
Murat abi öğleden sonra hep bu
vakitler gelirdi nöbet yerimize. Seyrantepe Polis Lojmanları girişindeki nöbet
kulübemiz bana hep sıkıcı gelirdi. Neyse ki her zaman burada görev almazdık.
Yerimiz sık sık değişirdi. Buradaki görevimiz genellikle birkaç haftayla
sınırlı kalırdı. Aslında tek kişi ve uzun namlulu silahla nöbet tutmamız
gereken bu yerde, her dakika neredeyse altı yedi kişi olurduk. Lojmanlarda
ikamet edenlerin neredeyse tamamı polis olunca herkesin belinde bir silah,
çevreye dikkat kesilirdi. Sonra hoş sohbetler edilir, anılarda anlatılırdı.
Murat abi saat dört civarında gelirdi. Onun gelmesine yakın çayı demlerdim.
Dışarıya bir sandalye ve önüne küçük bir sehpa koymayı ihmal etmezdim. Az sonra
Lojmanların girişine doğru duvara elini koyarak yavaş ve temkinli adımlarla
yaklaştığını görürdüm. Bazen durur çevreden gelen sesleri dinlerdi. Onu uzaktan
görünce içeri giriş yapan araçları yavaşlatırdım. Bana doğru biraz yaklaşınca
seslenirdim.
-
Neredesin sen abi! Saat kaç oldu çayı demledim
seni bekliyorum. Hadi hızlı yürü biraz, ne öyle hiç göremiyormuş gibi…
Sesimi duyar duymaz yüzünde derin
bir gülümseme oluşur. Yürüyebilmek için daha bir gayrete gelir, duvara
tutunmayı bırakır sonra o da bana seslenirdi.
-Geldim Nurettin, merak etme sen
çayı koy.
-Tamam, tamam hadi gel.
Sonra çevreyi yoklayarak ellerini
duvardan çekerek yavaş ve temkinli adımlarla yanıma gelirdi. Hemen oturabilmesi
içi sandalyeyi ayaklarına değdirir, sehpayı önüne koyarken bilinçli olarak
dizine çarpardım. Tam olarak göremediği çay bardağını elini uzattığında tam
önüne getirirdim. Çay bardağına dokunup birkaç yudum alınca mutluluğu ve sevinci
bir kat daha artardı.
-Dün de geldim. Senin
çalışmadığını unutmuşum. Seslendim, ancak baktım cevap yok. Günleri
karıştırmışım.
- Her zaman burada görev alacak
değiliz, genç adamız aktif olmamız lazım diyerek takılırdım.
Hemen bir sohbet konusu açar.
Uzun uzun konuşurdu. Sözünü kesmez dikkatlice dinlerdim. Çayı bittiği zaman
hadi şu çayımızı tazele bakalım derdi. Ara sıra çevrede oynayan çocuklar
yanımıza gelerek sohbeti bölerlerdi.
-Polis abi su içebilir miyiz?
-İçin ama çeşmeyi açık
bırakmayın.
Çocuklar koşarak önümüzden geçer
nöbet kulübemizin yanındaki çeşmeden su içerlerdi. Murat abi 2000 yılında Şişli
İlçe Emniyet Müdürlüğümüze yapılan canlı bomba saldırısında yaralanmış,
gözlerinde görme kaybı, vücudunda kırıklar oluşmuştu. Binlerce yıldır vatan
uğruna şehit düşen, yaralanan terör gazilerimizden yalnızca bir tanesiydi.
Onunda hayalleri, umutları, çocukları ve bir ailesi vardı. Vatan ve bayrak
sevgisiyle halkına ve ülkesine faydalı olabilmek, hizmet edebilmek ailesine
helal lokma yedirebilmek için bu mesleğe girmiş. Bu uğurda gözlerini vücut
sağlığını feda etmiş isimsiz kahramanlardan biriydi. Şehadet hemen yanındaki
arkadaşına nasip olurken o ve diğer arkadaşları yaralı olarak kurtulmuştu. O yıllarda
haber kanallarında kısa olarak geçen ve gazetelerde yayınlanan bu haber
sonrasında her şey unutulmuştu. İnsanlar normal yaşantılarına devam ederken
geriye sadece Murat abi ve onun gibi bu topraklar için şehit ve gazi olan nice
yiğitlerin destansı hikâyeleri kalmıştı.
Hafızamda derin izler bırakan ve hiç
silinmeyen o günlerde yaşadıklarımız gerçekten ülkemizin ne kadar zor ve
meşakkatli yıllardan geçtiğini gösteriyordu. Bir yandan terör, bir yandan
ekonomik sıkıntılar almış başını gidiyordu. Ülke bir kaosun ve bilinmezliğin
pençesinde kıvranıyordu. Şimdi yirmili yaşlarda olan gençlerin hiç bilemeyeceği
ve anlayamayacağı türlü türlü tuzaklarla ülkemiz adeta kuşatılmıştı. Doğu
illerimizde kırsaldaki hudut karakollarımız basılıyor, yüzlerce teröristle
saatlerce mermisi bitene kadar savaşan kahraman askerlerimiz şehit düşüyordu.
Ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve terör milletin başına bela olmuştu. Yaşlılarımız
ölmeden önce kefen ve mezar yeri paralarını bir kutsal emanet gibi yastık
altında saklıyorlardı. Gecenin üçünde hastane kuyruğunda can veren yaşlıları
bizzat kendi gözlerimle görmüştüm. Üniversitelerde durmadan protestolar
yapılıyordu. Görev aldığım İstanbul Teknik Üniversitesi Kampüsünde bir gün
üstüme yürüyen üniversiteli gençler tarafından linç edilecekken, silah çekmek zorunda
kalmıştım. Peki, bu gençlerimiz can güvenliklerini sağlamak için burada görev
alan Polis abilerini neden öldürmek istiyorlardı. Bu nasıl bir ideoloji ve
saplantıydı. Kendi vatanında kendi polisine taş atmak, linç etmeye çalışmak
nasıl bir zihniyetti.
Yine aynı yıllarda Okmeydanı’nda
göreve giden Çevik kuvvet Polislerimizin içinde bulunduğu otobüs taranarak iki
polisimiz şehit düşerken; Araç içerisindeki arkadaşlarımız kendilerine verilen
ve çakaralmaz diye tabir edilen 1940’lı yıllardan kalan neredeyse tamamı bozuk
ve arızalı olan Kırıkkale yapımı silahlarla, teröristlere karşılık bile
verememişti. Memuriyet hayatımın ilk üç yılında bizzat ben de bu silahı
taşımıştım. Bu silahla kaza sonucu kendini yaralayan ve ölen pek çok
arkadaşımız vardı. Yine pek çok olayda arkadaşlarımız büyük şehirlerde
suçlularla bu silahla çatışmaya giremiyordu. O yıllarda bir tabanca bile üretemeyen
ülkemiz bu olaydan sonra İtalya’dan tabanca ithal ederek bizlere bugünde
taşıdığımız Beretta marka tabancaları vermişti.
Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğümüze
yapılan canlı bomba saldırısından bir gün önce Maslak'ta Süleyman’la devriye
görevindeydik. Akşama doğru acıkmıştık. Süleyman yakınlardaki bir alışveriş
merkezine giderek şöyle güzel bir yemek yiyelim diyordu. Ben saatin geç
olduğunu söyleyerek gitmek istememiştim. Ertesi gün Süleyman’da benim gibi evrak
işleri için müdürlük binamıza gitmişti. Benim işim kısa sürdüğü için binadan
erken ayrılmıştım. Mecidiyeköy duraklardan otobüse binecekken o dehşet veren
korkunç patlamayla büyük bir şaşkınlığa uğramıştım. Müdürlüğümüz dördüncü katın
pencereleri aşağı düşerken feryat ve bağrışmalar içerisinde ortalık adeta bir
can pazarına dönmüştü. On dakika önce ayrıldığım kapı önünde insanlar telaş
içindeydi. Trafik durmuş, insanlar merakla binaya bakıyordu. Koşarak kapı önüne
geldim. Herkes içeri doğru koşuşturuyordu. İçerdeki arkadaşlarda büyük bir
panik vardı. Az sonra gelen itfaiye ve ambulansla dördüncü katta bulunan
arkadaşlara müdahale ediliyordu. Yaralılar arasında Süleyman’ın olduğunu
sedyede taşınırken görmüştüm. Bu hain saldırı sonucunda Hedefteki İlçe Emniyet
Müdürümüz'ün koruma görevini yapan ve aynı zamanda memleketlim olan Naci abi
Şehit düşerken; Murat abi ve üç arkadaş da ağır şekilde yaralanmıştı. Patlama
sırasında kellesi kopan canlı bombanın kesik başı Süleyman’ın üstüne düşerken
kendisi duvara çarpmış ve kulaklarında işitme kaybı oluşmuştu. Murat Abi o
yaşadığı dehşet anlarını ayrıntılarıyla bana anlatıyordu. Aslında o gün bende
bina içerisindeydim. Ancak işim kısa
sürdüğü için binadan erken ayrılmıştım. Beline bomba sararak bina içerisinde
kendini patlatacak kadar mankurtlaşan bu insanlar kim ve ne için mücadele
ediyorlardı. Öldürmeye geldikleri insanları hiç tanımıyor, kim olduklarını bile
bilmiyorlardı. Kararan ruhları, taşlaşan kalpleri, kaybettikleri merhamet
duygularıyla acımasız bir robota dönmüşlerdi.
Murat abi memleketi Isparta’ya gitmek
istiyordu. İstanbul’da çarşıya çıkamıyor, otobüse binemiyordu. Henüz kırklı
yaşlarında olmasına rağmen neredeyse yarı yarıya hayatla irtibatı kesilmişti.
Ne çevreyi doğru dürüst görebiliyor, ne de işlerini yapabiliyordu. Bizim
yanımıza gelirken eşi onu arkasından hissettirmeden takip ediyordu. Burada
sohbetimiz bittikten sonra onunla konuşarak kaldığı daireye kadar götürüyordum.
Hayatı neredeyse bu lojmanlardan ibaret kalmıştı. Sürekli olarak ameliyat
oluyor. Bazen haftalarca hastanede yatarak tedavi görüyordu. Onun ve tüm
gazilerimizin yaşadıkları zorlukları anlatmak neredeyse imkânsızdı. İki çocuğu
da okula gidiyor onlarla yeteri kadar ilgilenemiyordu. Konuşmalarında sık sık
bana artık yarım bir insan olduğunu, hayattan bir beklentisi kalmadığını, her
şeyi puslu gördüğünü, yürüyemediğini, ayaklarında platin olduğunu, kendi bakım
ve temizliğini bile zor yaptığını söylüyordu. Ona moral verebilmek
neşelendirmek için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordum. Onu gördükçe
gerçekten bu topraklar için ne bedeller ödendiğini, kimlerin hayatlarından ve
yaşamlarından olduğunu düşündükçe hüzünleniyordum. Kimi canını, kimi kolunu,
bacağını, kimi gözlerini kimi de hayatta en sevdiklerini kaybediyordu. Biz
rahat uyuyalım, özgür olalım diye yüzyıllar boyunca nice canlar yitirilmişti.
Bu nedenle bütün şehit ve gazilerimize; Vatan ve millet için en sevdiklerini,
evlatlarını, eşlerini, yakınlarını kaybeden tüm şehit ailelerine, milletçe vefa
borcumuz vardı. Onun için ne güzel söylemişti şair;
Bayrakları bayrak yapan üstündeki
kandır
Toprak, uğrunda ölen varsa eğer
vatandır.
Mehmet Nurettin Üstün
Yazarın
Önceki Yazısı