
Bazen bir
işi en iyi şekilde yapmak için ilham gelmesi gerektiğine inanıyordum. Nasıl ki
şairler en iyi şiirlerini ilham gelince yazabiliyorsa, polislerde en iyi
işlerini ilham gelince yapabiliyordu. Bazen bir katilin izini bulabilmek, bazen bir
suçluyu yakalayabilmek, bazen de bir suç unsurunu ele geçirebilmek için ilham gerekiyordu.
Bunun için insanda o polislik ruhu, o ilham gerekliydi. Ben severdim polisliği.
O rengârenk ışıkların, pırıl pırıl caddelerin içinden geçerken, insanların
bakışlarını üstümüzde hissederdim. Peki, biz kimin ve neyin peşindeydik. Suçun
ve suçlunun peşindeydik. Herkes geceleri rahat uyumalıydı, sessiz ve huzurlu.
Ancak biz uykusuz kalıyorduk. Vardiyalı çalışıp ta uykusuz kalanlar bilir.
İnsan genç olunca, saatte gece yarısını geçmişse, göz kapaklarınıza öyle bir yapışır
ki uyku; Şuracıkta bir beş dakika kestirseniz sanki dünyalar sizin olur. Ancak
buna direnmek gerekir. Görev kutsaldır. Askerde mevzideyken de karlı ve sisli
manzaraya bakarken gözlerim ağırlaşır, önümdeki manzara gitgide silikleşir ve
hatta kaybolurdu.
Benim doğduğum küçük bozkır kasabasında; Yakın
bir köyde bakkallık yapan Hubu lakaplı bir adam vardı. Gerçek ismini
bilmiyordum. Herkes ona Hubu derdi. Babamın işyerine sık sık gelirdi. Hubu;
Fötr şapkalı, gözlüklü, siyah saçlı,
uzun boylu bir adamdı. Ancak en belirgin özelliği koyu renkli güneş gözlüğüydü.
Gözlüğünün bir camı gazete kâğıtlarıyla kaplıydı. Onu hiçbir zaman gözlüksüz
görmemiştim. Ben ondan küçükken korkardım. Babamın yanına geldiği zaman
çantasından bir takım eski yazıların olduğu kâğıtlar çıkarır, sonra fal
bakardı. Hubu bir gün yine babamın işyerine gelmişti. Ben babamın hemen karşısındaki
koltukta resim yapıyordum. Henüz ilkokula gidiyordum. Okul tatil olunca mutlaka
babamın yanına gider, orada vakit geçirirdim. Babam; O gün Hubu ’ya ilerde
benim ne olacağımı sormuştu. Babamın isteği üzerine çantasından çıkardığı kâğıtlara
bakıp bir şeyler okuyup üfledikten sonra, bana dönerek mırıldanmaya başladı.
Hubu yine içinden bir şeyler söyledi, sonra yine bana baktı. Sonra kâğıtlara
bakıp tekrar okuyup üfledi. Gök mavisi tek gözünü üstüme dikti. İki elinin
avuçlarını tıpkı bir şaman ayinindeymiş gibi yüzüme doğru yaklaştırdı.
Hııııımmmmm, hıııııımmmmm diyerek bir şeyler söyledi. Sonra o cadı eline
benzeyen bir iskeletten farksız yıkanmamış, kuru, mahzenden çıkmış gibi ince
parmağını bana doğrulttu. Bu ilerde Polis olacak! Dedi. Bu gün bile bu yaşıma
geldim. Ancak bunu nasıl bildiğini anlayamadım. Mutlaka arkadaşlarla beni oyun
oynarken görmüş, sonra bu mesleğe yatkın olduğumu tahmin edip, bir varsayımda
bulunmuş ve tahmini tutmuştu. Aradan yıllar geçmesine rağmen Hubu’yu
unutmamıştım.
Yine bir
gece nöbetinde Şişli sokaklarında devriye halindeyken aracın yan koltuğunda
sabaha karşı gözlerim dalmış. Hubu bir anda sırıtarak karşıma çıktı. Kirli
dişleri gazete kâğıdıyla kaplı tek gözünü üstüme dikti. Sonra gülmeye başladı.
Öleceksiniz! Öleceksiniz! Hiii...Hiii…Hiii… Diyerek güldü. Ben belimden İtalyan
Malı Beretta marka silahımı çekip ona doğru ateşlerken, Hubu yavaş yavaş
gülerek kayboldu. Bilal abi aniden frene basmış irkildim. Gülmeye başladı.
Hooop hooop Üsküdar’da sabah oldu.
-
Kusura bakma Bilal abi gözlerim dalmış dedim. Sonra aracı hemen yan tarafa
çekip, farları söndürdü. Ben elimi hemen belimdeki silaha attım.
-Ne
oldu Bilal abi? Niye durdun?
-Sus,
sessiz ol, karşıya bak ne görüyorsun?
Karşıya dikkatlice baktım. Cadde üzerinde sağlı sollu park
etmiş araçlardan aydınlatma lambalarından başka hiçbir şey göremiyordum.
İçimden bir an için Bilal abi yine bir şaka mı yapıyor diye geçirdim.
Hiçbir
şey göremiyorum Bilal abi. Sağlı sollu park etmiş araçlar var, başka bir şey
yok ki…
Peki,
sağ taraftan yedi araç ilerdeki beyaz aracın arkasına dikkatle bak.
Gerçekten de tarif ettiği yöne doğru dikkatlice bakınca; Aracın
arka koltuğunda birinin, araç arka camının hemen altında bir şeyler yaptığını
görüyordum.
Evet,
gördüm. Aracın arkasında biri var.
Bilal abi;
Oto faresi, teyp konsollarını söküyor. Şimdi ben soldan, sen sağdan sessizce
yaklaşacağız. Aracın kapılarını tutup, arkadan içeri girip onu yakalayacağız. Sakın
heyecan yapma, sessiz ve yavaş git yoksa kaçar dedi.
Tamam,
Bilal abi dedim.
Sessizce araca doğru iki yandan yaklaşmaya başladık. Tam aracın
kapılarını açınca hırsız bizi gördü. Oldukça şaşırmış, şok olmuştu. Benim
olduğum kapıya doğru elindeki tornavidayı savurmaya başladı. Ayağından tutup
aşağı çektim. Bilal abi tornavida tutan bileğine yapıştı. Kısa süren bir
mücadeleden sonra hırsızı arkadan kelepçeledik.
Bu hırsız,
bizim ekiplerimiz tarafından daha önce de yakalanmıştı. Ancak biz yeni
yakalamıştık ve henüz tanımıyorduk. Karakola getirdiğimizde buradaki
arkadaşlarda daha önce ifadesini aldıkları için hemen tanımışlardı. Onu elleri
arkadan kelepçeli vaziyette bekleme odasına aldık. İşlemleri devam ederken üst
araması için odaya girdiğimizde karakol nöbetçisi;
-Arkadaşlar
bunu arkadan kelepçeleyin kaçar dikkat edin. Dedi.
Ancak biz onu olay yerinde zaten arkadan kelepçelemiştik. Ben
de arkadaşa; Biz buna arkadan taktık kelepçeyi siz mi değiştirdiniz dedim.
Görevli arkadaş; O zaman kendisi öne getirmiştir kelepçeyi dedi. Sonra hırsıza
dönüp;
- Tekrar
arkaya geçir kelepçeyi! Dediğinde. Hırsız tıpkı bir lastik gibi ayaklarını
kollarının arasından geçirip, tekrar kelepçeyi arkasına getirmişti. Büyük bir
şaşkınlık yaşamıştım. Gerçekten dikkat edilmesi gereken bir hırsızdı. Biz
içerde onunla uğraşırken hemen karakolun önünde ifade için bekleyenler arasında
bir kavga başlamıştı. Hepimiz aynı anda hemen karakolun önüne koşarak kavgaya
müdahale edip adamları sakinleştirip dışarıya çıkararak dağıttık. Az sonra
tekrar içeriye girdiğimde karakol nöbetçisi yanıma gelerek; Arkadaşlar sizin
getirdiğiniz hırsız nerde? Diye sordu. Hemen odaya koşup baktık, ancak açık
kalan kapıdan dışarı çıkmıştı. Muhtemelen mutfak penceresinden atlayarak
karakolun bahçesinden dışarıya karanlığa karışmıştı. Bu sefer yeniden onu
yakalamak için bütün ekipler alarma geçtik. Uzun uğraşlardan sonra sabaha karşı
inşaat halindeki bir binaya birisinin girdiği ihbarını alarak binayı kuşattık.
Binanın çatı katında karton bir kolinin arkasında saklanırken onu tekrar
yakaladık. Bu sefer kollarında kelepçe yoktu. Nasıl çıkardın kelepçeyi diye
sorduğumuzda; Bunun meslek sırrı olduğunu söyleyerek bize anlatmamakta ısrar
ediyordu. Ertesi gün adliyeye çıkardığımızda otuz altı suç kaydı olduğunu
öğrendiğimiz hırsızın, hayalet lakaplı olduğunu ve arandığını öğrenmiştik.
İyi bir iş
yapınca ne gündüzün ne de gecenin yorgunluğunu hissetmiyorduk. Hayaleti daha
sonraki günlerde iyice tanımıştık. Bir aracın kapısını birkaç saniye gibi kısa
sürede açarak içini soyabiliyordu. Sonraki günlerde defalarca yakalanmıştı.
Kendisini her yakaladığımızda öğüt veriyorduk. Ancak yine de alıştığı işi
bırakmak istemiyordu. Son yaptığı işte bir yaralama olayına karışınca yeniden
cezaevine girmişti. Bu uzun süren hapis cezası nedeniyle artık ismini neredeyse
hepimiz unutmuştuk. Yine de onun sayesinde bu tür olayların nasıl gerçekleştiği
neler yapmamız gerektiği, vatandaşın nelere dikkat etmesi gerektiği konularında,
bilgi ve deneyim sahibi olmuştuk.
Mehmet Nurettin Üstün