Hikaye / Hayvanlara Ait Hikayeler
Eklenme Tarihi : 27.01.2026

Kastamonu ilimizin Şenpazar ilçesinde
görevliyken tele takılarak hayatını kaybeden Ayının hikâyesinden sonra
başımızdan geçen ilginç bir diğer olayda buydu. Doğa harikası Şenpazar
ilçesinde neredeyse bir yılımı doldurmuştum. Buradaki sakinliğe ve huzura alışmıştım.
Geçen kış tellere takılarak ölen Ayıyı unutamıyorduk. Ancak doğal yaşam kendi
içerisinde katı kuralları olan bir ölüm kalım savaşı gibiydi. Bu doğa harikası
küçük ilçede; Ayılar, tilkiler, kurtlar, karacalar, tavşanlar eksik olmuyordu.
Kış aylarında yiyecek bulamayarak aç kalan hayvanlar geceleri ilçe merkezine
kadar iniyorlardı. Yüksek kesimlerde yağan kar, bazen iki metreyi buluyordu.
Karayolları, Belediye, Özel İdare araçları durmaksızın çalışıyordu. İlçe
merkezinde şöyle kısa süreli bir yürüyüşe çıktığımızda; Kahvehanelerde soba
başında ısınan insanları gördükçe aklıma kendi memleketim geliyordu. Nedense
karlı havaları çok seviyordum.
Şenpazar ilçemizde kar yağdığı
zaman yüksekte olan mahallelere araçla çıkmak mümkün olmuyordu.Buralarda olay
olduğu zaman, birkaç kilometre yürümek zorunda kalıyorduk. Dağ eteklerine
aralıklarla yapılmış eski ve ahşap evlerde, genellikle yaşlı ve emekli
vatandaşlarımız kalıyordu. Isınmak için kışın odun sobasında ateş yakan yaşlı
vatandaşlarımız, uyuyarak ateşi kontrol edemeyince yangın çıkıyordu. Yangın
çıkan bu eski ahşap evlere, İtfaiye ve ambulansla birlikte ulaşmakta güçlük
çekiyorduk. Geceleri yüksek olan mahalle ve ormanlık alanlarda karda saplanır
kalırız korkusuyla devriye gezemiyorduk. Ancak olay olduğu zamanda bir şekilde
ulaşıyorduk. Nejat Uygur’un Cibali Karakolu tiyatrosunda söylediği gibi iman
gücüyle gidiyorduk.
O gece karlı ve fırtınalı bir hava
vardı. Karla rüzgâr birleşince hava daha soğuk oluyordu. Bazen merkeze doğru
giden tırlar yüksek rakımlı, kıvrım kıvrım uzayan tek şeritli yollarda
kalıyordu. Bu nedenle anayol ve güzergâhları sık sık kontrol ediyorduk. Aracımızın
camına vuran kar taneleri farla aydınlanan yolda uçuşarak adeta zaman tünelinin
içinden bizi bir meçhule sürüklüyordu. Aracımızın içi sıcak, keyifli bir müzik
eşliğinde sohbet ederek yavaş yavaş devriye geziyorduk. Derken ani bir sesle irkildik.
Aracın arkasından bir gürültü gelmişti. Kendi kendimize acaba tepeden bir kaya
mı yuvarlandı dedik. Hemen aracı sağ tarafa alarak, park edip aşağı indik. Ekip
otomuzun arka tekerleğinin hemen yanında açık kahverengi tüylü, iri siyah
gözlü, sevimli bir karaca yatıyordu. Biraz daha yanına yaklaştığımızda sol
kalçasında derin bir yara gördük. Hayvan korkudan titriyordu. Bizde büyük bir
şaşkınlık içindeydik. Karaca yoldan karşıya geçmek isterken muhtemel kar
fırtınasından dolayı aracımızı göremeyerek çarpmıştı. Sağ tarafındaki yara
büyük ve açıktı. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hayvanı okşayarak sakinleştirmeye
çalıştık. Ayağa kalkacak durumda değildi. Arkadaşla bir an önce bir şeyler
yapıp, bu hayvanı buradan kaldırıp bir veterinere götürmek istiyorduk. Ancak bu
kar fırtınasında gecenin saat on birinde veterineri nerede bulacaktık. Aklımıza
yine tellere takılan Ayıya birlikte müdahale ettiğimiz muhtar geldi. Muhtarı
telefonla arayıp durumu söyledik. Muhtar şakacı; Komiserim! Bu hayvanlarda hep
size çatıyor. Diyor. Muhtara şakanın zamanı olmadığını, bir çare bulmamız
gerektiğini söylüyoruz. Ancak muhtar ilçede veteriner olmadığını, Kastamonu
merkezde olduğunu, onunda gecenin bu saatinde bu karda kışta zaten
gelmeyeceğini söylüyor. Ne yapalım o zaman diyorum. Yapacak bir şey yok diyor.
Yine iş bize düşüyor. En azından yaralı hayvanı buradan kaldırıp, sıcak bir
yere götürelim. Hiç bir yer bulamazsak karakola götürürüz diyoruz. Karacanın
yarasından kan akıyor. Arkadaşla bir ambulans çağıralım diyoruz. İyi de
ambulans hayvana bakmaz ki, en azından belki bize bir yol gösterir, yarasına
bakarlar diye düşünerek bir ambulans istiyoruz. Az sonra gelen ambulanstaki
sağlık görevlilerine durumu anlatarak yardım istiyoruz.
Sağlık görevlileri hiçbir şey
yapamayacaklarını, kendilerinin veteriner olmadığını, yaralı hayvana hiç
bakmadıklarını, söylüyorlar. Bari hiç değilse bize biraz sargı bezi oksijenli
su verseniz diye rica ediyoruz. İstediğimiz malzemeleri veriyorlar. Nakil için yardım
istiyoruz. Ancak; İçerde bir hastamız
mikrop alırsa ne olacak? Diyorlar. Onlara da ister istemez hak veriyoruz.
Sonuçta bir sağlık aracı temizlik ve sağlık kurallarına onlarda haklı olarak
dikkat etmek zorundalar. Ambulans geri dönüp gidiyor.
Yanımdaki arkadaş Antalyalı.
Memleketinde hayvanlara çok baktığını hatta boğazına yem takılan bir horozu
ameliyat ettiğini, yemi çıkardığını, horozun yaşadığını söylüyor. Karacayı
karakola götürürsek yarasını orada dikip tedavi edebileceğini söylüyor, bu beni
umutlandırıyor. Yaralı hayvanı montumuzla sararak ekip otosuna alıp karakola
getiriyoruz. Karakolun hemen yanında kamelya olarak kullandığımız alanda sobayı
yakarak; İçeriyi temizleyip, bir masanın üstüne hayvanı yatırıyoruz. Gecenin
solgun ışıkları altında dışarıdaki kar fırtınasının uğultulu sesleri içinde
üşüyen ellerimizi ısıtmaya çalışarak işe koyuluyoruz. Buz gibi kamelyanın
içinde yanan sobaya adeta yapışıyoruz. Her yerden içeri rüzgâr giriyor. Yine de
soğuk havayı düşünecek halimiz yok. Arkadaşı cesaretlendirmek için sana
güveniyorum diyorum. Hayvanın yarasını oksijenli suyla iyice temizliyoruz.
Arkadaş eline aldığı iğne iplikle yarayı dikiyor. Ameliyat yapan bir doktor
gibi soğuk havaya rağmen terliyor. Ben aslında bu iş bir an önce bitsin
istiyorum. Hayvanın sesi çıkmıyor ancak narkoz yok sonuçta iğne batırıldıkça
canının yandığını düşünüyorum. Zaman zaman kanıyor yarası, oksijenli su
döküyoruz. İnşallah mikrop kapmaz diyoruz. Sol ayağını bazen hareket ettiriyor
belli ki canı yanıyor. Nihayet dikme işi bitince sargı bezleriyle yarasını
iyice sarıp bantlıyoruz. Korku içindeki hayvana biraz su veriyoruz.
Sakinleşmesi için sabaha kadar yanında bekliyoruz. Sabah olunca yaralı hayvanı
Orman Müdürlüğü’ne götürerek oradaki görevlilere durumu anlatıyoruz. Orman
Müdürlüğü bahçesindeki küçük bir kulübeye hayvanı bırakıp, önüne biraz su ve ot
koyarak ayrılıyoruz. Burada sabah muhtar ve orman görevlileriyle tekrar görüşüyoruz.
Merkezden bir veteriner istiyoruz. Telefonla ulaştığımız bir veteriner öğleden
sonra gelebileceğini söylüyor. Muhtar yine umutlarımızı kırıyor. Bu hayvanların
annesinden ayrılınca yalnız yaşayamadığını öldüğünü bunun yavru bir karaca
olduğunu söylüyor. Karaca ise kulübe önünde oturuyor. Önüne koyduğumuz otlardan
yiyor, gayet sağlıklı gözüküyor.
Öğlene doğru tekrar Orman
Müdürlüğü’ne giderek hayvanı kontrol ediyoruz. Kulübe önünde oturduğunu su
içtiğini görerek seviniyoruz. Ancak öğleden sonra tekrar gittiğimizde yavru
Karaca’nın hareketsiz bir şekilde kulübe önünde yattığını ve ölmüş olduğunu
görüyoruz. Hepimizde derin bir üzüntü. Muhtar yine haklı çıktı diyoruz. Yine de
elimizden gelen her şeyi yaparak gayret gösterdiğimiz için teselli bulmaya çalışıyoruz.
Karakola yeniden dönüyoruz. Keşke bu tarz durumlara karşı bir nöbetçi veteriner
olsaydı diyoruz. Ancak küçük bir kasabada çok nadir gerçekleşen böyle olaylarda
yapacak fazla bir şey olmuyor. Kış şartlarında tabiat sert yüzünü bir kez daha
gösteriyor. Biz insanlara düşense bu doğal olaylar karşısında mümkün olduğu kadar
hazırlıklı, dikkatli ve tedbirli olabilmek.
Mehmet Nurettin Üstün
Yazarın
Önceki Yazısı