlık evi değil, paylaşmanın sembolü olmuştu artık, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.