
Her Şey mi Yalandı?
O akşam, evin duvarları sanki üzerime geliyordu. Apar topar
eşyaları hazırlıyordum; eski bir bavula rastgele atılan kıyafetler, bir iki
kitap, belki bir fotoğraf albümü – hepsi karışık, hepsi yarım yamalak. Koridora
koyuyordum onları, sanki o dar koridor bir çıkış kapısıymış gibi, bir umut
yoluymuş gibi. Ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Bilmiyordum gerçekten. Kalbim
göğsümde bir kuş gibi çırpınıyordu, kanatları kırık, uçamayan bir kuş. Bu
haldeydim işte: kaybolmuş, köklerinden kopmuş, rüzgârın savurduğu bir yaprak
gibi.
Her şey bir hafta önce başlamıştı. Ya da belki daha önce,
yıllardır birikiyordu bu fırtına. Adım Elif'ti, otuzlu yaşlarımın ortasında,
bir şehirde sıradan bir hayat süren bir kadın. İşim, evim, arkadaşlarım vardı –
en azından öyle sanıyordum. Ama hayat, bazen bir anda her şeyi silip süpüren
bir sel gibi gelir ya? Benimki de öyleydi. Kocamla – hayır, artık eski kocamla
– aramızdaki o ince bağ, kopmuştu. Tartışmalar, sessizlikler, sonra da o son
kavga. "Git!" demişti bana, gözlerinde öfke değil, yorgunluk vardı.
"Git ve bir daha dönme." Gitmek mi? Nereye? Bu ev, bu şehir, bu hayat
benim miydi yoksa sadece bir yanılsama mı? Bavulu doldururken ellerim
titriyordu. İçine attığım her eşya, bir anıyı taşıyordu. O mavi kazak, annemin
hediyesiydi; soğuk kış gecelerinde sarılırdım ona, sanki annemin kolları gibi.
Annem... Ah, annem. Yıllar önce kaybetmiştim onu, kanser onu benden almıştı. O
gittiğinden beri, kendimi tam hissetmiyordum. Belki de bu yüzden evliliğimde
tutunmaya çalışmıştım, bir liman aramıştım. Ama limanlar da batabilirdi, değil
mi? Koridora koyduğum çantanın fermuarını çekerken, gözyaşlarım damladı
üzerine. Neden ağlıyordum? Korkudan mı, özgürlükten mi? Bilmiyordum.
Dışarıda yağmur başlamıştı, pencereme vuran damlalar gibi ritmik, ama acımasız. Sokak lambalarının ışığı, odanın köşelerini aydınlatıyordu, ama içimi değil. Oturdum yere, sırtımı duvara yasladım. Nereye gidecektim? Şehrin öteki ucundaki ablama mı? O, kendi hayatıyla boğuşuyordu, iki çocuğuyla, boşanmış bir kadın olarak. "Gel," derdi elbette, ama yük olmak istemiyordum. Ya da eski bir arkadaşıma? Lise yıllarından kalan, ara sıra mesajlaştığımız biri. Ama o kadar uzaklaşmıştık ki, kapısını çalsam tanır mıydı beni? Hayır, hayır. Belki bir otele, geçici bir sığınağa. Ama sonra? Para, iş, yeni bir başlangıç... Bunlar korkutuyordu beni. İnsan, alışkanlıklarından kopunca, çıplak kalırdı. Ben de öyleydim işte: çıplak, savunmasız. Anılar akın etti zihnime. Çocukluğumda, babamla birlikte yaptığımız o uzun yolculuklar. Arabada, radyodan yükselen eski şarkılar, yol kenarındaki tarlalar. "Hayat bir yolculuktur, Elif," derdi babam. "Nereye gittiğin değil, yolda ne hissettiğin önemli." Ama şimdi, yolda hissettiğim sadece boşluktu. Babam da gitmişti, kalp kriziyle, ansızın. Ailemden geriye sadece anılar kalmıştı ve onlar da acıyordu. Neden her şey bu kadar kırılgandı? Neden insanlar, sevdikleriyle vedalaşmadan gidiyordu? Belki de ben de gidiyordum, vedalaşmadan kendimle. Kalktım ayağa, koridordaki eşyalara baktım. Bavul, bir sırt çantası, bir poşet dolusu küçük eşya. Hepsi bu muydu hayatım? Yılların birikimi, bu kadar mıydı? İçimde bir ses yükseliyordu: "Durma, git. Kendini kurtar." Ama başka bir ses: "Nereye? Kim için?" Duygularım bir savaş alanı gibiydi; öfke, üzüntü, umut, hepsi birbirine karışmıştı. Belki de bu, bir fırsat mıydı? Yeniden doğmak için. Ama doğmak acı verirdi, biliyordum.
İlk adımı atmak, en zoruydu. Telefonum çaldı birden,
ekranında onun adı: Emre. Eski kocam. Kalbim duracak gibi oldu. Açmadım. Mesaj
geldi: "Neredesin? Konuşalım." Konuşmak mı? Artık kelimeler
yetmiyordu. Yıllarca konuşmuştuk, ama dinlememiştik birbirimizi. O, işiyle
meşguldü; ben, yalnızlığımla. Aşk, başlangıçta bir ateş gibiydi, ama söndüğünde
kül bırakıyordu. Ben o küllerin arasında boğuluyordum. Cevap vermedim, telefonu
kapattım. Sessizlik, en iyi cevaptı. Dışarı çıktım, yağmura rağmen. Kapıyı
kilitlemedim bile, sanki dönecekmişim gibi. Sokaklar ıslak, insanlar aceleyle
evlerine koşuyordu. Ben ise yavaş yürüyordum, bavulu sürükleyerek. Bir otobüs
durağına sığındım, tabelaya baktım: Şehrin çıkışına giden hatlar. Nereye? Belki
denize doğru, belki dağlara. Bilmiyordum. Ama biliyordum ki, gitmek kalmaktan
iyiydi. İçimde bir kıvılcım yanıyordu artık: hayatta kalma isteği. İnsanlar,
kırıldıklarında daha güçlü olurlardı, değil mi? Belki ben de öyle olacaktım. Otobüs
geldiğinde, bindim. Cam kenarına oturdum, yağmuru izledim. Yolculuk başladı.
Hala nereye gittiğimi bilmiyordum, ama belki de önemli olan buydu: Bilmemek,
ama ilerlemek. Hayat, belirsizliklerle doluydu ve ben, o belirsizliğin
ortasında, kendimi yeniden bulacaktım. Gözyaşlarım akıyordu, ama bu sefer
rahatlama gözyaşlarıydı. Apar topar başlamıştı her şey, ama belki de bu, yeni
bir hikâyenin başlangıcıydı. İnsanız biz, düşeriz, kalkarız. Ve her kalkış, bir
zaferdir, vesselam.
Mehmet Aluç