
Çocukluğumuzun gençliğimizin
kahramanıydı Bruce Lee. Onun gibi tekme atmaya çalışır, yerlerde yuvarlanır,
yüksek yerlerden atlardık. Favorimiz olmazsa olmazımız Cüneyt Arkın’dı. Ancak Bruce
Lee’nin çocukluk gençlik çağlarımızda yeri başkaydı. Silivri’de zannedersem
1980’li yıllardı. Kung –Fu ustası Ahmet Şimşek hocamızın salonu açılınca sanki
hayatımızdaki en önemli boşluk birden bire dolmuştu. Siyah kuşak dergisine bile
kapak olan Ahmet Hocamız. Bu dergi kapağında uçan tekme atarak Bruce Lee’nin
yerli versiyonu olarak gündemdeki yerini alıyordu. Siyah kuşak dergisi bu
fotoğrafı daha sonra pek çok kez kullanmıştı. Shaolin Tapınağını bile ziyaret
eden buradaki Rahiplerle Kung-fu yapan Ahmet Şimşek hocamız. Dövüş sanatlarında
bir numara olduğunu ispat ediyordu. Halen ilerleyen yaşına rağmen Silivri’deki
aynı salonda yıllara meydan okurcasına ilerlemiş yaşına rağmen spora devam
etmesi, ayağıyla uçan tekme atarak gençlerin bile yapamayacağı hareketleri
yapması, gerçekten de onun inanılmaz iradesinin spora olan sadakat ve
sevgisinin en önemli delillerindir. Silivri’ye gidenler bu nedenle bu tarihi spor
salonunu görmeden geçmez. Kimler gelip geçmemiştir ki bu tarihi salondan
Silivri’de ikamet eden ilçenin ileri gelen bürokratları asker ve polisleri bile
burada Ahmet Şimşek hocanın Kung-Fu taktiklerinden nasiplenmişlerdir. Bu
nedenle bu tarihi mekân aslında Silivri için önemli bir değere sahiptir. Bizde
henüz Lise çağlarındayken açılan bu spor salonuna giderek burada karate
çalışırdık. Salonda filmlerini izlediğimiz Bruce Lee’yi taklit ederek, onun
gibi tekme yumruk vurmaya uğraşırdık. Şimdi elinden telefonu düşürmeyen evde
bilgisayar başından hiç ayrılmayan gençleri düşündükçe, o yılların hayatımıza
neler kattığını, yaşama karşı bizi nasıl dirençli ve güçlü hale getirdiğini
daha da iyi anlıyordum.
Kerim Abdül Cabbar’la tanışmamızda
soğuk ve karlı bir kış gününde Mecidiyeköy’de bulunan ve Kuştepe’ye yakın bir
cadde üzerinde olmuştu. Bu caddede gecenin ilerleyen saatlerine kadar açık olan
seyyar bir dürümcü tezgâhından dürüm alıyorduk. Lezzetli ve ucuz olan bu
dürümcüden devriye ekipler, Trafik unsurları, Yunuslar kısaca gece boyunca çalışan
resmi sivil pek çok ekip yemek alıyordu. Yine o gece dürüm tezgâhından yemek
alırken görmüştük onu. İki metreyi aşan boyu, devasa cüssesi, siyah teniyle
tıpkı Bruce Lee’nin ölüm oyunu filminde oynayan Amerikalı Basketbol oyuncusu
Kareem Abdul-Jabbar’e benziyordu. Tabii ki Nijeryalı’nın ismi başkaydı. Sonradan
öğrendiğimiz kadarıyla ülkemize çalışmak için gelmiş birisiydi. Ancak biz onun
yabancı olan ismini söylemek zor olduğu için bir de Kareem Abdul-Jabbar’a
benzediğinden kısaca böyle diyorduk. O gece yine dürüm için sıra beklerken;
Kerim Abdül Cabbar’da gelmişti. Kaçamak bakışlarla bizi süzüyordu. Dürümcüden
yemeğini aldıktan sonra bozuk Türkçesiyle;
- Abi kaç müllon dedi.
O yıllarda para birimimiz bol
sıfırlı olduğu ve yapılan en küçük bir alışverişte milyon kullanıldığı için
böyle söylüyor, ancak milyon diyemediği için müllon diyordu. Tezgâhtaki genç
gülümseyerek;
- Üç yüz müllon dedi.
Kerim Abdül Cabbar cebinden çıkardığı parayı
tezgâhtaki genç adama verip, yemeğini alarak yanımızdan uzaklaştı. O
uzaklaşırken tezgâhın çevresindeki küçük sandalye ve masalarda yemeğimizi yiyip
bir yandan da onun hakkında konuşarak birbirimize espriler yapıyorduk.
Birkaç gün sonra aynı bölgede devriye
gezerken dürümcü tezgâhına yakın bir yerde yabancı uyruklu bir şahsın çevreye
bağırarak rahatsızlık verdiğinin haber merkezi tarafından telsizle bildirilmesi
üzerine olay yerine intikal etmiştik. Kısa sürede geldiğimiz olay yerinde Kerim
Abdül Cabbar çevreye bağırıp çağırıyordu. Aracı park edip yanına yaklaştık.
Yanımdaki arkadaşım;
Dostum senin ne derdin var? Ne diye
bağırıyorsun? Diye sordu.
Ancak dev cüsseli siyahi adam arkadaşın
göğsüne öyle bir vurdu ki birkaç metre ileriye fırladı. Ben elimdeki copu tıpkı
Battal Gazi filmindeki Cüneyt Arkın gibi ona doğru savurmaya başladım. Kerim
Abdül Cabbar üzerime doğru gelirken ben telsizle takviye istiyordum;
-Merkez iri yarı bir siyahi
mukavemet gösteriyor, acil takviye istiyoruz!
Dev cüsseli adama yaklaşamıyordum.
Gerçi Ahmet Şimşek hocamın salonunda çok sayıda taktik öğrenmiştim ama Bruce
Lee bile Kerim Abdül Cabbar’la dövüştüğü filimde dayaktan kurtulamıyordu. Ben
de bir anda Bruce Lee gibi bu dev siyahiyle karşı karşıya kalmıştım. Kısa
sürede olay yerine takviye olarak gelen arkadaşlarla ne yapacağımıza bir türlü
karar veremiyorduk. Yine de ilk atağı yapan ben oldum. Adamın iri bacağına
sarılınca diğer arkadaşlarda bir anda üstüne atladılar. Karşıdan biriside biber
gazı sıkıyordu. Bahattin adamın sırtına atlamıştı. Dev cüsseli siyahiyle
aramızda müthiş bir arbede başlamıştı. Neredeyse on kişi, bir iri cüsseli adamı
yere yatırmaya çalışıyorduk. Bu uğraş ne kadar sürdü hatırlayamıyordum. Ama
bana saatlerce sürmüş gibi geliyordu. Kerim Abdül Cabbar üstünde biz olduğumuz
halde topaç gibi dönüyor hiçbir şey anlamıyor, bütün telkinlerimize rağmen durmuyordu.
Bir ara biber gazından yanan gözlerini eliyle ovuşturmaya çalışınca, nihayet
onu yere yatırmayı başarmıştık. Yerde bir ara bize;
Tamam, tamam ben teslim abi, tamam… Deyince hepimiz durduk. Kollarını arkaya çekip kelepçelemeyi başardık. Ancak birkaç arkadaşımız hafif şekilde yaralanmıştı. Nihayet sakinleşip bizimle konuşmaya başlamıştı. Parasını kaybettiğini bu nedenle sinirlenip bağırdığını söylüyordu. Ondan kimlik kontrolü için pasaport istedik. Ancak pasaportu yoktu. Kendisini bırakmamızı istiyordu. Bu imkânsızdı. Kimlik kontrolü yapmadan bırakamayacağımızı söyledik. Abi ben biliyor, ben pasaport süre bitti. Ben deport, diyordu. Kendisine yardımcı olacağımızı söyleyerek araca almak istedik. Ancak o kadar iri yarıydı ki ekip otomuza sığmıyordu. Bölge karakolundan daha büyük bir araç istedik. Az sonra gelen Ford Transit Minibüsle Kerim Abdül Cabbar’ı karakola getirdik. Karakolda nezarethanede taşkınlık yapan Kerim Abdül Cabbar bu sefer Nezarethanenin duvarını yıktı. Yine uzun süren uğraşlardan sonra sakinleştirildi. Ertesi gün adliyeye çıkarılırken bize bir şey söylemek istedi. Kendisiyle konuşmaya başladık. Nijerya’da iki çocuğunun olduğunu Türkiye’ye çalışmak için geldiğini ancak olmadığını bize çok teşekkür ettiğini, bizimle yaşadığı arbedede yaralanan arkadaşlardan özür dilediğini söyledi. Kısa sohbetin sonuna doğru bunun Amerika ya da başka bir ülkede yaşansa Polisin kendisini vurabileceğini ancak bizim sabırlı ve merhametli davrandığımızı üstelik kendi iri cüssesine rağmen bizim de çok güçlü olduğumuzu söyleyerek bizim de gönlümüzü kazanmaya çalıştı. Biz de silahsız bir insanı öldürmenin Türk Polisinin kurallarına aykırı olduğunu, her olayda silah kullanmadığımızı, elimizden geldiği kadar kendisine iyi davranmaya çalıştığımızı söyledim. Yapılan duruşmada; Görevli Memura mukavemet, Kamu malına zarar verme, Pasaport Kanununa muhalefet suçlarından tutuklanan Nijeryalı’yı muhtemelen buradan deport edileceği Bayrampaşa cezaevine bıraktık. Bu olay devriye ekipler için bu tarz durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiği, nasıl yaklaşılması ve nelere dikkat etmek gerektiği konusunda iyi bir tecrübe olmuştu. Nijeryalı siyahinin tutuklanmasına üzülmüştük ancak yapacak bir şey yoktu. Ülkemizde kanun ve kurallar vardı ve bunlara ister yabancı olsun, ister vatandaş, herkes uymak zorundaydı. Müdahale ettiğimiz her olayda kim olursa olsun ona zarar vermeden almaya çalışıyorduk. Ancak bu işleri yapan her polis çok iyi bilir ki; Bu müdahaleler dışardan görüldüğü gibi basit değildir. Arbede sırasında silah ya da bıçak çıkarılarak rastgele kullanılabilir. Ya da bu kişinin tanıdığı arkadaşı, akrabası dışardan gelip müdahale edebilir. Ölümünde hayatında Allah’ın elinde olduğunu bilen ülkesi, milleti, vatandaşların huzur ve güvenliği için geceleri her türlü olay, suç ya da suçluyla mücadele eden Polislerin bu alın teri ve emeği, kimse tarafından bilinmez. Çünkü vatan sevgisi karşılıksız bir sevgidir. Mehmet Nurettin Üstün.
Yazarın
Önceki Yazısı